Perşembe, Eylül 01, 2016

Tearing through the pages and the ink

Blog yazısı yazmamı bekleyen iki kişi buldum. Birini tanımıyorum. Diğeri hep bekliyor zaten. Aslında ben de aylardır bir şeyler yazmak istiyorum ama hep böyle oluyor biliyorsunuz ki, yazmak istiyoruz ama yazmıyoruz çünkü zaman bulamıyoruz & keyfimiz olmuyor & yazmaya niyetlenip boş sayfaya yarım saat bakıp kapatıyoruz. Tabii okudukları kitapların yorumlarını içeren bloglar oluşturup binlerce okura / takipçiye sahip olan, hatta bu şekilde ünlü olan bir sürü insan da var. İş haline getirmişler olayı belli ki. Beş gün sonra YKŞ yayımlanalı üç sene olacak, ben de öylesine oturuyorum işte. Çok sıcak havalarda güneşlendikten sonra buz gibi denize atlayınca tuhaf hissediyor ya insan, ben de ütopya topraklarından distopya topraklarına bir anda geçince öyle tuhaf oldum 2015 senesinin Eylül ayı biterken. Sonrası cehennem, daha fazla anlatmaya gerek yok.

Şöyle bir şey gözlemledim Sam Scarlet kod adlı bloggerda: Önceden güzel şeylere inancı olduğu için - ne kadar hayal kırıklığına uğrasa da, insanlara ya da kendine küsse de inancını kaybetmediğini de ekleyelim - yazma (kitap yazmaktan bahsetmiyorum) eylemi hoştu, rahatlatıcıydı, üretkenlik belirtisiydi, ısınma turlarıydı. Şimdi hiçbir şeye inancı yok, içinde insanlara yöneltebileceği bir sevgi kırıntısı yok, eskiden sevdiği insanları şimdi çok daha az seviyor, ilk romanını "ruhları kendininkine benzeyen insanları kurtarmak için" yazmıştı, o kişiyi öldürdü, şimdi bencilliğini hat safhada yaşayarak sadece kendisi için, yaşama amacı bu olduğu için, üretmeyi sevdiği için, kafasının içindeki dünyayı kağıda aktarmaktan hoşlandığı için, o fikirleri basılı halde görmeyi sevdiği için yazmaya devam ediyor - yani başkalarının kurtulup kurtulmamasını, iyi hissedip hissetmemesini, mutlu olup olmamasını önemsemiyor.

Geçenlerde rüyamda ikinci romanı bitirdiğimi ve yayınevine teslim ettiğimi gördüm. Birkaç haftadır, geçen seneden beri tek harfine dokunmadığım romanın yazdığım kadarının düzeltmesini yapmakla meşgulüm, ondan bilinçaltımda. Yazarlıkla, yazmakla, üretmekle ilgili en son ne zaman rüya gördüğümü hatırlayamıyorum bile, ki rüyalarımın yazdıklarım üzerindeki etkileri inanılmaz büyük. YKŞ'yi rüyalarım sayesinde tamamlayabilmiştim örneğin. Hatta romanın geçtiği yeri rüyamda gördükten sonra birkaç fikir gelmişti aklıma. O zamanlar tanrının yanımda olduğunu, dünyaya yazar olmak için geldiğim fikrini bu şekilde onayladığını düşünüyordum. Tanrı Dostoyevski'nin, Tolkien'ın, Ursula'nın falan yanında olmuştur, beni ne yapsın.

Normalde seneler içinde yazı tipini bile sürekli değiştiren biriyken sosyal medyadaki adımı hiç değiştirmedim çünkü başladığım noktayı hiç unutmamak istiyorum. İnsanlığın ve dünyanın bana neler yaşattığını, beni nasıl bu şekilde kendilerine benzettiklerini unutmayayım ki nefretim hiç bitmesin. Nefret duygusu çok güzel biliyor musunuz? Hak eden birilerinden nefret ettiğimde çok huzurlu oluyorum. Birileri nefretin insanı yavaş yavaş tükettiğini söylemeye bayılıyor nedense ama bana hiçbir şey olmadı gördüğünüz gibi. Sevilmeyi hak eden insanlar varsa nefret edilmeyi hak edecek insanlar da var. Ne ara herkes melek oldu ki?

Buraya yazmadığım süre içinde iki kedim öldü, çevirdiğim kitap yayımlandı, iş buldum, İstanbul'a taşındım, dayım öldü, anneannem hastalandı, hayatımda ilk kez biriyle kitabımı okuduktan sonra tanışıp arkadaş oldum, bir evim oldu, geçen sene BtRDC'ye gidememişken bu sene gidebileceğim, 27. doğum günümü Atina'da kutlamayı planladım, "cennet vatanımızzz<3" olarak tanımlanan distopya beni biraz daha öldürdü, vesaire vesaire. Kısacası; hayat.

