Cumartesi, Aralık 31, 2016

2016 Kitapları

Bu kez gevezelik yapmayıp sadece bu yıl okuduklarımdan seçtiklerimi listeledim.
En çok beğendiğim iki kitaba Oscar verdim. Bir de beni şaşırtan kitapları ekledim.
100 kitapla kapatıyorum, 2017 hedefim 101. İyi okumalar.

Çok sevdiklerim:
1.Martin Eden - Jack London
2.Suç ve Ceza - Fyodor Dostoyevsky
3.Kralların Yolu (The Stormlight Archive, #1) - Brandon Sanderson
4.The Shadow of the Wind (The Cemetery of Forgotten Books, #1) - Carlos Ruiz Zafón
5.The Storied Life of A.J. Fikry - Gabrielle Zevin
6.Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde
7.Efendi Uyanıyor - H.G. Wells
8.Naked Empire (Sword of Truth, #8) - Terry Goodkind
9.The Well of Ascension (Mistborn, #2) - Brandon Sanderson
10.Revival - Stephen King

and the Oscar goes to...
Martin Eden
&
Suç ve Ceza

BONUS
Şaşırtıcı bulduklarım:
*Middlesex - Jeffrey Eugenides
*The Man Who Folded Himself - David Gerrold
*Expedition to the Mountains of the Moon (Burton & Swinburne, #3) - Mark Hodder
*Rama'yla Buluşma (Rama, #1) - Arthur C. Clarke
*The Long Way to a Small, Angry Planet (Wayfarers, #1) - Becky Chambers
*Kâtip Bartleby - Herman Melville
*Beyefendiler - Gonçalo M. Tavares
*Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak - Kevin Wilson
*The Sparrow (The Sparrow, #1) - Mary Doria Russell

Perşembe, Eylül 01, 2016

Tearing through the pages and the ink

Blog yazısı yazmamı bekleyen iki kişi buldum. Birini tanımıyorum. Diğeri hep bekliyor zaten. Aslında ben de aylardır bir şeyler yazmak istiyorum ama hep böyle oluyor biliyorsunuz ki, yazmak istiyoruz ama yazmıyoruz çünkü zaman bulamıyoruz & keyfimiz olmuyor & yazmaya niyetlenip boş sayfaya yarım saat bakıp kapatıyoruz. Tabii okudukları kitapların yorumlarını içeren bloglar oluşturup binlerce okura / takipçiye sahip olan, hatta bu şekilde ünlü olan bir sürü insan da var. İş haline getirmişler olayı belli ki. Beş gün sonra YKŞ yayımlanalı üç sene olacak, ben de öylesine oturuyorum işte. Çok sıcak havalarda güneşlendikten sonra buz gibi denize atlayınca tuhaf hissediyor ya insan, ben de ütopya topraklarından distopya topraklarına bir anda geçince öyle tuhaf oldum 2015 senesinin Eylül ayı biterken. Sonrası cehennem, daha fazla anlatmaya gerek yok.

Şöyle bir şey gözlemledim Sam Scarlet kod adlı bloggerda: Önceden güzel şeylere inancı olduğu için - ne kadar hayal kırıklığına uğrasa da, insanlara ya da kendine küsse de inancını kaybetmediğini de ekleyelim - yazma (kitap yazmaktan bahsetmiyorum) eylemi hoştu, rahatlatıcıydı, üretkenlik belirtisiydi, ısınma turlarıydı. Şimdi hiçbir şeye inancı yok, içinde insanlara yöneltebileceği bir sevgi kırıntısı yok, eskiden sevdiği insanları şimdi çok daha az seviyor, ilk romanını "ruhları kendininkine benzeyen insanları kurtarmak için" yazmıştı, o kişiyi öldürdü, şimdi bencilliğini hat safhada yaşayarak sadece kendisi için, yaşama amacı bu olduğu için, üretmeyi sevdiği için, kafasının içindeki dünyayı kağıda aktarmaktan hoşlandığı için, o fikirleri basılı halde görmeyi sevdiği için yazmaya devam ediyor - yani başkalarının kurtulup kurtulmamasını, iyi hissedip hissetmemesini, mutlu olup olmamasını önemsemiyor.

Geçenlerde rüyamda ikinci romanı bitirdiğimi ve yayınevine teslim ettiğimi gördüm. Birkaç haftadır, geçen seneden beri tek harfine dokunmadığım romanın yazdığım kadarının düzeltmesini yapmakla meşgulüm, ondan bilinçaltımda. Yazarlıkla, yazmakla, üretmekle ilgili en son ne zaman rüya gördüğümü hatırlayamıyorum bile, ki rüyalarımın yazdıklarım üzerindeki etkileri inanılmaz büyük. YKŞ'yi rüyalarım sayesinde tamamlayabilmiştim örneğin. Hatta romanın geçtiği yeri rüyamda gördükten sonra birkaç fikir gelmişti aklıma. O zamanlar tanrının yanımda olduğunu, dünyaya yazar olmak için geldiğim fikrini bu şekilde onayladığını düşünüyordum. Tanrı Dostoyevski'nin, Tolkien'ın, Ursula'nın falan yanında olmuştur, beni ne yapsın.

Normalde seneler içinde yazı tipini bile sürekli değiştiren biriyken sosyal medyadaki adımı hiç değiştirmedim çünkü başladığım noktayı hiç unutmamak istiyorum. İnsanlığın ve dünyanın bana neler yaşattığını, beni nasıl bu şekilde kendilerine benzettiklerini unutmayayım ki nefretim hiç bitmesin. Nefret duygusu çok güzel biliyor musunuz? Hak eden birilerinden nefret ettiğimde çok huzurlu oluyorum. Birileri nefretin insanı yavaş yavaş tükettiğini söylemeye bayılıyor nedense ama bana hiçbir şey olmadı gördüğünüz gibi. Sevilmeyi hak eden insanlar varsa nefret edilmeyi hak edecek insanlar da var. Ne ara herkes melek oldu ki? :)

Buraya yazmadığım süre içinde iki kedim öldü, çevirdiğim kitap yayımlandı, iş buldum, İstanbul'a taşındım, dayım öldü, anneannem hastalandı, hayatımda ilk kez biriyle kitabımı okuduktan sonra tanışıp arkadaş oldum, bir evim oldu, geçen sene BtRDC'ye gidememişken bu sene gidebileceğim, 27. doğum günümü Atina'da kutlamayı planladım, "cennet vatanımızzz<3" olarak tanımlanan distopya beni biraz daha öldürdü, vesaire vesaire. Kısacası; hayat.

