Çarşamba, Mayıs 24, 2017

Bu şarkı ilk çıktığında ne güzel hafif ama etkili bir yakarış olmuş, art arda 100 kez dinleyeyim de 100 kat daha fazla seveyim ve özleyeyim diye düşünmüştüm, milattan önceymiş gibi geliyor şimdi o anlar, bu kısım güzel de şarkıyı silemiyoruz ki yeryüzünden. Üstelik çok kötü şarkı. Şu an sadece ilk 2 saniyesini falan seviyorum, girişi güzel geliyor bir tek. Sözleri de saçma sapan. O zaman neden dinliyorum, aslında çok açık, o beni çok özlediğim için. Çok uzun zamandır özlüyorum onu ama elimden bir şey gelmiyor, ne yazık ki bundan sonra da gelmesi olasılık dahilinde değil. Sana bu şarkı aracılığıyla diyebileceğim tek şey şu, keşke hayatının en azından o bölümünü başka bir yöne doğru yaşasaydın, tek başına geçirsen bile olurdu, o zaman en azından kendini severdin. Bir ekşi sözlük başlığında biri diyordu ki; "kendini sev. çok sev. daha çok sev. bir narsist olana kadar bunu yapmaya devam et. başına ne gelecekse kendini sevmemekten gelecek. bunu yapmak için 22 yaşını bekleme, bir 22 şubatı ya da 22 ağustosu da." Ben bu cümleleri hiç unutamıyorum. Hayattaki en önemli şey çünkü bu. Keşke her şey bittikten sonra değil de daha önceleri anlasaydım.

Şu an eskiden çok dinlediğim şarkıları tek tek bulmaya + tekrar dinlemeye çalışıyorum nedense. Ben bu şarkıların bazılarını dinlerken sokakta yürüyor olsam bile içten gülümsüyordum, bazılarını dinlerken de çok ağlıyordum, şu an hiçbir şey hissetmiyorum, çok şey ifade ediyorlar hala ama his yok içimde. Yıllar önce bugün ne yapıyordum, ne dinliyordum, nereye gidiyordum, ne hissediyordum onu çok merak ediyorum örneğin şimdi de. Keşke günlük tutsaymışım. Bunu sürekli diyorum ama şu anda da günlük tutmuyorum, şimdi hiçbir şey yaşamadığımdan tutmuyorum sanırım ama o günlerde de başıma iyi/kötü/tanımlanamayan herhangi bir şey gelmeyeceğini düşündüğüm için tutmuyordum. 

O yazın üzerinden tam 7 yaz geçmiş oldu bu sırada da. Üzgünüm, özlüyorum. 

