Pazartesi, Şubat 27, 2017

Red Dragon Con 3

Bir şeyi tutkuyla sevmeye bayılıyorum. Kitap, film, dizi, yazar, aktör, aktris fark etmiyor. Bir şeyi / birini tutkuyla sevdiğimde onunla ilgili bir şeyler yapıyor, düşünüyor ya da konuşuyor oluyorum ve bunları yaptığımda yaşadığımı hissediyorum, tıpkı yazdığımda olduğu gibi. Diğer zamanlar sadece nefes alıp veriyorum.

Hannibal karakterinin hayatıma nasıl girdiğini anlatmayacağım, çoğu insanınkiyle aynı öyküdür benimki de büyük olasılıkla. Gerçi şimdi bahsi geçecek olan konu yüzde yüz onunla ilgili değildi. Hafta sonu paylaştığım satırlardan kopya çekeceğim: 17 yaşında, ÖSS senesinde zavallı biriyken Blood and Chocolate adlı filmde Hugh Dancy’yi görmüş, şu an bile çok iyi hatırladığım bir sahnede kendisine âşık olmuştum çünkü bir insan bu kadar güzel olamazdı. O zamanlar çok da gençmiş, şimdi bakınca çok iyi anlaşılıyor :) Ergenliğin şartlarından biri fangirllük olduğundan hadi bu aktöre de aşık olayım bari demiştim herhalde. Okul yüzünden bir süre beni mutlu eden pek fazla şey yapmadığım için unutmuş da olabilirim, net hatırlamıyorum. Ama aklımdaydı hep. Sonra hangi filmlerini izledim hatırlamıyorum, kitap ve film kulübüyle Hysteria ve Jane Austen Book Club’ı izledik ama örneğin, o günlerde deli aşığıydım. Grigg’e lanet olsun ne güzel karakter o. Bir de Hugh canlandırınca. Hugh senden nefret ediyorum :(

Sonra ne oldu? Hannibal dizi oluyormuş, Hugh Dancy de oynayacakmış haberleri geldi. Hannibal mı? Hugh Dancy mi? Getirin hemen! Günler sayıldı, yanlış hatırlamıyorsam 2013 kışında başladı her şey. İyi ki başladı. Çok büyük “iyi ki” burası.

Yaratıcı işleri inanılmaz seviyorum. Öyle diziler var ki, bazen senaryolarına, bazen karakterlerine, bazen bütün olarak öyküye bayılabiliyorum. Eğer Amerikan dizisiyse yeni bölümü izlemek ertesi gün yaptığım ilk iş oluyor (aslında oluyor-du öğrenciyken ama neyse). Asla kopamam, ayrılamam, farklı bir bağlılığım var belli dizilere. Hannibal öyle olur mu bilmiyordum. Dizinin yazarının Pushing Daisies’i yazan kişi olduğunu okumuştum, o diziyi minnacık bir kitle olarak çok seviyorduk lise zamanları diye hatırlıyorum, iyi ki izlemişim, o yıllarda güzeldi öyle gülümseten bir dizi izlemek. (Şu an pek değil, ağlıyoruz öyle dizilere artık.)

Hannibal’ı izlemeye ilk başladığım zamanki halimi hatırlayınca çok gülüyorum. “Böyle Hannibal Lecter mı olur, hademe bu” gibi düşüncelerim olmuştu, tiviti bile var, allah kahretsin böyle önyargıyı. Diziye Hugh ve Hannibal karakteri yüzünden başladım ama sonuçta nereye geldim? İlk sezonun sonuna doğru delirdim. Yıllar sonra ilk kez fangirling yapmaya başladım. Ama sadece Mads’e değil, dizinin kendisine de resmen âşıktım. Nedenini nasılını hiç anlatmayacağım, gerek yok. Ama beni kendilerine öyle bağladılar ki bölümler gecenin bir yarısı kalkılıp Amerika’yla aynı anda izlenmeye başladı, live tweeting denen zıkkıma başladım, bir yandan kulaklarımda kulaklık, son ses Mads aksanlı Hannibal izliyorum, bir yandan telefondan tivitler atıyorum. Bol ünlemlilerinden. Bir sürü insanın da benim kadar heyecanlı olduğunu görüyorum tabii, öyle bir community oluyoruz ki, herkes deli ama herkes çok akıllı. Buna gelirim sonra :)