Az önce instagram'e fotoğraf koyarken altına hissettiklerimi ve düşündüklerimi yazarken fazla uzun olduğunu gördüm. Sonra yazarken ne kadar mutlu olduğumu, distopyada çürüyor olsam da ütopyada yaşadıklarımı hatırladığımda üzülmediğimi, aksine mutlu olduğumu fark ettim. Acaba ne kadar zamandır o güzel anıları yazmayı erteliyordum?

Birleşik Krallık benim ülkem, Cambridge benim evim, Londra dünyada beni en çok büyüleyen şehir, yağmura, parklara, kibar insanlara aşığım. İnsanların yarattığı dünyaları, karakterleri, olayları seviyorum. Çoğu insanın tabiriyle "gerçek olmayan" dünyalarla ilgili kitaplar okumaktan, filmler ve diziler izlemekten ve benimle aynı şeyleri hisseden insanlarla iletişim kurabilmekten hoşlanıyorum. Bunların hepsini, ve yine "çoğu insana" çılgınlık, çocukluk, salaklık gibi gelen tüm düşüncelerim ve davranışlarımla beni sevebilen insanlar buldum o ülkede. 2015 senesinin Ağustos ayının yanılmıyorsam 10'unda hayatımın en güzel anlarından birini yaşamıştım örneğin. Günün tamamı inanılmaz güzeldi ama olur ya, bir an çok özel bir şey hissedersiniz, içinizden "Hayat şu an ne kadar güzel!" dersiniz, benim için hayat öyle dediğim anlardan ibaret.

Bu hissi ilk ne zaman yaşadığımı hatırlamaya çalışıyorum, sanırım ilkinde ortaokul birinci sınıftaydım, 2000 senesiydi, yazarlık hayalimin başlamasını sağlayan Türkçe hocamın veli toplantısında benim için söylediklerini duymuştum. Hayatımda bir daha o kadar güzel sözler duymadım belki de. Şu an için o sözlerin gerçekliğine inanmıyorum ama o zamanlar doğru olduğundan eminim. Çok büyük bir yeteneğimin olduğunu ve desteklenmem gerektiğini söylemişti; bir çocuğun en büyük hayalinin temelini oluşturmaktı resmen bu. Kendimi çok sevmiştim o zaman, bu yüzden unutamam.

İkincisini, 2001 senesinin Aralık ayının şu an net hatırlayamadığım bir gününde yaşamıştım. Annem, babam, ben ve halam, Konak'ta bir sinemada Yüzük Kardeşliği'ni izlemiştik. Filmi akşam seanslarından birinde izlemiş olmalıyız çünkü eve gece yarısı döndüğümüzü hatırlıyorum. Varyant'tan çıkıp yola devam ederken - kendimi göremiyordum ama o sırada gözlerimin parladığına eminim - "Filmi dönüp tekrar izle deseler şu an geri dönerim!"  demiştim. (O an bilmiyordum ama filmi sinema salonunda olmasa da yüzlerce kez izleyecektim.) Bu ilk kez yabancı bir dünyaya rahatlıkla ait hissedebildiğim zamandı. Bana bunca zamandır fantastik edebiyat lazımmış meğer, öyle demiştim birkaç sene sonra kendi kendime. JRR Tolkien olmasa şu an olduğum insan olamazdım.

Hayatımın en faydalı senesi 2004 olmalı. Bir dili hakkıyla öğrenmenin temelini atmıştım çünkü, hayatımın seyrini değiştiren hocalar listesine biri daha eklenmişti. Ortaokulda İngilizce'den nefret eden ben lise hazırlıkta canla başla uğraşmıştım o dili öğrenmek için. Temeli atmakla kalmamış, geliştirmek, daha iyi olmak için bir sürü şey yapmıştım kendimce. Hazırlık senesinde dersimize giren öğretmenle kötü bir anıyla başlayan ilişkimiz sene sonunda çok güzel bir hal almıştı, bu güne kadar İngilizce'yle ilgili yapabildiğim her şeyi ona borçluyum. Bir gün sınıfta o öğretmenle beraber İngilizce bir oyun oynuyorduk. Onun sınıftaki öğrencilerden birini seçmesi, bizim de ona o öğrenciyle ilgili sorular sorup kim olduğunu bulmaya çalışmamız gerekiyordu. Seçtiği öğrenci bendim. Saçma bir şekilde o kadar iyi hissetmiştim ki; çünkü o sene, öğrenim hayatımda ilk kez bir öğretmen haklı bir nedenle beni sınıftan atmıştı, buna rağmen saygı duyduğum ve çok sevdiğim bir büyüğüme, hocama farkında olmadan kendimi sevdirmiştim. (Bazı sorunların temel nedeni de burada örneğin: Sevilme ihtiyacı duymak. Neden yani. Wtf.)