Az önce instagram'e fotoğraf koyarken altına hissettiklerimi ve düşündüklerimi yazarken fazla uzun olduğunu gördüm. Sonra yazarken ne kadar mutlu olduğumu, distopyada çürüyor olsam da ütopyada yaşadıklarımı hatırladığımda üzülmediğimi, aksine mutlu olduğumu fark ettim. Acaba ne kadar zamandır o güzel anıları yazmayı erteliyordum?

Birleşik Krallık benim ülkem, Cambridge benim evim, Londra dünyada beni en çok büyüleyen şehir, yağmura, parklara, kibar insanlara aşığım. İnsanların yarattığı dünyaları, karakterleri, olayları seviyorum. Çoğu insanın tabiriyle "gerçek olmayan" dünyalarla ilgili kitaplar okumaktan, filmler ve diziler izlemekten ve benimle aynı şeyleri hisseden insanlarla iletişim kurabilmekten hoşlanıyorum. Bunların hepsini, ve yine "çoğu insana" çılgınlık, çocukluk, salaklık gibi gelen tüm düşüncelerim ve davranışlarımla beni sevebilen insanlar buldum o ülkede. 2015 senesinin Ağustos ayının yanılmıyorsam 10'unda hayatımın en güzel anlarından birini yaşamıştım örneğin. Günün tamamı inanılmaz güzeldi ama olur ya, bir an çok özel bir şey hissedersiniz, içinizden "Hayat şu an ne kadar güzel!" dersiniz, benim için hayat öyle dediğim anlardan ibaret.

Bu hissi ilk ne zaman yaşadığımı hatırlamaya çalışıyorum, sanırım ilkinde ortaokul birinci sınıftaydım, 2000 senesiydi, yazarlık hayalimin başlamasını sağlayan Türkçe hocamın veli toplantısında benim için söylediklerini duymuştum. Hayatımda bir daha o kadar güzel sözler duymadım belki de. :) Şu an için o sözlerin gerçekliğine inanmıyorum ama o zamanlar doğru olduğundan eminim. Çok büyük bir yeteneğimin olduğunu ve desteklenmem gerektiğini söylemişti; bir çocuğun en büyük hayalinin temelini oluşturmaktı resmen bu. Kendimi çok sevmiştim o zaman, bu yüzden unutamam.

İkincisini, 2001 senesinin Aralık ayının şu an net hatırlayamadığım bir gününde yaşamıştım. Annem, babam, ben ve halam, Konak'ta bir sinemada Yüzük Kardeşliği'ni izlemiştik. Filmi akşam seanslarından birinde izlemiş olmalıyız çünkü eve gece yarısı döndüğümüzü hatırlıyorum. Varyant'tan çıkıp yola devam ederken - kendimi göremiyordum ama o sırada gözlerimin parladığına eminim - "Filmi dönüp tekrar izle deseler şu an geri dönerim!"  demiştim. (O an bilmiyordum ama filmi sinema salonunda olmasa da yüzlerce kez izleyecektim.) Bu ilk kez yabancı bir dünyaya rahatlıkla ait hissedebildiğim zamandı. Bana bunca zamandır fantastik edebiyat lazımmış meğer, öyle demiştim birkaç sene sonra kendi kendime. JRR Tolkien olmasa şu an olduğum insan olamazdım.

Hayatımın en faydalı senesi 2004 olmalı. Bir dili hakkıyla öğrenmenin temelini atmıştım çünkü, hayatımın seyrini değiştiren hocalar listesine biri daha eklenmişti. Ortaokulda İngilizce'den nefret eden ben lise hazırlıkta canla başla uğraşmıştım o dili öğrenmek için. Temeli atmakla kalmamış, geliştirmek, daha iyi olmak için bir sürü şey yapmıştım kendimce. Hazırlık senesinde dersimize giren öğretmenle kötü bir anıyla başlayan ilişkimiz sene sonunda çok güzel bir hal almıştı, bu güne kadar İngilizce'yle ilgili yapabildiğim her şeyi ona borçluyum. Bir gün sınıfta o öğretmenle beraber İngilizce bir oyun oynuyorduk. Onun sınıftaki öğrencilerden birini seçmesi, bizim de ona o öğrenciyle ilgili sorular sorup kim olduğunu bulmaya çalışmamız gerekiyordu. Seçtiği öğrenci bendim. Saçma bir şekilde o kadar iyi hissetmiştim ki; çünkü o sene, öğrenim hayatımda ilk kez bir öğretmen haklı bir nedenle beni sınıftan atmıştı, buna rağmen saygı duyduğum ve çok sevdiğim bir büyüğüme, hocama farkında olmadan kendimi sevdirmiştim. (Bazı sorunların temel nedeni de burada örneğin: Sevilme ihtiyacı duymak. Neden yani. Wtf.)

