Cuma, Nisan 01, 2016

The Funeral


Geçen Pazar günü yoldaydım, bir şeyler yazmayı çok istedim ama telefona not almaya üşendiğim için hepsi silindi gitti aklımdan. ("Bu telefonun yazıları çok küçük, harfler de birbirlerine çok yakın, yazmakta zorlanıyorum" yaşına geldiğimi burada belirtmek isterim.) Geçenlerde izlediğim en eski dizilerden biri sayesinde keşfettiğim muazzam grubun yeni albümünün bu yıl çıkacağını öğrendim. Üstelik en sevdiğim şarkılarının değişik bir versiyonunu da paylaşmışlar. Genelde eskiden, çocukken, ergenken, üniversitedeyken, ya da yıllar önce çok dinleyip hayatınızın o dönemine adeta post-itlerle yapıştırdığınız şarkıları tekrar dinlediğinizde aniden Doktor'un bir yoldaşına dönüşüp zaman yolculuğu yaparsınız durduk yere; ama o şarkıyı dinlerken bana öyle olmadı. O şarkıyı ilk dinlediğimde; "Keşke cenazemde bu şarkı çalınsa," diye düşünmüştüm, hala aynı şeyi düşünüyorum. Bir de, yıllar önce de "erken" öleceğimden emindim, şu an da eminim. Belki bir bu değişmemiştir o günden bu güne. Daha insanlarla ilgili çok büyük hatalar yapmamış o halimi seviyorum, umudu olduğu için az da olsa mutluydu. Mutluluk insana yakışıyor sanırım, ben çok fazla mutlu insan görmüyorum etrafta, daha doğrusu değer verdiğim insanların çoğu mutlu değil. Bana öyle geliyor ki gerçek manada hiçbir şey düşünmeden yaşayan insanlarla konuşmadığım / görüşmediğim için böyle bu. Dünya ve yaşam ile ilgili azıcık kafasını yoran insanın şu dünyada çok mutlu olması mümkün değil. En fazla huzurlu olabilir herhalde.

Eylül'den beri hiçbir şey yazmıyorum. Eylül'den beri kitabımın yüzüne bile bakmıyorum. Yazmayı unutup unutmadığımı merak etmeye başladım artık. Birkaç öykü yarışması var, bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum. Her şey oldukça belirsiz. Bu bok çukurunda hiçbir şey yapmama izin vermiyorlar Doktor. Ve sanırım benim hayatım Eylül'ün 31'inde bitti. Şu an ne yaptığımı bilmiyorum, sanırım sadece nefes almaya çalışıyorum. Keşke aniden kediye dönüşüp kendimi Matamata'da bulsam.

Çok uzun zaman önce, aramızda kan bağı olmamasına rağmen başka insanların yokluğunun bizi öldürebileceğine inanıyorduk, meğer bizi asıl öldürebilecek şey kendimizin yokluğuymuş. Bunu neden bize kimse söylemedi? Günlerce karanlıkta, yorganın altında olmadık şarkılar dinleyip ağladık, ne gerek vardı? En güzeli onlar değil ki, kafamın içi. Bazen bana hiç umudum olmadığı için kızıyorlar, bu kötü bir şey demiyorum ama eskiden bana yakın insanlardan biri benimle oturup ciddi ciddi konuştuğunda içimde bir şeyleri tetikleyebiliyordu. Artık öyle bir şey yok. Çünkü sanırım sonunda bu dünyadan istediğimi alamadığımın & artık almamın mümkün olmadığının farkına vardım. Dünyadan sağlık dışında sadece bir iş, bir eş ve düzenli bir hayat isteyenlere çok özeniyorum. Hah gerçi ben sadece bunları istiyor olsaydım da durum olumsuzdu ama en azından bunlardan ikisi benim için elde edilmesi mümkün şeyler. Ama böyle olamıyorum? Bunlara sahip olsam da yetmez ki? Hurricane diye bir şarkı var, azıcık onun gibi, aynı yerde uzun süre durmak istemiyorum, hep başka yerlerde, başka dillerin konuşulduğu, başka kültürlere sahip insanların yaşadığı, bu bataklığın çok uzağındaki şehirleri sırt çantamla gezmek istiyorum.