Aslında lise dönemi hayatımın en sevmediğim dönemi, ama yine de aklımda birçok an var bahsedilmeye değer olan. Birkaçını 2006'da yaşamışım. Küçüklüğümden beri voleybolu çok seviyorum. Ama lise takımına girememiştim. O zamanlar boyum kısaydı, çok zayıftım ve iyi bir oyuncu değildim. Galatasaray Voleybol Okulu açıldı sonra yaşadığım yere. Bu fırsatı öldürseler kaçırmazdım. Kaydoldum, inanılmaz güzel günler geçirdim, lise takımı umurumda olmadı. Haziran ayında İzmir Galatasaray Voleybol Okulu, Kuşadası'nda öğrencilere bir kamp düzenleyecekti, gitmeye karar verdim. Kamp maceraları muhteşemdi, insanlarla iletişim kurmakta inanılmaz başarısızdım ama yine de birkaç arkadaş edindim, hocalarımız harikaydı, ve bir gün Kuşadası'nın voleybol takımıyla maç yaptık. Maçta hocalarımız herkesi oynatmak istediği için sürekli oyuncu değişimi oluyordu, bu yüzden ben takıma girdiğimde heyecanlanamadım bile. Maçta geçirdiğim dakikaları hiç unutamıyorum ama en güzeli, servis bana dönmüşken (ve ben servis atmakta inanılmaz zorlanırken) "Filede kalacak, servisi kaçırıp rezil olacağım" diye düşünerek topa vurduğumu hatırlıyorum; sonra topun kıl payı rakip sahaya düştüğünü gördüm, o sırada içimden konuştuğumu sanarak sesli bir şekilde "Aaa geçti..." demiş, ardından file önündeki kızlardan birinin servisimi karşılamak için kendini yere atışını ama çabasının işe yaramayışını hep beraber izledik. Allah allah, ace mi yapmıştım ben? BEN?! Sayıyı alınca takımın pasörü, kampın en sempatiği olan kızla beraber sevinmiştik. Adını bile hatırlamıyorum ama sevinçle gülüşü hala gözümün önünde. Takım sahada dönüp ben o nefret ettiğim smaçör pozisyonuna geldiğimde aynı kız oyunu benim üzerimden kurmayı düşünüp bana pas vermiş, ben içimden "Ya napıyorsun allah kahretsin topu nasıl bana atarsın ben buna nasıl vurayım smaçör müyüm ben" derken öğrendiğim her şeyi uygulayıp zıplayabildiğim kadar zıpladım ve topa bütün gücümle vurdum. Sayıyı alınca yaşadığım sevincin arasında kenardaki hocalarımızdan birinin aferin diye bağırdığını duydum. Hayatım boyunca bir daha bir takımda oynamasam da olurdu. O maçta hepimiz azar azar oynamıştık, buna rağmen takımıma toplamda üç sayı kazandırmıştım.

O yaz ilk kez yurt dışına çıktım sonra. Şimdi "ülkem" dediğim yere, İngiltere'ye, dil eğitimine gittim. İlk gün arkadaşlarıma "Ben dönmek istiyorum ya" deyip dönmemize birkaç gün kala parkın birinde telefonda anneme "Ya ben dönmesem nolur ki?" demiştim. Etraftaki ağaçlar, devasa park, mutlu ve huzurlu insanlar, başka bir dilde iletişim kurabilmem, içinde bulunduğum cennet... "Bir gün buraya geri döneceğim" hissini ilk kez bir yer için yaşamıştım. (Dokuz yıl sonra dediğini yapmak.)

2009 senesinin Şubat'ı. Lisede hep hayalini kurduğum ama ÖSS belası yüzünden hakkını vererek yapamadığım bir şeyi yapmaktayım; İspanyolca kursuna gidiyorum. Sonra bir İspanya gezisi fırsatı çıkıyor karşıma, katılıyorum. Yine insanlarla iletişim kuramayan ben, o bir hafta içinde bir sürü insanla sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyorum. Hep gülerek hatırladığım an şöyle: Madrid'de, havalimanında uçağımızı bekliyoruz. İspanyolca kapısını bana açan sevgili hocama şöyle bir durup "Hocam, biz neden geri dönüyoruz ki?" diyorum, bana gülüp "Al işte, hocasına bak öğrencisini al!" diye cevap veriyor. (Bkz: Yavaş yavaş doğduğu yer olan o distopyadan soğumak ve başka memleketlere aşık olmaya başlamak.)