Aslında lise dönemi hayatımın en sevmediğim dönemi, ama yine de aklımda birçok an var bahsedilmeye değer olan. Birkaçını 2006'da yaşamışım. Küçüklüğümden beri voleybolu çok seviyorum. Milli takımın maçlarını izleyip herkes gibi smaçör olmak değil, libero olmaktı benim amacım. :) (İyi smaçörler genelde takımın gözbebeği & göz önünde olanı olur, liberoyu ise çoğu insan bilmez, tanımaz. Belki de nedeni buydu.) Ama tabii ki lise takımına girememiştim. O zamanlar boyum kısaydı, çok zayıftım ve iyi bir oyuncu değildim. Galatasaray Voleybol Okulu açıldı sonra yaşadığım yere. Bu fırsatı öldürseler kaçırmazdım. Kaydoldum, inanılmaz güzel günler geçirdim, lise takımı umurumda olmadı. Haziran ayında İzmir Galatasaray Voleybol Okulu, Kuşadası'nda öğrencilere bir kamp düzenleyecekti, gitmeye karar verdim. Kamp maceraları muhteşemdi, insanlarla iletişim kurmakta inanılmaz başarısızdım ama yine de birkaç arkadaş edindim, hocalarımız harikaydı, ve bir gün Kuşadası'nın voleybol takımıyla maç yaptık. Maçta hocalarımız herkesi oynatmak istediği için sürekli oyuncu değişimi oluyordu, bu yüzden ben takıma girdiğimde heyecanlanamadım bile. Maçta geçirdiğim dakikaları hiç unutamıyorum ama en güzeli, servis bana dönmüşken (ve ben servis atmakta inanılmaz zorlanırken) "Filede kalacak, servisi kaçırıp rezil olacağım" diye düşünerek topa vurduğumu hatırlıyorum; sonra topun kıl payı rakip sahaya düştüğünü gördüm, o sırada içimden konuştuğumu sanarak sesli bir şekilde "Aaa geçti..." demiş, ardından file önündeki kızlardan birinin servisimi karşılamak için kendini yere atışını ama çabasının işe yaramayışını hep beraber izledik. Allah allah, ace mi yapmıştım ben? BEN?! Sayıyı alınca takımın pasörü, kampın en sempatiği olan kızla beraber sevinmiştik. Adını bile hatırlamıyorum ama sevinçle gülüşü hala gözümün önünde. Takım sahada dönüp ben o nefret ettiğim smaçör pozisyonuna geldiğimde aynı kız oyunu benim üzerimden kurmayı düşünüp bana pas vermiş, ben içimden "Ya napıyorsun allah kahretsin topu nasıl bana atarsın ben buna nasıl vurayım smaçör müyüm ben" derken öğrendiğim her şeyi uygulayıp zıplayabildiğim kadar zıpladım ve topa bütün gücümle vurdum. Sayıyı alınca yaşadığım sevincin arasında kenardaki hocalarımızdan birinin "Aferin kız!" dediğini duydum. :) Hayatım boyunca bir daha bir takımda oynamasam da olurdu. O maçta hepimiz azar azar oynamıştık, buna rağmen takımıma toplamda üç sayı kazandırmıştım.

O yaz ilk kez yurt dışına çıktım sonra. Şimdi "ülkem" dediğim yere, İngiltere'ye, dil eğitimine gittim. İlk gün arkadaşlarıma "Ben dönmek istiyorum ya" deyip dönmemize birkaç gün kala parkın birinde telefonda anneme "Ya ben dönmesem nolur ki?" demiştim. Etraftaki ağaçlar, devasa park, mutlu ve huzurlu insanlar, başka bir dilde iletişim kurabilmem, içinde bulunduğum cennet... "Bir gün buraya geri döneceğim" hissini ilk kez bir yer için yaşamıştım. (Dokuz yıl sonra dediğini yapmak.)

2009 senesinin Şubat'ı. Lisede hep hayalini kurduğum ama ÖSS belası yüzünden hakkını vererek yapamadığım bir şeyi yapmaktayım; İspanyolca kursuna gidiyorum. Sonra bir İspanya gezisi fırsatı çıkıyor karşıma, katılıyorum. Yine insanlarla iletişim kuramayan ben, o bir hafta içinde bir sürü insanla sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyorum. Hep gülerek hatırladığım an şöyle: Madrid'de, havalimanında uçağımızı bekliyoruz. İspanyolca kapısını bana açan sevgili hocama şöyle bir durup "Hocam, biz neden geri dönüyoruz ki?" diyorum, bana gülüp "Al işte, hocasına bak öğrencisini al!" diye cevap veriyor. (Bkz: Yavaş yavaş doğduğu yer olan o distopyadan soğumak ve başka memleketlere aşık olmaya başlamak.)

Yine 2009. Kasım'ın 12'si. 20. doğum günüm. Üniversitede edindiğim en harika arkadaşlarla ilk kez bir doğum günü kutluyorum. Onlardan biriyle aynı gün doğmuşuz, dolayısıyla çifte kutlama yapıyoruz. Bir sürü insan sadece bizim için bizim istediğimiz yerlere geliyor, bize hediyeler getiriyor, birileri şarkılar söylüyor, biz de onlara eşlik ediyoruz. Bilmediğim, hiç duymadığım şarkılarda bile kendimden geçmiştim, hatta o anlardan biri fotoğraflanmıştı. Ne yazık ki söz konusu fotoğraf kayıp. Olsun, anı kafamda çok net canlandırabiliyorum hala.

1 Ağustos 2010! (Bu tarih ünlemli cümlelerle bezeli olacak çünkü; "It's a new dawn, it's a new day, it's a new life for me, and I'm feeling good!") Birçok insanın yapmaktan çekindiği şeyi yapıp birine o değerli (!) cümleye çıkacak bir şeyler söylüyorum! Kendimdeyim, kaybedecek hiçbir şeyim yok! Aksine kazanıyorum! Çünkü her şey bir yana, Çınar adlı o otobüs durağından hükümet konağına doğru, gülümseyerek "What if gooood waaaas one of uuuuus" diye şarkı söyleyerek yürürken hayatımda her şey gayet net! Çok güzel bir andı ve diğer insanların bu durumla zerre ilgisi yok! Her şeyi kendim için yapmıştım!

2011'in sonbaharı ya da kışı, yazar olma hayalim için somut bir şeyler yapmak istiyorum ve Mavi Sanat'ın Roman Atölyesi kursuna başlıyorum. Birbirinden değerli iki yazar hocam var, her derste yazdıklarımla ilerlediğimi hissediyorum. İki an var aklımda: Biri, roman fikrimi paylaştığımda sınıfta oluşan o uzun sessizlik anı. Diğeri ise, bir yazarla ilgili yazdığım kısa öyküyü okurken hocalarımızdan birinin "Bu cümlenin senin için doğruluğu var mı?" gibi bir soru sorup benden evet cevabını alınca "Misyonun buysa hayatın çok zor geçecek" dediği andı. Haklıymış.