Cumartesi, Mayıs 06, 2017

Sing your song, song, now the camera's on, and you're alive again

Arkadaşlarımı geri istiyorum.
O güzel akşamları, deniz kokusunu, yaşadığımız tüm eğlenceli günleri geri istiyorum.
Shuffleda Placebo ya da Jeff Buckley çaldığında üzülmemek istiyorum.
Buraya eskisi gibi özgürce yazabilmek istiyorum.
Üzgünken aslında hiç tanımadığım insanların beni teselli etmeye çalıştığı günleri üzülerek hatırlamamak istiyorum.
O günlerden aklımda kalan insanların yine aynı yerlerde, bulabileceğim yerlerde olmasını istiyorum.
Bir süreliğine üzüldüğüm her şeyi bana unutturan insanları yanımda istiyorum.
Dertleri değil ama onları beraber unutmaya çalıştığımız anları istiyorum.
Hepsinin bir şekilde mümkün olduğunu biliyorum ama dünyanın şu anki düzeninin gerektirdiği bir sürü şeyi yapmak zorunda olduğum için istediğim yerlere gidemeyip istediğim insanlara sarılamamama kızıyorum.
Bir keresinde o hasta uyurken ben ziyadesiyle uyanıktım ve şu an hatırlamadığım biriyle konuşuyordum, o anları bile geri istiyorum.
İnsanlara ihtiyacım olduğunu biliyorum ama beni ben olduğum için seven bir avuç insanı yanımda istiyorum sadece, gülüşlerini duymak istiyorum yeniden, balkonda oturup hiçbir şey konuşmadığımız ama aslında çok şey konuştuğumuz, her şeye rağmen güldüğümüz ve havanın çok güzel koktuğu günleri geri istiyorum.
Belki orada, o insanlarla olsam hava yine çok güzel kokar ama şu an, bu şehirde, bu şekildeyken hiçbir şey güzel olamıyor, ondan eminim.
Bir derdim vardı ve o derdin bitmesini istedim hep, iyi de yapmışım, iyi ki de bitmiş ama keşke en azından iki şey aynı anda olabilseydi, içimdeki yaşama sevinci başka bir dertle kesişmeseydi de beynimin bir kısmı o noktaya takılmasaydı, ya da şu an o dert yokken o insanlar yanımda olabilselerdi. En azından saçma sapan videolar izleyip okey oynarken çirkeflik yapsaydık, ben puanları yazarken sanki çok önemli bir yazarmışım da o çok önemli kitabımı yazarken çekilmiş gibi duran fotoğrafı çeken kişi şu an yanımda oturuyor olsaydı da hiç fotoğraf çekmeseydik.
O dönem dinlediğimiz şarkıları dinlerken bile ah diyorum, ne oldu, nerelere gittik bir anda, neler yaptık, ne yaptık ve hangi noktaya geldik, neden en azından iki güzel şey aynı anda olamıyor da her gün, her ay, her yıl bir şeyden şikayet ediyoruz, bu nasıl bir dünya da anı yaşadığımız zamanlarda bile aklımızda çözülmesi çok zor görünen bir dert oluyor. Çözülmeyen tek dert kesinlikle, kesinlikle ölüm olmasına rağmen.
Yıllar çok çabuk geçmiş gibi, örneğin şu an dinlediğim şarkıyı en son muhtemelen beş yıl kadar önce dinlemişimdir, ama o günler dün gibi, geri dönsem tek bir şeyi bile değiştirmezdim ama en azından gidip arkadaşıma sarılırdım çünkü o kadar, o kadar özlüyorum ki yine, daha 7 gün önce en güzel gününde görmüş olmama rağmen her gün sesini, gülüşünü, sohbetini o kadar özlüyorum ki. Yazıp çizince bir şeyin değişmediğini biliyorum, ona yazınca da bir şey değişmiyor, onunla konuşunca da bir şey değişmiyor; aramızda her şey aynı ama yan yana değiliz bir tek bu değişmiyor.
Hayatımda ilk kez sanki dönüşü olmayan, hayatımın geri kalanını büyük ölçüde etkileyecek bir şey olmuş gibi hissettiğim için (haklıydım) yere yıkıldığım, literally yere yıkıldığım gün arkadaşımın beni ayağa kaldırdığı, yanıma yatıp benimle olanları ve olacakları konuştuğu, yaşadığım en kötü günlerden birinde yanımda olmayı seçtiği anları hiç unutamıyorum. Beni üzen şeyi değil her şeye rağmen yanımda oluşlarını hatırlıyorum, varlıklarını hatırlıyorum, her şey kötü olsa bile sabah 152 saat yaptığımız kahvaltıları ve ardından gelen, asla inanmadığım kahve fallarını dinlediğimi hatırlıyorum, umursamamama rağmen her doğum günümde gelen nokta atışı niteliğindeki