Yine 2009. Kasım'ın 12'si. 20. doğum günüm. Üniversitede edindiğim en harika arkadaşlarla ilk kez bir doğum günü kutluyorum. Onlardan biriyle aynı gün doğmuşuz, dolayısıyla çifte kutlama yapıyoruz. Bir sürü insan sadece bizim için bizim istediğimiz yerlere geliyor, bize hediyeler getiriyor, birileri şarkılar söylüyor, biz de onlara eşlik ediyoruz. Bilmediğim, hiç duymadığım şarkılarda bile kendimden geçmiştim, hatta o anlardan biri fotoğraflanmıştı. Ne yazık ki söz konusu fotoğraf kayıp. Olsun, anı kafamda çok net canlandırabiliyorum hala.

1 Ağustos 2010! (Bu tarih ünlemli cümlelerle bezeli olacak çünkü; "It's a new dawn, it's a new day, it's a new life for me, and I'm feeling good!") Birçok insanın yapmaktan çekindiği şeyi yapıp birine o değerli (!) cümleye çıkacak bir şeyler söylüyorum! Kendimdeyim, kaybedecek hiçbir şeyim yok! Aksine kazanıyorum! Çünkü her şey bir yana, Çınar adlı o otobüs durağından hükümet konağına doğru, gülümseyerek "What if gooood waaaas one of uuuuus" diye şarkı söyleyerek yürürken hayatımda her şey gayet net! Çok güzel bir andı ve diğer insanların bu durumla zerre ilgisi yok! Her şeyi kendim için yapmıştım!

2011'in sonbaharı ya da kışı, yazar olma hayalim için somut bir şeyler yapmak istiyorum ve Mavi Sanat'ın Roman Atölyesi kursuna başlıyorum. Birbirinden değerli iki yazar hocam var, her derste yazdıklarımla ilerlediğimi hissediyorum. İki an var aklımda: Biri, roman fikrimi paylaştığımda sınıfta oluşan o uzun sessizlik anı. Diğeri ise, bir yazarla ilgili yazdığım kısa öyküyü okurken hocalarımızdan birinin "Bu cümlenin senin için doğruluğu var mı?" gibi bir soru sorup benden evet cevabını alınca "Misyonun buysa hayatın çok zor geçecek" dediği andı. Haklıymış.

2012 senesinin Mayıs'ı ya da Haziran'ı. Bornova'da kaldığım yerin bahçesinde bir yerde oturmuş, defterime ilk romanımın son cümlelerini yazıyorum, kalemimi bırakıp defterimi kapatıyorum. Öyle içten gülümsüyorum, öyle huzurluyum ki neredeyse beynim patlayacak. Bazen nefret ediyorum, bazen çok seviyorum, bazen duyduğum / okuduğum yorumları hatırlayıp "iyi ki yazmışım", bazen de "keşke yazmasaydım" diyorum, anlayacağınız Gollum ve yüzük gibiyiz YKŞ ve ben, ama bu anları bana yaşattığı için iyi ki'ler biraz daha fazla sanırım.

2013 senesinin Temmuz'u, saçlarım lacivert, hava sıcak, deniz serin, dört kişi oturmuşuz, birimizin bize "çakıl ekonomisi" hakkında bilgi verişini dinliyoruz. :) Hiçbir şey anlaşılmadı değil mi, evet, ben de öyle olsun istemiştim.

1 Aralık 2014. Orta-dünya ve JRR Tolkien ile tanışalı on üç sene olmuş; ben bir distopyada doğup bir ütopyada bir sene geçirecek olmanın mutluluğunu yaşarken Londra'da, Hobbit serisinin son filminin galasında buluyorum kendimi. O akşamın hangi anının sonsuzluğundan bahsedeyim? Dünyanın her köşesinden "bizim gibiler"e son derece mantıklı gelen bir amaç uğruna oraya gelen bir avuç güzel insanla saatlerce Orta-dünya'yı konuşurken Christina'nın Hobbit'ten bir bölümü bize okuduğu, hepimizin pür dikkat dinlediğimiz anlar, birbirimizi tanıdıkça birçok ortak noktamız olduğunu fark ettiğimiz anlar, Galadriel cosplay'i yapan kızla sürekli fotoğraf çekildiğimiz anlar, "yeşil" halının kenarındaki yerlerimizi aldıktan sonra tek tek neredeyse tüm oyuncuların gelişini heyecanla izlediğimiz, onlara yanımıza gelip bize imza vermeleri için seslendiğimiz anlar, onları yakından görebildiğimiz ama her şeyin gerçek olduğuna inanamadığımız anlar, akşamın sonuna doğru "I See Fire" çalarken herkesin bir anda ağlamaya başladığı ve görevlilerden birinin bunu anlamlandıramadığını yüksek sesle söyleyip benden "Çünkü bunu son kez yaşıyoruz" cevabını aldığı an, görevlilerin yeşil halının iki yanındaki devasa afişleri isteyenlere verirken benim bir tanesini istediğim ve onunla inanılmaz bir tren yolculuğu yaptığımız anlar...