2012 senesinin Mayıs'ı ya da Haziran'ı. Bornova'da kaldığım yerin bahçesinde bir yerde oturmuş, defterime ilk romanımın son cümlelerini yazıyorum, kalemimi bırakıp defterimi kapatıyorum. Öyle içten gülümsüyorum, öyle huzurluyum ki neredeyse beynim patlayacak. Bazen nefret ediyorum, bazen çok seviyorum, bazen duyduğum / okuduğum yorumları hatırlayıp "iyi ki yazmışım", bazen de "keşke yazmasaydım" diyorum, anlayacağınız Gollum ve yüzük gibiyiz YKŞ ve ben, ama bu anları bana yaşattığı için iyi ki'ler biraz daha fazla sanırım.

2013 senesinin Temmuz'u, saçlarım lacivert, hava sıcak, deniz serin, dört kişi oturmuşuz, birimizin bize "çakıl ekonomisi" hakkında bilgi verişini dinliyoruz. :) Hiçbir şey anlaşılmadı değil mi, evet, ben de öyle olsun istemiştim.

1 Aralık 2014. Orta-dünya ve JRR Tolkien ile tanışalı on üç sene olmuş; ben bir distopyada doğup bir ütopyada bir sene geçirecek olmanın mutluluğunu yaşarken Londra'da, Hobbit serisinin son filminin galasında buluyorum kendimi. O akşamın hangi anının sonsuzluğundan bahsedeyim? Dünyanın her köşesinden "bizim gibiler"e son derece mantıklı gelen bir amaç uğruna oraya gelen bir avuç güzel insanla saatlerce Orta-dünya'yı konuşurken Christina'nın Hobbit'ten bir bölümü bize okuduğu, hepimizin pür dikkat dinlediğimiz anlar, birbirimizi tanıdıkça birçok ortak noktamız olduğunu fark ettiğimiz anlar, Galadriel cosplay'i yapan kızla sürekli fotoğraf çekildiğimiz anlar, "yeşil" halının kenarındaki yerlerimizi aldıktan sonra tek tek neredeyse tüm oyuncuların gelişini heyecanla izlediğimiz, onlara yanımıza gelip bize imza vermeleri için seslendiğimiz anlar, onları yakından görebildiğimiz ama her şeyin gerçek olduğuna inanamadığımız anlar, akşamın sonuna doğru "I See Fire" çalarken herkesin bir anda ağlamaya başladığı ve görevlilerden birinin bunu anlamlandıramadığını yüksek sesle söyleyip benden "Çünkü bunu son kez yaşıyoruz" cevabını aldığı an, görevlilerin yeşil halının iki yanındaki devasa afişleri isteyenlere verirken benim bir tanesini istediğim ve onunla inanılmaz bir tren yolculuğu yaptığımız anlar...

5 Ağustos 2015. Harry Potter Studio Tour'a katılıyoruz. Harry Potter demek çocukluğum demek, son kitabı bitirdiğimde çocukluğumun da bittiğini hissetmiştim, bittiği için yapabileceğim hiçbir şey olmadığından duvarlara, tavana boş boş bakmıştım. İşte o dünyanın görsele döndüğü yerlerde buldum kendimi o gün. Ortak Salon'a girdiğimde mutluluktan gözyaşı döktüm. Çünkü ilk kez hayalimde canlandırdığım bir yer gözlerimin önündeydi.

10 Ağustos 2015. Fannibal'lığı hakkıyla yaşadığım (aynı zamanda yaşattığım) dönem. Somerset House'taki açık hava film gösterimindeyiz, film ise The Silence of the Lambs. Christina ve ben iki Fannibal'la tanışıyoruz, filmi beklerken hiç susmadan sohbet ediyoruz. Çok güzel bir Londra akşamı, hava ne sıcak ne soğuk, filmin sonlarına doğru başımın altına TARDIS çantamı koyuyorum, üstümü Slytherin ceketimle örtüyorum, elimde Hannibal figürüyle ekrandaki Sir Anthony Hopkins'i izliyorum. O an çok güzel. Hala her şey kafamda canlı, öylece duruyor.

11 Ağustos 2015. Hayatımı değiştiren adamın yattığı yerdeyim. Yanına oturuyorum, ben ve Christina'dan başka kimse yok mezarlıkta. Mezarın üstü notlarla ve çiçeklerle dolu, küçük bir çocuk yamuk yumuk yazısıyla bir not bırakmış, bu kadar genç birinin hayatına yaşadığı dönemden seneler sonra dokunabilmek bir yazarın en çok istediği şeydir herhalde. Biz de birer not yazıyoruz, onunla konuşuyoruz, dualar ediyoruz, anı ölümsüzleştirmek için fotoğraflar çekiyoruz. Ağaçların etrafa yaydığı serinlik, kuşların cıvıltısı, bir yerlerde JRR Tolkien'ın ruhu. Bizi hep duyduğundan eminim ama ona olan minnettarlığımızdan ötürü ağladığımızda gülümsemiştir belki. Ruhumun ve kalbimin memleketini yaratan adama diyebileceğim çok fazla bir şey de yoktu, teşekkür ettim sadece.

*

26'ncı yaşımın bitmek üzere olduğu şu "Colors"lı günlerde, hep bildiğim ama ilk kez yazıya döktüğüm şu gerçeğin altını çizmiş olayım; ben yukarıda uzun uzun yazdığım anlar kadar yaşadım. Bunlara başka an eklenir mi bilmiyorum, umursamıyorum da çünkü hiçbir şeyle ilgili umudum yok. Ama gerçekten yaşadığım zamanları hatırlamak güzel. Ortalama 70 sene "yaşıyoruz" belki ama bu anlar dışındaki kısımlarda yaşamışım gibi gelmiyor, şu an da yaşadığımı sanmıyorum, nefes alıp veriyorum sadece. Sonuç olarak hayatın bir miktar saçma olduğunu düşünüyorum.