hediyelerini hatırlıyorum; bunun dışında birçok anımda aklıma gelen yerdeki ilk günümüzü hatırlıyorum, çok şey hissetmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyorum, bu kadar yoğun hissedip bunun iyi bir şey olmadığını görmem gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum, "Bunların yaşanması gerekiyormuş yoksa böyle bir insana dönüşemezdim" dediğimi hatırlıyorum, yaşanan kötü şeylerin öğrettiklerini hatırlıyorum, birçok insan tarafından sevilmenin & birkaç insan tarafından sevilmemenin çok güzel bir şey oduğunu hatırlıyorum, yaşadığım her şeyi hatırlıyorum, "Keşke şöyle bir şey de yaşasaydım" dediğim o kadar az şey var ki bu noktada ona da bir şey diyemiyorum, herkesin yaşaması gerekenler ve yaşamaması gerekenler var herhalde, öyleyse öyledir, artık hiçbir şeyi değiştirecek ya da değiştirmek isteyecek gücüm yok, bunları yapmaya niyetim de yok, ne olduysa oldu, ne yaptıysam yaptım, hepsinin arkasındayım, hem iyi şeylerin hem de kötü şeylerin. Herkes her zaman doğru şekilde davranamıyor çünkü düşünemiyor, bunca yıldır üzdüğüm insan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyeceğinden emin olduğum için hiçbir şeyden pişman değilim, geri dönsem ufak şeyleri değiştirirdim belki, ya da şu anki halimle geri dönsem pek de bir şey yaşayacağımı sanmıyorum şimdi düşününce, belki o zamanlar daha umutlu ve iyi niyetliydim, zaten o yüzden bu noktaya geldim, evet bu halimle eskiye dönsem hiç eğlenemezdim belki de, hiç umut edemezdim, umut iyi miydi kötü müydü bilmiyorum, şu an böyle biri olmamın nedeni o zamanlar öyle olabilmiş olmamsa çok bir şeyi değiştirmezdim herhalde. "And now she's so devoid of colour she don't know what it means" diyebilirdi geçmişteki ben yanıma gelip beni şimdi görseydi, ona diyecek hiçbir şeyim yok, bildiğin gibi yaşa, böyle olacaksın sonunda ama sen yine de nasıl biliyorsan, neyi doğru gördüysen öyle yap, başka seçenek varsa da sonucunda ne olacağını bilmiyoruz, sarf ettiği tek bir cümle bile insanın hayatının seyrini değiştirebiliyor, sanıyorum bana da öyle oldu, başka bir şey bilmiyorum, paralel evrenlere yolculuk edebilseydim belki görürdüm alternatifleri ama bilmiyorum, bilemeyeceğim, elimdekiyle yetinmek zorundayım; bir kişiye karşı değil birçok şeye karşı özlem hissettiğimi biliyorum, başka zerre bir şey hissetmiyorum, bunun iyi bir şey olduğunu düşünerek yola devam ediyorum, büyük olasılıkla kendimi bu dünyadan alana kadar (Sonumun böyle olacağını tanrı da biliyor bence)
Dünyayı sevmiyorum. İçindeki birkaç insanı ve birkaç hayali seviyorum. Başka bir şeyi sevemedim, düzen bana uymadı, birçok insanın düşünmeden yaptığı birçok şey bana saçmalıkmış gibi geliyor, kabullenemiyorum, bilmem, öğrenmem gereken çok şey olduğu için konuşmam gereken insanlarla konuşabildiğim kadar konuşmaya çalışıyorum, konuşmak genel olarak benim sevdiğim bir şey değil ama sevdiğim insanlarla sonsuza kadar konuşabilirim, bu günlerde en fazla kendimle konuşuyorum ama sanırım bu yüzden bu haldeyim şu an; uzun yıllar önce hiç bilmediğim ama olmaktan mutluluk duyduğum bir yerde ilk kez başkasının walkman'inde dinlediğim bir şarkı beni hala, bıkmadan usanmadan güldürebiliyor, mutlu edebiliyor, o yaşlarımı seviyorum, iyi biriydim çünkü o zamanlar, her şeye ve herkese çok önem verdiğim için biraz üzülmüştüm belki ama o insan güzel bir insandı yine de, başlarken kötü biri değildim, işte bunu bilmek bile beni rahatlatıyor, suçu size ve dünyaya atabiliyorum, çünkü hep öyledir zaten, bilmiyorum, herkes aynı olamaz, aynı hissedemez, bir sözcüğün bile başka birini nasıl etkileyebileceğini bilemez, bazısı zaten kalpsiz, bazısı zamanla kalpsizleşiyor, hiçbirinin nedeni önemli değil, dünya böyle bir yer, her şey olabiliyor.

