Çarşamba, Aralık 30, 2015

2015 Kitapları&Filmleri

Kitap

Bu sene 100 kitabı geçtim bitchez ^_^

The Doctor & I (Whovian.net): İçeriğine katkıda bulunduğum, çok tatlı Whovianların Doktorla tanışma öykülerini anlattıkları kitap. <3 Dizinin memleketindeyken okuyup bayılmıştım.

Kirpinin Zarafeti (Muriel Barbery): Ne zamandı hatırlamıyorum, Goodreads'de görüp ismini çok beğenmiştim ama incelememiştim. Sonra durmadan karşıma çıkmaya başladı, sonra yine Goodreads'de iki yakın arkadaşımın kitabı okumuş olduğunu gördüm. Selin 5 yıldız vermiş, Sevil de 5 yıldız verip sadece "Ah." yazmıştı review'ına. Neler oluyordu acaba deyip anında sepete attım kitabı. Sonra aşık oldum. <3 Çok naif, çok güzel. Okumadan ölmeyin.

24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan): Nasıl da güzel kitap isimleri buluyorsunuz yahu, kıskanıyorum. :( Bu kitabı da isminden ötürü aldım, kabul. Ama çok iyi yapmışım çünkü okurken oradan oraya sürüklendim. Yazarıyla oturup karşılıklı kahve içmek istediğim kitaplardan.

The Magician King (Lev Grossman): Türkiye'de de yayımlanan Büyücüler serisinin ikinci kitabı. Son zamanlarda karşılaştığım kurgu anlamında birbirine benzeyen (hatta neredeyse aynı) olan kitaplardan sonra bu seri ilaç gibi gelmişti, ilk kitabı okuduktan sonra; "Tamam farklı birçok yönden ama, ikinci Harry Potter serisi olmasın bu?" demiştim ama hiiiç alakası yok. On numara seri. Son kitabı ise sürekli erteliyorum çünkü sonları hiç sevmiyorum.
Yazarlara not: Terry Goodkind gibi çok kitaplı seriler yazsanıza bitaneciklerim. :(
Okurlara not: DİZİSİ BAŞLADI!!! DİKKAT DİKKAT DİKKAT!!! Dizisinin pilot bölümü yayınlandı ve bence çoook başarılı!

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Ayfer Tunç): Daha bir kitabını okuduğum bir yazar hakkında büyük konuşmak istemiyorum ama bu yazarı Barış Bıçakçı'yı sevdiğim gibi sevebilir, onu takip ettiğim gibi takip edebilirim sanki. Çok çok çok sevdim çünkü kurgusu bir harikaydı. Böyle bir kitabı yazıp bitirebilmek olağanüstü bir iş bence. Ama sanıyorum ki sıkılanlar, yarıda bırakanlar olmuştur, herkese göre değil gibi. Tanımlayamıyorum, çok farklı. Bu arada bu güzel kitap isimleri beni öldürmeye devam ediyor. (Sırada Dünya Ağrısı var.)

The Hours (Michael Cunningham): Bu yüreğimi yakan kitapla tanışmam çok komik. Sanırım tumblr hesabımı açtığımdan beri bu kitabın filminden kareler ve replikler görüyordum. Uzun aralıklarla da olsa sürekli karşıma çıkıyordu ama araştırmadım, ilgilenmedim. Sonra ne oldu bilmiyorum, bir bakayım neymiş bu dedim. Meğer kitaptan uyarlanan bir filmmiş. E o zaman kitaptan önce filmi izlemek ayıp olur, kitabını okur öyle izlerim filmi dedim. Kitabı Cambridge sahaflarından birinde buldum, sindire sindire okumama rağmen iki günde bitirdim. Okurken ara ara aklıma Barış Bıçakçı ve Başak geldi. Sonra filmi izledim, o kadar etkilemedi beni. Nedenini söylememe gerek yok. Ayrıca şu kısım beni öldürmüş, öldürmüş, sonra bir daha öldürmüştür: "We thought she was alright, we thought her sorrows were ordinary ones. We had no idea."

Ölümcül Tür ve The Fall (Guillermo del Toro & Chuck Hogan): Twilight ve türevlerinden tiksinmiş biri olarak bu kitap bana ilaç gibi gelmişti. Dizisine delirdiğimden beri (The Strain, iki sezonu yayınlandı, üçüncüsü muhtemelen yaz başı gelir) kitapları da okumak istiyordum, bir şekilde cesaret edip başladım. İlk kitap çok, çok güzeldi, hatta dizisinin ilk sezonundan daha güzeldi bile diyebilirim. İkinci kitap ilki kadar güzel olmasa da yine de benden geçer not almıştı ama dizinin ikinci sezonu... Resmen berbattı. Yine de seriyi okumayı bitirip üçüncü sezonu da izleyeceğim, del Toro amcanın kalbini kırmak istemiyorum. :/

Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir (Şafak Pavey): Ne cesur bir kadınsın sen Şafak.

Bay Y.'nin Sonu (Scarlett Thomas): Yine ismiyle beni tavlayan bir kitap. Okurken sürekli; "Yahu ben bu yazarın ismini bir yerlerden biliyorum ama nereden acaba," diyordum ki kitabı bitirdikten sonra keşfettim: Yıllar önce YİNE İSMİNDEN ÖTÜRÜ aldığım "Bizim Hazin Evrenimiz" isimli, yarım bıraktığım kitabın da yazarıymış... Ama ben bu iki kitabı aynı yazarın yazdığına inanmak istemiyorum çünkü Bay Y.'nin Sonu'nu çok, çok beğenirken Bizim Hazin Evrenimiz'i tekrar okudum ve nefret ettim. Bir yıldız bile vermek istemedim hatta. Ama Bay Y.'nin Sonu çok güzel karıştırdı kafamı. Beynini yakmak isteyenler için ideal kitap.

The Handmaid's Tale (Margaret Atwood): Hep duyduğum ama okumaktan çekindiğim kitaplardan biri. MUH-TE-ŞEM. Mutlaka okuyun.

What I Did In My Christmas Holidays By Sally Sparrow (Steven Moffat): Doctor Who seviyorsanız, Blink isimli (muhteşem) bölüm hala aklınızdaysa, o bölümün ana karakteri Sally Sparrow keşke Doktor'un yoldaşı olabilse diyorsanız bu minik öyküyü mutlaka okuyun. Ben Sally Sparrow manyağı biri olduğum için haberim olmuştu bu öyküden. Çok tatlı. <3 Linki burada.

The Egg (Andy Weir): 2015'in en kısa kitabı - öyküsü diyelim. Anlamadığım bir şekilde çok etkiledi beni. Marslı'nın yazarından; öyküyü buradan okuyabilirsiniz.

Contact (Carl Sagan): Carl Sagan ile tanıştığım kitap. Hem büyülenerek hem de gerilerek okuduğum nadir kitaplardan biri. Ardından filmini de izleyince insanın gerçek dünyaya dönesi gelmiyor. Bilim kurgu okurlarına önerilir.

The Accidental Time Machine (Joe Haldeman): Yazmaktan bıktım ama bu kitapta da aynı şey geçerli: İSMİ YÜZÜNDEN ALDIM. Görünüşe göre kitaplara verilecek güzel isimleri bitirmişler. (Bu kadar da olmaz.) Neyse, kitap çoook eğlenceli. Değişik bir Doctor Who bölümü gibi. Bayıldım ve bir arkadaşımın tavsiyesiyle Joe Haldeman'a devam edeceğim. (Söylenenlere göre The Forever War serisi çok iyiymiş.)

Insanity (Cameron Jace): Günlerden bir gün, Bookbub'dan bir e-posta geldi. Her gün geliyor zaten, alışılmadık bir şey değil. Bu site hiç sektirmeden her gün ucuz (bazen de bedava) e-kitapları listeleyip size gönderiyor. O günkü e-postanın en başındaki kitap buydu. Bir de açıklama kısmına "Alice meets Hannibal Lecter" yazmış köpekler. Hem de bedavaydı kitap, hemen indirdim. Çok farklı, çok sürükleyici, hastası oldum! <3

The Art and Making of Hannibal: The Television Series (Jesse McLean): Sanmıyorum bu kitabın bana 22 aylık Hannibalsızlık boyunca yetebileceğini... (Bu arada hatırlayalım ve mutlu olalım: HANNIGRAM IS CANON)

Atlas Silkindi (Ayn Rand): Yıllardır bu kitabı okumaya çekiniyorum. Yıllardır da merak ediyorum nasıl bir kitap olduğunu. Sonunda okudum ve ne diyeceğimi bilemiyorum. Distopya böyle olmalı, Red Rising falan gibi değil. (Red Rising'e aşırı kızgınım)

The Ladies of Grace Adieu and Other Stories (Susanna Clarke): Susanna Clarke'ı hala duymadıysanız allah sizi bildiği gibi yapsın ne diyeyim. Jonathan Strange & Mr Norrell'ı da duymadıysanız hele size diyecek hiçbir şeyim yok. Çünkü o kitap tüm Tolkien kitaplarından sonra en çok sevdiğim kitap, bir daha asla böyle bir kitap okuyabileceğimi sanmıyorum. DİZİSİ DE YAYINLANDI HANİ, belki çeker ilginizi. OKUYUN. Öhöm neyse bu kitaba gelecek olursak, kendisi bir öykü kitabı, Susanna Clarke'a daha çok hayran olmamı sağladı. Öyle tatlı yazıyor ki. <3

Not Forgetting the Whale (John Ironmonger): Maximilian Ponder'ın Muteber Beyni isimli (yine beni ismiyle tavlayan kitaplardan) kitabı okuduktan sonra bu yazarın diğer kitaplarını da merak etmiştim. Gittim Waterstones'ta hardcover bir kitabını, yani Not Forgetting the Whale'i bulup aldım. Allahım ne tatlı bir kitaptır bu! Bayıldım, resmen sarılasım geldi. Kitaptaki karakterlerin sevecenliği, sıcaklığı yüzünüze yüzünüze vuruyor. Okuyun. Ve birileri Türkçe'ye çevirsin. (Bu arada yazar beni Twitter'da takip ediyor onu da söyleyip hava atayım.)

Kağıt Ev (Carlos Maria Dominguez): Ne desem eksik kalır. O yüzden hiçbir şey demeyip tek sözcükle özetleyeceğim: HÜZÜN. 
Okurlara not: Jaguar muhteşem bir yayınevi, Seda Ersavcı muhteşem bir çevirmen.

The Mythology of Grimm (Nathan Robert Brown): ...ve yıllar sonra kitaplarımı bulan süper gelişmiş insanlar mitoloji merakımın bu kitapla başladığını savunacaklardı. Bu günlere kısmetmiş.
Grimm sevdamı buradan bilen var mı bilmiyorum Twitter'da yeterince kafa ütülüyorum gerçi. Gamze'yi de başlattım beraber Juliette'i çekiştirip ona sevimli küfürler yağdırıyoruz. Neyse kitap çok, çok, ÇOK güzel. Neredeyse her bölümü analiz edip olayların dayandığı masallar, inanışlar ya da öyküler anlatılmış. Bayıldım.

Fortunately, the Milk (Neil Gaiman): Hani siz bayılıyordunuz ya bu Neil abiye? Ben o zamanlar hepinize gıcık oluyordum çünkü birkaç kitabını çevirisinden okuyup "Amaaan sizin ölüp bittiğiniz yazar bu mu şimdi" demiştim burun kıvırıp. Sonra İngiltere'deyken bir kitabını İngilizce okudum. "AYNI KİŞİ Mİ YAZMIŞ ŞİMDİ BUNLARI, BUNDAN EMİN MİSİNİZ Bİ KONTROL EDELİM" dedim kendi kendime. Adamı mahvetmişsiniz, Neil Gaiman'ı bir daha çeviriden okursam allah benim belamı verebilir. Saçma sapan soğuttunuz adamdan beni! Meğer ne güzel yazıyormuş! Bu kitap da en en en sevdiğim ve en en en tatlı kitabı bence. <3

Marking Time (April White): Yine bir Bookbub e-postası, yine bedavaya okunan bir kitap, yine başlangıcı çok sevilen bir seri! Zaman yolculuğu, İngiltere derken yine hastası oldum! Biraz değil baya genç yetişkin türüne kayıyor olsa da ben çok sevdim. Ayrıca Archer denen karaktere delileeer gibi aşık oldum. (Hayır tabii ki isminin Archal'a benzemesiyle bir alakası yok) Yazarıyla minik bir diyalogum da oldu öhöm azıcık da burada hava atayım.