Bana söyleniyormuş gibi dinlediğim şu sözler güzel:

"You're only happy when your sorry head is filled with dope"

"Everything is blue
His pills, his hands, his jeans
And now I'm covered in the colors
Pulled apart at the seams
And it's blue
And it's blue"

"Everything is grey
His hair, his smoke, his dreams
And now he's so devoid of color
He don't know what it means
And he's blue
And he's blue"

Ek:
"Your heart is always almost beating
along with windy frozen tunes.
But you say you've laughed enough,
your closet's stuffed with last year's blues.
But you know by summertime your suicide's just last year's news.
What will we find inside of your room?
Notes in the margins,
records always spinning.
Clues you know you want all to know
your little soul grew old too soon
and surprises lost their thrill.
Vodka, pills and the marquee moon."

Perşembe, Mayıs 26, 2016

Oh my friend I'll meet you somewhere between the desert and the sea

Sabah 11 gibi uyanıyorum. 11 ay boyunca dersleri akşam olmasına rağmen sürekli geç uyanmaya alışmayan genç kadının üstünde böyle değişik bir etki bırakıyor o ev. Aslında birçok şey berbat: çok küçük olmasa da daha önce hep bir kişiye kiralanan odada iki kişi kalıyoruz, tavanın farklı yerlerini mesken tutmuş, canlıların her türüne olan sevgi ve saygımızdan öldüremediğimiz & korktuğumuz için de alıp dışarı atamadığımız örümceklerle beraber yaşıyoruz (birine Shelob ismini verdik, akşam eve gelip odamıza her girişimizde ona selam veriyoruz, acaba onunla konuştuğumuzu hiç anlamış mıydı?), birimiz mutfak tezgahının üzerinde, diğerimiz minicik çalışma masasının üzerinde çalışıyoruz, alanımız çok dar, ya yatıyoruz ya sandalye tepesindeyiz, sürekli kahve içiyoruz (bazen çay da içiyoruz, abartmayayım), sürekli atıştırma peşindeyiz, dolabımız boşsa akşamın bir vakti bile olsa üşenmeyip o 7-8 dakikalık yolu yürüyüp markete gidiyoruz, örneğin bir keresinde markette gözümüze dondurma çarpmıştı da bir kutu cornetto'ya benzeyen dondurmalardan almıştık, akşam birer tane yemiştik, sonra ben tam yatağa girip uyumaya niyetlenmişken aniden canım bir dondurma daha çekmişti ve kalkıp yemiştim o dondurmayı, ne güzel akşamdı o akşam, bak işte demiştim bir kere yazmaya başlasam gerisi gelecek diye, niyeyse haftalardır bugünü bekliyormuşum, ne saçma, hah sonra banyo çok küçük, saçımı tararken bile kolum oraya buraya çarpabiliyor, evde bir sürü insan geziyor, bazen gürültü de yapıyorlar, yine de aralarında güzel sohbeti olanlar var, buradaki ortak sorunlardan konuşuyoruz, İngilizce konuşmayı çok sevdiğim & yabancı insanları tanımaya çalışmaya bayıldığım için bu güzel bir şey, Her akşam dönerken evimizin sokağına girmeden önce köşede gördüğümüz evin turunculu siyahlı kedisi bazen bahçeden çıkmış sokakta geziyor oluyor, biz de onu seviyoruz tabii. Kedi ya da köpek gördüğümüzde kendimizi tutamıyoruz. Hayvanlar çok güzel çünkü. İnsanlar değil. Ben de değilim. Neredeyse bütün evlatlar gibi anne-babamı geçmişte üzdüm mutlaka. Diğer insanlara kasıtlı ya da kasıtsız yaptığım kötülüklerse umurumda değil, bu noktada bu cümleyi bitirip minik bir nokta koymayı, derdimi upuzun paragraflarla yazarak anlatmaktan daha uygun buluyorum.