Love Hurts diye bir şarkı vardı ya, bugün bir arkadaşım kendini anlatırken aklıma o geldi. Eskiden bu şarkıyı her dinlediğimde sözleri yazanın ne kadar haklı olduğunu düşünüp duruyordum. Şu an şarkı, sözleriyle anlattıkları, hepsi sanki benden çok uzaklarda kalmış gibi geliyor. Bu konuda tüm söylenenlerden, umutlanmalardan, hislerden, boşu boşuna sarf edilen çünkü gelecekte bir anlam ifade etmeyecek olan sözlerden çok sıkıldım. Adeta gidin başka bir yerde oynayın ve bana yaklaşmayın durumu. Gerçekten dizilerimi ve filmlerimi izleyip belli insanlara fangirllük yapıp kendi halimde okuyup yazarak bir ömür geçirebilirim ama şu dış dünyadan gelen ve beni değiştirmesi artık imkansız olan uyarılar / yorumlar beni yoruyor. Gerçek dünya için bir şeyler hissetmek zorunda değilim, ben de böyleyim, cinayet bile işlemiyorum, bana dokunmayın, benimle derdiniz olmasın.

Devil's Backbone isimli şarkı, İngiltere'nin kuzeyinde yol alan bir trene yapışmış, bunu nasıl çıkaracağız?

Peki ben öldüğümde J.R.R. Tolkien'ı görebilecek miyim?

One of Us (What if Gooooooood waaaaaaaaaaas one of uuuuuuuuuuuussssssss) isimli şarkı da gökyüzünde yıldızlarla beraber Bornova'daki Çınar isimli otobüs durağından Hükümet Konağı'na doğru yürüyüp ağlanacak durumuna bir güzel gülen bir kızın üstüne yapışmış.

Hah, çok yapışkan bir şarkı başladı şimdi çalmaya, bunu baya önce çıkarmıştık yerinden, zaten çok da kolay çıktı, ne güzel de şarkıymış bak, fon olarak kullanıp güzel bir öykü yazılabilir. You're so fucking speeeeeeeaciaaaaaaaaaaal, I wish I was speeeeeeeeciaaaaaaaaaaaaaaal. Canım Thom.

Bir de Surrender diye sözleri harika başka bir şarkı vardı, "She reads a book from across the street, waiting for someone that she'll never meet" diyordu, ben de bu cümlede bahsedilen kadınla çok fazla ortak yönümüz olabileceğini düşünürdüm, şu an aynı olduğumuzu düşünüyorum, çünkü Archal neden unutulsun, değil mi. Hiç de hayalinizdeki gibi olmayan / olmayacak insanları öylelermiş gibi sevme hatasını yaptığınızda geriye kalan tek önemli varlık hayalinizdeki gibi olan oluyor, her şey ondan.

Şöyle Joe Carroll'ınki ya da Cal Roberts'ınki gibi bir tarikat olsa ulaşabileceğimiz yerlerde de katılıp azıcık ekşın getirsek hayatımıza, kendimizden en az yirmi yaş büyük karizmatik & yetenekli & kültürlü & zeki adamlara arada bilgisayar ekranı olmadan fangirllük yapsak. Çok istedim şu an bunu. Acaba üzerine bir öykü mü yazsam? Düşüneyim.

Annem bugün yine tanıştığı arkadaşlarımdan hangilerini sevip hangilerini sevmediğini saydı. Onun sevmedikleri mutlaka bana sonunda zarar vermiş olanlar, sanırım söylememe gerek yok, mümkünse her konuda anne-babalarınızı dinleyin acayip biliyorlar ya, çok enteresan. Bunun yanında sadece bir kez ve sanırım en fazla beş on dakikalığına gördüğü Selin'i çok beğendiğini her fırsatta söylüyor. Gökçen'in düğününe ben de geleceğim diyor. İrem neden bir hafta sonu bize gelmiyor diyor. Bu arkadaşlarım evlenince kocalarından nefret edeceğim çünkü çok eğleniyorduk neden araya insan sokuyorsunuz!

Arada bir de aklıma (sanırım) 2011 Haziran'ında büyük hevesle İstanbul'a konseri için gidip ölümüyle sarsıldığım Amy Winehouse ile ilgili yazılmış şu tivit geliyor, erken ölen sevdiklerimden konu açılınca Sylvia'yı hatırlamadan da olmuyor tabii. Gözümün önüne intiharından sonra çekilen fotoğrafı geliyor... Ömrümde o fotoğraftan etkilendiğim kadar başka hiçbir fotoğraftan etkilenmemişimdir herhalde. İnsanın kendini bitirmesi. Çok cesurca. Ama çok, çok, çok acı.

Hannibal ve Will'in aşkını çok özlüyorum. Tıpkı Love Crime'lı Chesterton sabahlarını özlediğim gibi. Bir ara onu da anlatıp beynimden çıkarsam belki nefes almaya başlayabilirim.

0 uruk-hai öldürdü: