Cumartesi, Ağustos 29, 2015

Love Crime

Güneş battığı an perdeyi kapatırım. Kaldığım ikinci yurttaki perdenin deseni çok güzeldi, hem de rengi koyuydu ve o sabah karanlıkta oturmak istemiştim nedensizce. Odam neredeyse boştu çünkü yeni bir yere taşınacaktım. Yerde üç çanta hazır vaziyette duruyordu. Saat 9'u biraz geçiyordu. Bütün siteleri tek tek kontrol ettim, birinde bulunca hemen play tuşuna bastım. Önümdeki 40 küsur dakikayı sonradan tanımlamamın zor olacağını biliyordum.

Sonra son beş dakika geldi. Bir şarkı başladı. İki güzel adam arasında çok, çok kısa bir konuşma geçti. Bir uçurumun kenarındaydılar, hayatları da hep öyle olmuştu zaten. En azından onların öykülerini yazan adamın bakış açısı böyleydi, ki ben çok sevmiştim. Hem de çok.

O kısacık konuşmayı ömrüm boyunca unutabilecek miydim? Sanmıyordum.

Sonra sonsuzluğa uçtular. Ve ben 25 senedir bulamadığım yanıtı buldum. 25 sene boyunca; "Acaba bu mudur?" demiştim hep. "Aşkın tanımı nedir?" Birçok kez yanılmıştım ve şanslıydım ki yanıldığımın farkına varmıştım. Birkaç senedir de bu soruya yanıtın olmadığını düşünmeye meyletmiştim. Bu da bir hataydı.

Meğer aşk buymuş. O şarkı eşliğinde biriyle sonsuzluğa uçabilmekmiş, engel tanımıyormuş, sadece bir kadın ve adam arasında olmuyormuş. İki güzel adam öğretiyordu bunu bana.

Aşk Hannibal Lecter ve Will Graham arasındaki sonsuzlukmuş, bir uçurumdan beraber atlamakmış. Aşkı bana Bryan Fuller öğretti. Kilometrelerce uzakta yaşayan, varlığımdan haberi olmayan ama aslında beni de diğer Fanniballar gibi çok seven bir adam.

Aşk sizsiniz güzel adamlar. Aşk sadece sizsiniz.


Pazar, Ağustos 09, 2015

Wanderess


-Bu ara Halsey'den Hurricane'i çok, aşırı çok dinliyorum. Siz de dinleyin.


-Bir de annemin önerisiyle The Following'e başladım, kendimi durduramıyorum, daha doğrusu durduruyorum da çok zor oluyor. Joe Carroll'a aşık oldum. Tarikatıyla ilk karşılaştığı anda fonda Fever Ray'den If I Had A Heart çalınca ben resmen öldüm. Çünkü;
"This will never end coz I want more
More, give me more, give me more
If I had a heart I would love you
If I had a voice I would sing"
Bu şarkı aynı zamanda Vikings dizisinin başlangıcında çalıyor. O yüzden tanıdım hemen ama sözlerine dikkat etmemiştim hiç. O ana birebir uydu. O yüzden öldüm zaten. Şu an bu şarkıyı dinleyince (ki deliler gibi dinlemekteyim) aklıma direkt Joe Carroll ve o an geliyor, gülümsüyorum. Edebi kişiliği olan seri katillere hayranım. Önce Hannibal Lecter, sonra Joe Carroll.
Adamların yüzlerinden, duruşlarından, gözlerinden asalet akıyor.


-Kaç zamandır blogger'dayım, bir sürü dizi/film/kitap hakkında konuşmuşumdur ama sanırım Rome'dan hiç bahsetmedim, bahsetmişsem de size baskı yapmamışımdır muhtemelen. LÜTFEN BU DİZİYİ İZLEYİN. Sonra buraya gelin, birlikte dünyanın tüm adaletsizliklerine hep beraber; "Atia of the Julii, I call for justice" diyelim art arda. Sonrası güzel oluyor zaten.

-Yarın akşam açık hava film gösterimi var Londra'da. The Silence of the Lambs izlenecek, Fannibal buluşması aslında. Sırt çantalarımızı ve battaniyemizi alıp gideceğiz. Bir sürü, bir sürü Fannibal ile tanışmak istiyorum.


-Salı günü de Oxford'a gidiyoruz. Tolkien'ın mezarını ziyaret edeceğiz. Duygularımı sözcüklerle anlatamam, sadece özetleyeyim, çok fenayım arkadaşlar. Ben 14 senedir bunun hayalini kuruyordum arkadaşlar. Mezar taşında adını görünce ne yapacağım arkadaşlar. Bilmiyorum ama ona söylemek istediğim çok şey var, yine de kısa kesip sadece teşekkür de edebilirim. Zaten en önemlisi o.
Her şey için teşekkürler, ruhumu kurtardığın için teşekkürler, Orta-dünya için, Samwise için, Eowyn için, Shire için teşekkürler, açtığın kapı için teşekkürler...