*


Bir kedinin ölümü beni çok yaralıyor. Bir kedinin ölümüne bizzat tanık olmak beni çok yaralıyor. Doğduğundan itibaren tanıdığım bir kedinin ölüm anında yalnız olduğunu öğrenmek beni çok yaralıyor. Çocuğunuz doğdu; o sizin için dünyanın en güzel insanı, en sevimli, en zeki çocuğu, değil mi? En önemlisi de bebekken sadece sizin için değil, tüm insanlık için dünyanın en masum canlılarından biri o. Çünkü daha iyiliği, kötülüğü bilmiyor. Kalbi bir gıdım bile kirlenmemiş. Kıskanmak, kin tutmak, zarar vermek; bunların hiçbirinden haberi yok. Doğası ne gerektiriyorsa onu yapıyor, anne-babasının ona karşı tutumuna, onu yetiştiriş biçimine göre kişiliği yavaş yavaş oturuyor, arada bir huyları değişiyor, kendini bulmaya başlıyor. Bu masum dönem ne kadar sürüyor bilmiyorum, bir noktadan sonra hepimizin içinde kötülük tohumları yeşermeye başlıyor. Kendinizi o kadar yüceltmeyin, sizin de içinizde kötülük var. Herkesin içinde var. İnsan denen canlı türü böyle olmak zorunda herhalde, ya da evrimimizin sonu iğrenç bir noktaya vardı, o kadarını bilemiyorum. Asıl söylemek istediğim şu: O karanlık küçük ya da büyük her insanda var ama sizin çocuğunuz sizin için bebekken de, 5 yaşında da, 25 yaşında da melek. Kimse bunu değiştiremez. O dünyanın en iyi niyetli insanı. Kalbi hep temiz. Asla kötülük düşünemez. Çok masum. Evet... Şimdi ömrünüz boyunca görüp görebileceğiniz tüm kedilerin (bu durum sadece onlarla sınırlı değil tabii ama ben şu an konumuz onlar olduğu için böyle yazıyorum, hayvanlar aleminin diğer üyeleri lütfen alınmasın) GERÇEKTEN DE yüzde yüz masum canlılar olduğunu hatırlayın. Biri ona zarar vermediği sürece asla başkasına zarar vermez. Sadece doğasında kuş, böcek, sinek yemek olduğu ve doğanın belli bir düzeni olduğu için başka canlıları öldürürler. İnsanlar birbirlerini keyifleri ya da çıkarları için öldürürler; hem de bir insanı bitirmek için bedenen ölmesi de gerekmez - bence birinin ruhunu öldürdüyseniz zaten bedeni de pek yaşıyor sayılmaz, ki bu en acı verici işkence biçimi olabilir. Neyse, şunu diyecektim; sen dünyaya geliyor, her yeri kendi yaşam alanın belirliyor, kendi keyfin için gezegenin doğasını altüst ediyorsun, oturup sessiz sakin yaşamak varken kendi cinsinin diğer üyelerini topluca öldürmek ya da yaşamayı seçmedikleri, sadece dünyaya geldikleri yerden kovmak, "Burası da benim," diyerek gücün adeta damarlarında aktığını hissetmek, birilerinden üstün olmak istiyorsun ve onlar sana karşı çıkınca çareyi hayatlarına son vermekte buluyorsun ve buna kahramanlık diyorsun, farklı olan her şeye ama her şeye alerjin var, herkes aynı olmak zorunda, her kadın bir erkekle evlenmeli, herkes aynı dine mensup olmalı, kendi ırkından olmayan herkesten nefret ediyorsun, gerçekçi düşler kurmayan insanları deli diye yaftalayıp dışlıyorsun, kendinden olmayan hiç kimsenin annesi, babası, kardeşi, eşi, sevgilisi, çocuğu umurunda değil, en doğru, en iyi, en bilge insan sen ve senin gibiler, diğerlerinin hiçbir işe yaradığı yok. Yüzde doksanı bu düşüncelere ve inanışlara sahip olan bir canlı türünün karşılaştığım her üyesine; "Belki bu o yüzde doksanlık kesimden değildir," diye düşünerek saygı duyamıyorum, dur bunun üzerine biraz daha düşüneyim, evet, ve bu umurumda değil! İşte bu yüzden hayvanların insanlardan daha güzel, daha iyi, daha yüce canlılar olduklarına inanıyorum, hiç tanımadığım bir kediyi hiç tanımadığım bir insandan daha çok seviyorum, bir kedi öleceğine sevdiklerimin dışında bir insan ölsün diyebiliyorum (sevgi, yargıları değiştiriyor ve bunun için yapacak bir şeyim yok, çoğu insan görünümlü canlının aksine ben insanım çünkü), sokakta yürürken bir kedi gördüğümde eğer benden kaçmazsa (ki bunun da sorumlusu o yüzde doksanın içine giren insanlar) mutlaka selam verip onu seviyorum ama tanıdığım bir insanı bile gördüğümde selam veresim, konuşasım, iyi günler dileyesim gelmiyor, çünkü sevmiyorum sizi, SEV-Mİ-YO-RUM, yüzde doksanınızı sevmiyorum, o yüzde ona girenlerle de karşılaşacağımı sanmıyorum, karşılaşsam da bu saatten sonra pek bir önemi olmayacak çünkü herkese aynı şekilde davranıyorum - çünkü potansiyel tecavüzcü, hırsız, katil, hayvan düşmanısınız. Bir insanın bir kediye işkence çektirdiğini, bilerek zarar vermeye kalkıştığını, onları öldürdüğünü hayatım boyunca yüzlerce kez gördüm, ama bir kedinin bir insana bunları yaptığını bir kez bile görmedim ve sürekli "Kediler çok nankör, o yüzden hiç sevmiyorum" diyorsunuz, kedi en fazla verdiğiniz yemeği yiyip sizi tırmalar (ki niye tırmalamasın, ona ters gelen bir şey yapmışsınızdır, sırf kötülük olsun diye tırmaladığını nereden biliyorsunuz), peki insanlar? Hiç nankör insan görmediniz mi? İyilik yaptığınız, yardım ettiğiniz biri size bile isteye size kötülük yapmadı mı? Kaç tane nankör kedi tanıdınız, kaç tane nankör insan tanıdınız? Kendi türünüzün dışındaki canlılara saygınız olmadığı için saçma sapan önyargılara kapılıp bu hayvanları nankör diye etiketliyor olmayasınız? Kedi masum, kedi derdini sizin anlayabileceğiniz biçimde anlatamıyor, kedi her gün dışarıda yemek ve su bulmaya çalışıyor, bazı günler hiçbir şey bulamayabilir, hastalanabilir, sessiz sedasız, çok acı çekerek, ne olduğunu anlayamadan ölebilir. Sizin nankör dediğiniz, tekmelediğiniz, eğlence olsun diye işkence çektirdiğiniz canlılar her gün böyle bir hayat yaşıyorlar. Kahpe insanın biri, o kedilerin yemek arayıp bulduğu çöp tenekesine düşüncesizce zararlı maddeler atıyor örneğin, sonra o masum, zararsız, savunmasız kedi zehirlenip kim bilir ne dayanılmaz acılar çekerek ölüyor. Senin niye umurunda olsun ki, boğazından aşağı deterjan dökülmedikten sonra sana ne canım... Arkasından ağlayıp bahçeye gömdükten sonra mezar taşı hazırlamam komik bile geliyordur sana. E iyi, allah belanı versin o zaman ne diyeyim.

Her kedi ölümünde tanrıya kızgınlığım bir kat daha artıyor. Hani "hayırlısı" lafımız var ya, çok da severim, başıma gelen her kötü olayın beni öncekinden daha iyi ya da rahat bir evreye götüreceğine inanırım, bir şey olmuyorsa olduğunda daha kötü bir durumda bulunacağım için olmuyordur, ileriyi ben göremem çünkü. Bunlar hep tamam. Anladım. Peki kedilerimi neden öldürüyorsun? Diğer kedileri neden öldürüyorsun? Tamam hepsi sonsuza kadar yaşayamaz biliyorum da, bari yaşlanıp ölsünler, bari çok acı çekmesinler; bu dünyada hiçbir şey adil değil ama bari onlar için azıcık adil olsaydı. Neden değil? Olsaydı ne olurdu? Buradan çıkaracağım ders ne? Şu an benden yana tek sonuç her geçen gün insanlardan daha çok nefret eden birine dönüşmüş olmak ve artık sana kızmaya başlamak.