Paralel evrenlere kapı açıp gidemedik bir tek. Buraya bağlamazsam delireceğim. Walter Bishop beni buradan alır mısın lütfen.

Pazartesi, Şubat 27, 2017

Red Dragon Con 3

Bir şeyi tutkuyla sevmeye bayılıyorum. Kitap, film, dizi, yazar, aktör, aktris fark etmiyor. Bir şeyi / birini tutkuyla sevdiğimde onunla ilgili bir şeyler yapıyor, düşünüyor ya da konuşuyor oluyorum ve bunları yaptığımda yaşadığımı hissediyorum, tıpkı yazdığımda olduğu gibi. Diğer zamanlar sadece nefes alıp veriyorum.

Hannibal karakterinin hayatıma nasıl girdiğini anlatmayacağım, çoğu insanınkiyle aynı öyküdür benimki de büyük olasılıkla. Gerçi şimdi bahsi geçecek olan konu yüzde yüz onunla ilgili değildi. Hafta sonu paylaştığım satırlardan kopya çekeceğim: 17 yaşında, ÖSS senesinde zavallı biriyken Blood and Chocolate adlı filmde Hugh Dancy’yi görmüş, şu an bile çok iyi hatırladığım bir sahnede kendisine âşık olmuştum çünkü bir insan bu kadar güzel olamazdı. O zamanlar çok da gençmiş, şimdi bakınca çok iyi anlaşılıyor :) Ergenliğin şartlarından biri fangirllük olduğundan hadi bu aktöre de aşık olayım bari demiştim herhalde. Okul yüzünden bir süre beni mutlu eden pek fazla şey yapmadığım için unutmuş da olabilirim, net hatırlamıyorum. Ama aklımdaydı hep. Sonra hangi filmlerini izledim hatırlamıyorum, kitap ve film kulübüyle Hysteria ve Jane Austen Book Club’ı izledik ama örneğin, o günlerde deli aşığıydım. Grigg’e lanet olsun ne güzel karakter o. Bir de Hugh canlandırınca. Hugh senden nefret ediyorum :(

Sonra ne oldu? Hannibal dizi oluyormuş, Hugh Dancy de oynayacakmış haberleri geldi. Hannibal mı? Hugh Dancy mi? Getirin hemen! Günler sayıldı, yanlış hatırlamıyorsam 2013 kışında başladı her şey. İyi ki başladı. Çok büyük “iyi ki” burası.

Yaratıcı işleri inanılmaz seviyorum. Öyle diziler var ki, bazen senaryolarına, bazen karakterlerine, bazen bütün olarak öyküye bayılabiliyorum. Eğer Amerikan dizisiyse yeni bölümü izlemek ertesi gün yaptığım ilk iş oluyor (aslında oluyor-du öğrenciyken ama neyse). Asla kopamam, ayrılamam, farklı bir bağlılığım var belli dizilere. Hannibal öyle olur mu bilmiyordum. Dizinin yazarının Pushing Daisies’i yazan kişi olduğunu okumuştum, o diziyi minnacık bir kitle olarak çok seviyorduk lise zamanları diye hatırlıyorum, iyi ki izlemişim, o yıllarda güzeldi öyle gülümseten bir dizi izlemek. (Şu an pek değil, ağlıyoruz öyle dizilere artık.)

Hannibal’ı izlemeye ilk başladığım zamanki halimi hatırlayınca çok gülüyorum. “Böyle Hannibal Lecter mı olur, hademe bu” gibi düşüncelerim olmuştu, tiviti bile var, allah kahretsin böyle önyargıyı. Diziye Hugh ve Hannibal karakteri yüzünden başladım ama sonuçta nereye geldim? İlk sezonun sonuna doğru delirdim. Yıllar sonra ilk kez fangirling yapmaya başladım. Ama sadece Mads’e değil, dizinin kendisine de resmen âşıktım. Nedenini nasılını hiç anlatmayacağım, gerek yok. Ama beni kendilerine öyle bağladılar ki bölümler gecenin bir yarısı kalkılıp Amerika’yla aynı anda izlenmeye başladı, live tweeting denen zıkkıma başladım, bir yandan kulaklarımda kulaklık, son ses Mads aksanlı Hannibal izliyorum, bir yandan telefondan tivitler atıyorum. Bol ünlemlilerinden. Bir sürü insanın da benim kadar heyecanlı olduğunu görüyorum tabii, öyle bir community oluyoruz ki, herkes deli ama herkes çok akıllı. Buna gelirim sonra :)