5 Ağustos 2015. Harry Potter Studio Tour'a katılıyoruz. Harry Potter demek çocukluğum demek, son kitabı bitirdiğimde çocukluğumun da bittiğini hissetmiştim, bittiği için yapabileceğim hiçbir şey olmadığından duvarlara, tavana boş boş bakmıştım. İşte o dünyanın görsele döndüğü yerlerde buldum kendimi o gün. Ortak Salon'a girdiğimde mutluluktan gözyaşı döktüm. Çünkü ilk kez hayalimde canlandırdığım bir yer gözlerimin önündeydi.

10 Ağustos 2015. Fannibal'lığı hakkıyla yaşadığım (aynı zamanda yaşattığım) dönem. Somerset House'taki açık hava film gösterimindeyiz, film ise The Silence of the Lambs. Christina ve ben iki Fannibal'la tanışıyoruz, filmi beklerken hiç susmadan sohbet ediyoruz. Çok güzel bir Londra akşamı, hava ne sıcak ne soğuk, filmin sonlarına doğru başımın altına TARDIS çantamı koyuyorum, üstümü Slytherin ceketimle örtüyorum, elimde Hannibal figürüyle ekrandaki Sir Anthony Hopkins'i izliyorum. O an çok güzel. Hala her şey kafamda canlı, öylece duruyor.

11 Ağustos 2015. Hayatımı değiştiren adamın yattığı yerdeyim. Yanına oturuyorum, ben ve Christina'dan başka kimse yok mezarlıkta. Mezarın üstü notlarla ve çiçeklerle dolu, küçük bir çocuk yamuk yumuk yazısıyla bir not bırakmış, bu kadar genç birinin hayatına yaşadığı dönemden seneler sonra dokunabilmek bir yazarın en çok istediği şeydir herhalde. Biz de birer not yazıyoruz, onunla konuşuyoruz, dualar ediyoruz, anı ölümsüzleştirmek için fotoğraflar çekiyoruz. Ağaçların etrafa yaydığı serinlik, kuşların cıvıltısı, bir yerlerde JRR Tolkien'ın ruhu. Bizi hep duyduğundan eminim ama ona olan minnettarlığımızdan ötürü ağladığımızda gülümsemiştir belki. Ruhumun ve kalbimin memleketini yaratan adama diyebileceğim çok fazla bir şey de yoktu, teşekkür ettim sadece.

*

26'ncı yaşımın bitmek üzere olduğu şu "Colors"lı günlerde, hep bildiğim ama ilk kez yazıya döktüğüm şu gerçeğin altını çizmiş olayım; ben yukarıda uzun uzun yazdığım anlar kadar yaşadım. Bunlara başka an eklenir mi bilmiyorum, umursamıyorum da çünkü hiçbir şeyle ilgili umudum yok. Ama gerçekten yaşadığım zamanları hatırlamak güzel. Ortalama 70 sene "yaşıyoruz" belki ama bu anlar dışındaki kısımlarda yaşamışım gibi gelmiyor, şu an da yaşadığımı sanmıyorum, nefes alıp veriyorum sadece. Sonuç olarak hayatın bir miktar saçma olduğunu düşünüyorum.

Bana söyleniyormuş gibi dinlediğim şu sözler güzel:

"You're only happy when your sorry head is filled with dope"

"Everything is blue
His pills, his hands, his jeans
And now I'm covered in the colors
Pulled apart at the seams
And it's blue
And it's blue"

"Everything is grey
His hair, his smoke, his dreams
And now he's so devoid of color
He don't know what it means
And he's blue
And he's blue"

Ek:
"Your heart is always almost beating
along with windy frozen tunes.
But you say you've laughed enough,
your closet's stuffed with last year's blues.
But you know by summertime your suicide's just last year's news.
What will we find inside of your room?
Notes in the margins,
records always spinning.
Clues you know you want all to know
your little soul grew old too soon
and surprises lost their thrill.
Vodka, pills and the marquee moon."