Ruhlarını bir yerlerde toplar mısın? Zaten boka çevirdik dünyayı, burası onlar için de uygun değil de, bir şekilde gelmişler işte buraya, bu kadar acı çekmeselerdi keşke. Lütfen bir yerlerde bir kedi cenneti falan olsun. Ben çok seviyordum onları, bunu biliyorlardı muhtemelen, elimde olsa onların yerine ben 7-8 kez ölürdüm, bunu da bilmelerini sağlar mısın? Bir de lütfen sana daha fazla kızmama neden olacak bir şey olmasın çünkü o durumda kaybolur giderim. Teşekkürler.

Cuma, Nisan 01, 2016

The Funeral


Geçen Pazar günü yoldaydım, bir şeyler yazmayı çok istedim ama telefona not almaya üşendiğim için hepsi silindi gitti aklımdan. ("Bu telefonun yazıları çok küçük, harfler de birbirlerine çok yakın, yazmakta zorlanıyorum" yaşına geldiğimi burada belirtmek isterim.) Geçenlerde izlediğim en eski dizilerden biri sayesinde keşfettiğim muazzam grubun yeni albümünün bu yıl çıkacağını öğrendim. Üstelik en sevdiğim şarkılarının değişik bir versiyonunu da paylaşmışlar. Genelde eskiden, çocukken, ergenken, üniversitedeyken, ya da yıllar önce çok dinleyip hayatınızın o dönemine adeta post-itlerle yapıştırdığınız şarkıları tekrar dinlediğinizde aniden Doktor'un bir yoldaşına dönüşüp zaman yolculuğu yaparsınız durduk yere; ama o şarkıyı dinlerken bana öyle olmadı. O şarkıyı ilk dinlediğimde; "Keşke cenazemde bu şarkı çalınsa," diye düşünmüştüm, hala aynı şeyi düşünüyorum. Bir de, yıllar önce de "erken" öleceğimden emindim, şu an da eminim. Belki bir bu değişmemiştir o günden bu güne. Daha insanlarla ilgili çok büyük hatalar yapmamış o halimi seviyorum, umudu olduğu için az da olsa mutluydu. Mutluluk insana yakışıyor sanırım, ben çok fazla mutlu insan görmüyorum etrafta, daha doğrusu değer verdiğim insanların çoğu mutlu değil. Bana öyle geliyor ki gerçek manada hiçbir şey düşünmeden yaşayan insanlarla konuşmadığım / görüşmediğim için böyle bu. Dünya ve yaşam ile ilgili azıcık kafasını yoran insanın şu dünyada çok mutlu olması mümkün değil. En fazla huzurlu olabilir herhalde.

Eylül'den beri hiçbir şey yazmıyorum. Eylül'den beri kitabımın yüzüne bile bakmıyorum. Yazmayı unutup unutmadığımı merak etmeye başladım artık. Birkaç öykü yarışması var, bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum. Her şey oldukça belirsiz. Bu bok çukurunda hiçbir şey yapmama izin vermiyorlar Doktor. Ve sanırım benim hayatım Eylül'ün 31'inde bitti. Şu an ne yaptığımı bilmiyorum, sanırım sadece nefes almaya çalışıyorum. Keşke aniden kediye dönüşüp kendimi Matamata'da bulsam.

Çok uzun zaman önce, aramızda kan bağı olmamasına rağmen başka insanların yokluğunun bizi öldürebileceğine inanıyorduk, meğer bizi asıl öldürebilecek şey kendimizin yokluğuymuş. Bunu neden bize kimse söylemedi? Günlerce karanlıkta, yorganın altında olmadık şarkılar dinleyip ağladık, ne gerek vardı? En güzeli onlar değil ki, kafamın içi. Bazen bana hiç umudum olmadığı için kızıyorlar, bu kötü bir şey demiyorum ama eskiden bana yakın insanlardan biri benimle oturup ciddi ciddi konuştuğunda içimde bir şeyleri tetikleyebiliyordu. Artık öyle bir şey yok. Çünkü sanırım sonunda bu dünyadan istediğimi alamadığımın & artık almamın mümkün olmadığının farkına vardım. Dünyadan sağlık dışında sadece bir iş, bir eş ve düzenli bir hayat isteyenlere çok özeniyorum. Hah gerçi ben sadece bunları istiyor olsaydım da durum olumsuzdu ama en azından bunlardan ikisi benim için elde edilmesi mümkün şeyler. Ama böyle olamıyorum? Bunlara sahip olsam da yetmez ki? Hurricane diye bir şarkı var, azıcık onun gibi, aynı yerde uzun süre durmak istemiyorum, hep başka yerlerde, başka dillerin konuşulduğu, başka kültürlere sahip insanların yaşadığı, bu bataklığın çok uzağındaki şehirleri sırt çantamla gezmek istiyorum.

Love Hurts diye bir şarkı vardı ya, bugün bir arkadaşım kendini anlatırken aklıma o geldi. Eskiden bu şarkıyı her dinlediğimde sözleri yazanın ne kadar haklı olduğunu düşünüp duruyordum. Şu an şarkı, sözleriyle anlattıkları, hepsi sanki benden çok uzaklarda kalmış gibi geliyor. Bu konuda tüm söylenenlerden, umutlanmalardan, hislerden, boşu boşuna sarf edilen çünkü gelecekte bir anlam ifade etmeyecek olan sözlerden çok sıkıldım. Adeta gidin başka bir yerde oynayın ve bana yaklaşmayın durumu. Gerçekten dizilerimi ve filmlerimi izleyip belli insanlara fangirllük yapıp kendi halimde okuyup yazarak bir ömür geçirebilirim ama şu dış dünyadan gelen ve beni değiştirmesi artık imkansız olan uyarılar / yorumlar beni yoruyor. Gerçek dünya için bir şeyler hissetmek zorunda değilim, ben de böyleyim, cinayet bile işlemiyorum, bana dokunmayın, benimle derdiniz olmasın.