Live tweeting’e özellikle Cambridge’deyken katılmamız efsaneydi. İnsan tek başına da böyle şeyler için güzelce delirebiliyor ama yanında kendisi gibi biri olduğunda daha kaliteli deliriyor. 3. Sezon ne hikmetse yaz aylarında yayınlanmaya başlamıştı, iyi ki de öyle olmuş, Christina’yla aynı yurtta olduğumuz için gecenin köründe rahat rahat çığlıklar atarak izleyebiliyorduk. En güzel zamanlardı herhalde. Birine tutkuyla bağlı olduğunuz, çok sevdiğiniz bir şeyden bahsedince anlaması kadar güzel bir şey yok.

Sonra dizi iptal edildi, kalan bölümleri üzülerek izledik, sezon finalinde öldük, dizi bittiğinde Cambridge’deki son bir ayımızdı ve o ayın her gününün her sabahında otobüs durağına yürürken malum şarkıyı dinledim. Asla sekmedi. Bazı günler ağladım bile. Çok seviyordum çünkü her şeyini, her ayrıntısına, her oyuncusuna, her yazarına kadar çok seviyordum. Sevgi taşıyordu benden artık. Hayatımda hiçbir dizide shipleme yapmamıştım, yapanların da hevesine anlam veremiyordum ama Hannigram o kadar güzeldi ki. O iki adam karakterleriyle de kendileriyle de benim severek delirmeme neden oldular.

Asla çok sevdiğim, yaptığı işlere, yazdıklarına, oynadıklarına bayıldığım insanlarla tanışabilmeyi geçtim, yakınlarında olmayı bile düşünemem genelde. Doğduğumuz yer itibarıyla zaten her şeyden uzağız. Amerikalılar her sene çeşitli yerlerdeki comic con’lara gidebiliyor örneğin. Almanya’da, İngiltere’de yaz ve kış comic con’ları var. Diğer Avrupa ülkelerinde de vardır kesin. Benim şu doğduğumuz ülkeye diyecek bir şeyim yok zaten artık, çok dağıtmayacağım konuyu o yüzden.

Geçen Hannibal con’da etkinliğin organizatörü Sean Harry “Bundan sonra Hannibal etkinliği yapmayacağım” dedikten sonra cumartesi akşamı main hall’da çıkıp “Açıklamam var. 3. con’u yapıyoruz. Açıklayacağım ilk misafirimiz de Hugh Dancy” deyince atılan çığlıkları hala hatırlıyorum :) Birçok insan bu etkinliğe katılan oyuncular hangileri olursa olsun o ortamda, o insanlarla aynı diziden bahsetmeyi çok sevdiği, yeni insanlarla tanışıp eğlendiği için gelmeyi seviyor. Eh ben de çok sevmiştim. O anda herkes telefonlarına yüklenip internetten 3. con’a bilet aldı. Ben gözümü karartıp gold ticket aldım. Çok pahalıydı ama pişman mıyım? Asla. Gerekirse beş ay evden çıkmaz yine de o parayı o bilete öderdim. (Şu anda da aynı durumdayım ya neyse ^^)

Tabii gold ticket’ın tek özelliğinin her yerde öncelikli olmak olduğunu sanıyordum. DEĞİLMİŞ. İlk akşam opening ceremony’den sonra başka bir salonda sadece gold ticket’lılar için meet & greet denen, neredeyse kalbimi durduran bir hadise gerçekleşiyormuş. Lanet olsun böyle olaya. Çok net söylüyorum, hayatımda hiç ruhumun bedenime sığmadığı bir an olmadı. Hem çok sevinip hem de çok üzüldüğüm, buna benzer anlar oldu tabii, Hobbit premiere’inde, Tolkien’ın mezarında, Harry Potter stüdyolarını gezerken örneğin. Ama bu biraz daha farklı. Bunda öyle bir yakınlık, samimiyet, aile oluş, sevgi patlaması var ki. Gerçekten sözcükler çok yetersiz. Pazar akşamı Bryan autograph’ı için sırada dururken bir kız “So many emotions, so few words!” demişti. Çok haklısın canım Fannibal :’’) Bu yalnızca sevdiğiniz dizinin sevdiğiniz oyuncularını görmek, onlarla tanışmak değil. Onlar bizi öyle yoğun seviyor ki. Bunu biliyordum ama bu kadarını asla tahmin etmemiştim.