Live tweeting’e özellikle Cambridge’deyken katılmamız efsaneydi. İnsan tek başına da böyle şeyler için güzelce delirebiliyor ama yanında kendisi gibi biri olduğunda daha kaliteli deliriyor. 3. Sezon ne hikmetse yaz aylarında yayınlanmaya başlamıştı, iyi ki de öyle olmuş, Christina’yla aynı yurtta olduğumuz için gecenin köründe rahat rahat çığlıklar atarak izleyebiliyorduk. En güzel zamanlardı herhalde. Birine tutkuyla bağlı olduğunuz, çok sevdiğiniz bir şeyden bahsedince anlaması kadar güzel bir şey yok.

Sonra dizi iptal edildi, kalan bölümleri üzülerek izledik, sezon finalinde öldük, dizi bittiğinde Cambridge’deki son bir ayımızdı ve o ayın her gününün her sabahında otobüs durağına yürürken malum şarkıyı dinledim. Asla sekmedi. Bazı günler ağladım bile. Çok seviyordum çünkü her şeyini, her ayrıntısına, her oyuncusuna, her yazarına kadar çok seviyordum. Sevgi taşıyordu benden artık. Hayatımda hiçbir dizide shipleme yapmamıştım, yapanların da hevesine anlam veremiyordum ama Hannigram o kadar güzeldi ki. O iki adam karakterleriyle de kendileriyle de benim severek delirmeme neden oldular.

Asla çok sevdiğim, yaptığı işlere, yazdıklarına, oynadıklarına bayıldığım insanlarla tanışabilmeyi geçtim, yakınlarında olmayı bile düşünemem genelde. Doğduğumuz yer itibarıyla zaten her şeyden uzağız. Amerikalılar her sene çeşitli yerlerdeki comic con’lara gidebiliyor örneğin. Almanya’da, İngiltere’de yaz ve kış comic con’ları var. Diğer Avrupa ülkelerinde de vardır kesin. Benim şu doğduğumuz ülkeye diyecek bir şeyim yok zaten artık, çok dağıtmayacağım konuyu o yüzden.

Geçen Hannibal con’da etkinliğin organizatörü Sean Harry “Bundan sonra Hannibal etkinliği yapmayacağım” dedikten sonra cumartesi akşamı main hall’da çıkıp “Açıklamam var. 3. con’u yapıyoruz. Açıklayacağım ilk misafirimiz de Hugh Dancy” deyince atılan çığlıkları hala hatırlıyorum :) Birçok insan bu etkinliğe katılan oyuncular hangileri olursa olsun o ortamda, o insanlarla aynı diziden bahsetmeyi çok sevdiği, yeni insanlarla tanışıp eğlendiği için gelmeyi seviyor. Eh ben de çok sevmiştim. O anda herkes telefonlarına yüklenip internetten 3. con’a bilet aldı. Ben gözümü karartıp gold ticket aldım. Çok pahalıydı ama pişman mıyım? Asla. Gerekirse beş ay evden çıkmaz yine de o parayı o bilete öderdim. (Şu anda da aynı durumdayım ya neyse ^^)

Tabii gold ticket’ın tek özelliğinin her yerde öncelikli olmak olduğunu sanıyordum. DEĞİLMİŞ. İlk akşam opening ceremony’den sonra başka bir salonda sadece gold ticket’lılar için meet & greet denen, neredeyse kalbimi durduran bir hadise gerçekleşiyormuş. Lanet olsun böyle olaya. Çok net söylüyorum, hayatımda hiç ruhumun bedenime sığmadığı bir an olmadı. Hem çok sevinip hem de çok üzüldüğüm, buna benzer anlar oldu tabii, Hobbit premiere’inde, Tolkien’ın mezarında, Harry Potter stüdyolarını gezerken örneğin. Ama bu biraz daha farklı. Bunda öyle bir yakınlık, samimiyet, aile oluş, sevgi patlaması var ki. Gerçekten sözcükler çok yetersiz. Pazar akşamı Bryan autograph’ı için sırada dururken bir kız “So many emotions, so few words!” demişti. Çok haklısın canım Fannibal :’’) Bu yalnızca sevdiğiniz dizinin sevdiğiniz oyuncularını görmek, onlarla tanışmak değil. Onlar bizi öyle yoğun seviyor ki. Bunu biliyordum ama bu kadarını asla tahmin etmemiştim.