Devil's Backbone isimli şarkı, İngiltere'nin kuzeyinde yol alan bir trene yapışmış, bunu nasıl çıkaracağız?

Peki ben öldüğümde J.R.R. Tolkien'ı görebilecek miyim?

One of Us (What if Gooooooood waaaaaaaaaaas one of uuuuuuuuuuuussssssss) isimli şarkı da gökyüzünde yıldızlarla beraber Bornova'daki Çınar isimli otobüs durağından Hükümet Konağı'na doğru yürüyüp ağlanacak durumuna bir güzel gülen bir kızın üstüne yapışmış.

Hah, çok yapışkan bir şarkı başladı şimdi çalmaya, bunu baya önce çıkarmıştık yerinden, zaten çok da kolay çıktı, ne güzel de şarkıymış bak, fon olarak kullanıp güzel bir öykü yazılabilir. You're so fucking speeeeeeeaciaaaaaaaaaaal, I wish I was speeeeeeeeciaaaaaaaaaaaaaaal. Canım Thom.

Bir de Surrender diye sözleri harika başka bir şarkı vardı, "She reads a book from across the street, waiting for someone that she'll never meet" diyordu, ben de bu cümlede bahsedilen kadınla çok fazla ortak yönümüz olabileceğini düşünürdüm, şu an aynı olduğumuzu düşünüyorum, çünkü Archal neden unutulsun, değil mi. Hiç de hayalinizdeki gibi olmayan / olmayacak insanları öylelermiş gibi sevme hatasını yaptığınızda geriye kalan tek önemli varlık hayalinizdeki gibi olan oluyor, her şey ondan.

Şöyle Joe Carroll'ınki ya da Cal Roberts'ınki gibi bir tarikat olsa ulaşabileceğimiz yerlerde de katılıp azıcık ekşın getirsek hayatımıza, kendimizden en az yirmi yaş büyük karizmatik & yetenekli & kültürlü & zeki adamlara arada bilgisayar ekranı olmadan fangirllük yapsak. Çok istedim şu an bunu. Acaba üzerine bir öykü mü yazsam? Düşüneyim.

Annem bugün yine tanıştığı arkadaşlarımdan hangilerini sevip hangilerini sevmediğini saydı. Onun sevmedikleri mutlaka bana sonunda zarar vermiş olanlar, sanırım söylememe gerek yok, mümkünse her konuda anne-babalarınızı dinleyin acayip biliyorlar ya, çok enteresan. Bunun yanında sadece bir kez ve sanırım en fazla beş on dakikalığına gördüğü Selin'i çok beğendiğini her fırsatta söylüyor. Gökçen'in düğününe ben de geleceğim diyor. İrem neden bir hafta sonu bize gelmiyor diyor. Bu arkadaşlarım evlenince kocalarından nefret edeceğim çünkü çok eğleniyorduk neden araya insan sokuyorsunuz!

Arada bir de aklıma (sanırım) 2011 Haziran'ında büyük hevesle İstanbul'a konseri için gidip ölümüyle sarsıldığım Amy Winehouse ile ilgili yazılmış şu tivit geliyor, erken ölen sevdiklerimden konu açılınca Sylvia'yı hatırlamadan da olmuyor tabii. Gözümün önüne intiharından sonra çekilen fotoğrafı geliyor... Ömrümde o fotoğraftan etkilendiğim kadar başka hiçbir fotoğraftan etkilenmemişimdir herhalde. İnsanın kendini bitirmesi. Çok cesurca. Ama çok, çok, çok acı.

Hannibal ve Will'in aşkını çok özlüyorum. Tıpkı Love Crime'lı Chesterton sabahlarını özlediğim gibi. Bir ara onu da anlatıp beynimden çıkarsam belki nefes almaya başlayabilirim.

Pazartesi, Ocak 11, 2016

Sessizlik

"Kitap yazarak insanları kurtarmalıyım!" günleri nihayet geride kaldı. Nihayet diyorum çünkü uzun zamandır beynimde iki kişi bu konu üzerine konuşup duruyordu, artık seslerini kestiler. Resimdeki sözler Jessica Jones'a ait ve ben ona tüm kalbimle katılıyorum. İnsanlar kurtarılmayı hak etmedi, etmiyor, etmeyecek. İnsanların canı cehenneme.

"Sen kimsin ki insanları kitap yazarak kurtaracaktın ki zaten?" dediğinizi duyar gibiyim. Belki size çok şaşırtıcı ve incitici gelecek ama ne yazık ki söylemeliyim: Bu konuda ne dediğiniz umurumda değil. Aslında umurumda olan çok az şey var zaten.

11 yaşımdayken kendi kitaplarımı imzalamak istemiştim, bunu başardım. Doğduğum ve büyüdüğüm ülkede öyle insanlar kendilerine yazar diyor ki, benim demem hiç abes değil, dolayısıyla yazar da oldum. Hiçbir zaman çok iyi yazıyorum, harika bir yazarım demedim, demeyeceğim de. Hep daha iyisini yazmak istedim, daha yaratıcı olabileceğime inandım, bu yüzden yazarlık kursuna gittim, sonra yaratıcı yazarlık master'ı yaptım. Ne öğrenirsem, kendime ne katarsam kar dedim. Bir şeyler yaptım işte. Ama asla bir yazar olarak yeterli bulmayacağım kendimi. Çünkü hep bir üst basamağa gözümü dikmiş olacağım. 

Bir de kötü haberim var: Hala dünyaya yazmak için geldiğime inanıyorum. Ünlü biri, eğer yazmak için doğduğunuzu düşünüyorsanız muhtemelen haklısınızdır gibi bir şey demişti, kim olduğunu hatırlayamıyorum şimdi. Katılıyorum.

1. Elfçe isimlerden vazgeçmiyorum.
2. Eskisi kadar hevesli olmasam da yazmaya ufak ufak devam ediyorum.
3. Kimseye aldırmıyorum.
4. Kimseyi mutlu etmek zorunda olmadığımdan eminim.
5. Bir kez daha, insanların canı cehenneme.