Meet & greet’te aynı masada oturduğum İskoç bir çiftle salak salak şeyler konuşup salak salak güldük kaçınılmaz anlar gelene kadar. Hugh etrafımızdaki masaları dolaştıkça “Gelmeeeeee bu masaya gelme”  diyerek onları daha çok güldürürken bir baktık ki Hugh masamıza geliyor. O kadar utangaç, çekingen ve heyecanlıydı ki inanamadım! Biz de öyle olduğumuz için çok belli oluyor başkasının heyecanını görebilmek. Çekinerek gelip oturdu yanımıza, ilk başta ne soracağını bilemedi örneğin. Bu kadar ünlü ve başarılı bir oyuncunun hayranları karşısında böyle olması o kadar o kadar o kadar tatlı ki. Zaten inanmıyorum başka bir dizinin con’u için bu insanların kalkıp Londra’ya böyle istekle geleceğine. Con’dan önce Hugh Bryan’ı arayıp “Onlarla tanışacağım için çok heyecanlıyım” demiş. Sadece bunu paylaşmak için Bryan’ı aramış. NE DİYEYİM Kİ SANA HUGH? NE GÜZEL İNSANSIN. LANET OLSUN SANA :(

Bryan masamıza geldiğinde NE OLDUYSA birden Brexit, Trump ve iğrenç dünyadan bahsetmeye başladık :’’) Bunlardan kaçıp geldik buraya zaten Bryan, sussana. Neyse ki sonra o bomba soruyu bize de sordu; Ağustos’tan sonrası için Hannibal’ın 4. Sezonunun Hannibal & Will öyküsüyle mi yoksa Silence of the Lambs’le mi devam etmesini istediğimizi sordu. BİZE YENİ SEZONDA NE İSTEDİĞİMİZİ SORUYOR. ÜSTELİK DİZİ İPTAL EDİLELİ NEREDEYSE İKİ YIL GEÇTİ VE BİZ HALA DÖNMESİNİ BEKLİYORUZ, DÖNECEĞİNE İNANIYORUZ, O DA ELİNDEN GELENİ YAPIYOR. Bu müthiş bir şey. Bizi çok seviyor, bunun yanı sıra fikirlerimize, ne istediğimize çok önem veriyor, herkesi tek tek dinliyor. Bunu hayatımızda kimse yapmıyor arkadaşlar :’’)

Bryan’ın herkese sıkı sıkı sarılması, herkesin her cümlesini dikkatle dinleyip cevap vermesi, tatlı gülüşü, sevecenliği, bize bakarken gözlerinin hep dolu dolu ve sevgi fışkırıyor oluşu, güzel enerjisi... Hiç unutamayacağım bu adamı. Böyle biri olduğunu bilmiyordum. Dünyada ne güzel insanlar var, keşke onların hatırına biraz düzelse her şey.

Fotoğraf çekilmeden önce sarıldık. Çok duygulanıp “Her şey için teşekkürler” dedim, gözlerim doldu, daha da sıkı sarıldı. Otelin herhangi bir yerinde herhangi bir şekilde onları görmek, aynı ortamda olmak, o enerji, flower crownlar, kostümler, her şey öyle güzel ve samimi ki. Gerçek hayata dönmek istemiyorum. Hiç istemiyorum. Nefret ediyorum.

Bryan ve Hugh’un pazar günkü Q&A’sinde bir Fannibal çıkıp çok duygusal birkaç cümle etti. Ondan önce de Bryan bu tür bir dizinin böyle sevgi dolu, güzel bir fandom yaratmış olması müthiş demişti, çok haklı. O Fannibal’ın konuşmasından da ağlamaklı olduğu için sesinin titremesini ve “Thank you all for making me feel less alone” deyişini hiç unutmayacağım. Bryan ne demişti; “We all want to be understood, and Hannibal is about two people who always thought they would end up alone.”