Rüzgarın Adı (Patrick Rothfuss): Sanırım üç dört yıl önce alıp yarısına bile gelmeden bıraktığım bir kitaptı kendileri, bu yıl yarım bıraktığım kitaplara döneyim demiştim, iyi ki dönmüşüm. Tabii o zamanlar İthaki'yi seviyorum bağrıma basıyorum vesaire. Şu kitabı okurken sinirimden sayfaları yiyecektim. NEDEN BU KADAR ÇOK HATA VAR BU KİTAPTA ARKADAŞLAR. Zorunda mıyım beynimden sürekli hata düzeltip rahatsız olmaya, konsantrasyonumun bozulmasına razı olmaya? Bu durumun başka birçok kitapta daha tekrarlandığını görünce biz ekip olarak bir daha İthaki'den kitap almamaya karar verdik. Manyak gibi yayınevine düşman olduk. :)))) Neyse, kitap çok, çok, çok iyi. İyi ki Selin tekrar başlamama vesile olmuş. Ayrıca Patrick bey tam bir peluş ayı. Bunu söylemeden geçemem kesinlikle.

Korkak ve Canavar (Barış Müstecaplıoğlu): Bu yıl yarım bıraktığım kitaplara döndüm dedim ya, bu da onlardan biriydi. Neden bu kitabı yarım bırakmışım zamanında diye kafamı duvarlara vurdum. Barış bey iyi ki varsınız Barış bey. Ne güzel yazmışsınız Barış bey. HAYRAN KALDIM. <3

ÇOK ÖNEMLİ NOT: Lütfen Terry Goodkind beyin Sword of Truth isimli serisini okuyun. LÜTFEN. YALVARIRIM. Bu yıl seriyi yarıladım sanırım o yüzden o kitapları yazmadım çünkü hepsi birbirinden güzel, yazmaya başlarsam bitiremem. Okuyun.

Film

Bu yıl izleyip bayıldığım filmleri listeleyip gidiyorum.


Star Wars: The Force Awakens (2015): Beğenmeyenleri görüyorum, siz bi çıkın dışarı hava alın.























ÖNEMLİ NOT: (*) işareti koyduğum filmler benim biricik beynimde seri halindedir, onlara "mindfucking movies" etiketi yapıştırdım, eğer canınız beyninizi yakacak bir film izlemek isterse o filmlerden birine göz atabilirsiniz, çünkü ben bu fikirle yola çıkıp yüzlerce bu tarz film buldum ve hepsini tek tek izlemeye başladım, en çok beğendiklerim de bunlardı, ısrar etmeyeceğim ama lütfen izleyin. :(

Pazartesi, Ekim 19, 2015

3-4 dakikalık şarkılarda ömrümü taşıyorum.

Perşembe, Eylül 03, 2015

Ruhunun bir kısmını 28 Ağustos 2015 sabahında bıraktı dersiniz.

Cumartesi, Ağustos 29, 2015

Love Crime

Güneş battığı an perdeyi kapatırım. İkinci yurdumdaki perdenin deseni çok güzeldi, hem de rengi koyuydu ve o sabah karanlıkta oturmak istemiştim nedensizce. Odam neredeyse boştu çünkü yeni bir yere taşınacaktım. Yerde üç çanta hazır vaziyette duruyordu. Saat 9'u biraz geçiyordu. Bütün siteleri tek tek kontrol ettim, birinde bulunca hemen play tuşuna bastım. Önümdeki 40 küsur dakikayı sonradan tanımlamam zor olacaktı, biliyordum.