Meet & greet’te aynı masada oturduğum İskoç bir çiftle salak salak şeyler konuşup salak salak güldük kaçınılmaz anlar gelene kadar. Hugh etrafımızdaki masaları dolaştıkça “Gelmeeeeee bu masaya gelme”  diyerek onları daha çok güldürürken bir baktık ki Hugh masamıza geliyor. O kadar utangaç, çekingen ve heyecanlıydı ki inanamadım! Biz de öyle olduğumuz için çok belli oluyor başkasının heyecanını görebilmek. Çekinerek gelip oturdu yanımıza, ilk başta ne soracağını bilemedi örneğin. Bu kadar ünlü ve başarılı bir oyuncunun hayranları karşısında böyle olması o kadar o kadar o kadar tatlı ki. Zaten inanmıyorum başka bir dizinin con’u için bu insanların kalkıp Londra’ya böyle istekle geleceğine. Con’dan önce Hugh Bryan’ı arayıp “Onlarla tanışacağım için çok heyecanlıyım” demiş. Sadece bunu paylaşmak için Bryan’ı aramış. NE DİYEYİM Kİ SANA HUGH? NE GÜZEL İNSANSIN. LANET OLSUN SANA :(

Bryan masamıza geldiğinde NE OLDUYSA birden Brexit, Trump ve iğrenç dünyadan bahsetmeye başladık :’’) Bunlardan kaçıp geldik buraya zaten Bryan, sussana. Neyse ki sonra o bomba soruyu bize de sordu; Ağustos’tan sonrası için Hannibal’ın 4. Sezonunun Hannibal & Will öyküsüyle mi yoksa Silence of the Lambs’le mi devam etmesini istediğimizi sordu. BİZE YENİ SEZONDA NE İSTEDİĞİMİZİ SORUYOR. ÜSTELİK DİZİ İPTAL EDİLELİ NEREDEYSE İKİ YIL GEÇTİ VE BİZ HALA DÖNMESİNİ BEKLİYORUZ, DÖNECEĞİNE İNANIYORUZ, O DA ELİNDEN GELENİ YAPIYOR. Bu müthiş bir şey. Bizi çok seviyor, bunun yanı sıra fikirlerimize, ne istediğimize çok önem veriyor, herkesi tek tek dinliyor. Bunu hayatımızda kimse yapmıyor arkadaşlar :’’)

Bryan’ın herkese sıkı sıkı sarılması, herkesin her cümlesini dikkatle dinleyip cevap vermesi, tatlı gülüşü, sevecenliği, bize bakarken gözlerinin hep dolu dolu ve sevgi fışkırıyor oluşu, güzel enerjisi... Hiç unutamayacağım bu adamı. Böyle biri olduğunu bilmiyordum. Dünyada ne güzel insanlar var, keşke onların hatırına biraz düzelse her şey.

Fotoğraf çekilmeden önce sarıldık. Çok duygulanıp “Her şey için teşekkürler” dedim, gözlerim doldu, daha da sıkı sarıldı. Otelin herhangi bir yerinde herhangi bir şekilde onları görmek, aynı ortamda olmak, o enerji, flower crownlar, kostümler, her şey öyle güzel ve samimi ki. Gerçek hayata dönmek istemiyorum. Hiç istemiyorum. Nefret ediyorum.

Bryan ve Hugh’un pazar günkü Q&A’sinde bir Fannibal çıkıp çok duygusal birkaç cümle etti. Ondan önce de Bryan bu tür bir dizinin böyle sevgi dolu, güzel bir fandom yaratmış olması müthiş demişti, çok haklı. O Fannibal’ın konuşmasından da ağlamaklı olduğu için sesinin titremesini ve “Thank you all for making me feel less alone” deyişini hiç unutmayacağım. Bryan ne demişti; “We all want to be understood, and Hannibal is about two people who always thought they would end up alone.”