Sonra son beş dakika geldi. Bir şarkı başladı. İki güzel adam arasında çok, çok kısa bir konuşma geçti. Bir uçurumun kenarındaydılar, hayatları da hep öyle olmuştu zaten. En azından onların öykülerini yazan adamın bakış açısı böyleydi, ki ben çok sevmiştim. Hem de çok.

O kısacık konuşmayı ömrüm boyunca unutabilecek miydim? Sanmıyordum.

Sonra sonsuzluğa uçtular. Ve ben 25 senedir bulamadığım yanıtı buldum. 25 sene boyunca; "Acaba bu mudur?" demiştim hep. "Aşkın tanımı nedir?" Birçok kez yanılmıştım ve şanslıydım ki yanıldığımın farkına varmıştım. Birkaç senedir de bu soruya yanıtın olmadığını düşünmeye meyletmiştim. Bu da bir hataydı.

Meğer aşk buymuş, Hannibal Lecter. Meğer aşk buymuş, Will Graham.

O şarkı eşliğinde biriyle sonsuzluğa uçabilmekmiş aşk. Engel tanımıyormuş, sadece bir kadın ve adam arasında olmuyormuş aşk. İki güzel adam öğretiyordu bunu bana.

Aşk sonsuzlukmuş, Hannibal Lecter ve Will Graham arasındaki. Aşk bir uçurumdan beraber atlamakmış. Aşkı bana Bryan Fuller öğretti. Kilometrelerce uzakta yaşayan, varlığımdan haberi olmayan ama aslında beni de diğer Fanniballar gibi çok seven bir adam.

Aşk sizsiniz güzel adamlar. Aşk sadece sizsiniz.


Pazar, Ağustos 09, 2015

Wanderess


-Bu ara Halsey'den Hurricane'i çok, aşırı çok dinliyorum. Siz de dinleyin.


-Bir de annemin önerisiyle The Following'e başladım, kendimi durduramıyorum, daha doğrusu durduruyorum da çok zor oluyor. Joe Carroll'a aşık oldum. Tarikatıyla ilk karşılaştığı anda fonda Fever Ray'den If I Had A Heart çalınca ben resmen öldüm. Çünkü;
"This will never end coz I want more
More, give me more, give me more
If I had a heart I would love you
If I had a voice I would sing"
Bu şarkı aynı zamanda Vikings dizisinin başlangıcında çalıyor. O yüzden tanıdım hemen ama sözlerine dikkat etmemiştim hiç. O ana birebir uydu. O yüzden öldüm zaten. Şu an bu şarkıyı dinleyince (ki deliler gibi dinlemekteyim) aklıma direkt Joe Carroll ve o an geliyor, gülümsüyorum. Edebi kişiliği olan seri katillere hayranım. Önce Hannibal Lecter, sonra Joe Carroll.
Adamların yüzlerinden, duruşlarından, gözlerinden asalet akıyor.


-Kaç zamandır blogger'dayım, bir sürü dizi/film/kitap hakkında konuşmuşumdur ama sanırım Rome'dan hiç bahsetmedim, bahsetmişsem de size baskı yapmamışımdır muhtemelen. LÜTFEN BU DİZİYİ İZLEYİN. Sonra buraya gelin, birlikte dünyanın tüm adaletsizliklerine hep beraber; "Atia of the Julii, I call for justice" diyelim art arda. Sonrası güzel oluyor zaten.

-Yarın akşam açık hava film gösterimi var Londra'da. The Silence of the Lambs izlenecek, Fannibal buluşması aslında. Sırt çantalarımızı ve battaniyemizi alıp gideceğiz. Bir sürü, bir sürü Fannibal ile tanışmak istiyorum.


-Salı günü de Oxford'a gidiyoruz. Tolkien'ın mezarını ziyaret edeceğiz. Duygularımı sözcüklerle anlatamam, sadece özetleyeyim, çok fenayım arkadaşlar. Ben 14 senedir bunun hayalini kuruyordum arkadaşlar. Mezar taşında adını görünce ne yapacağım arkadaşlar. Bilmiyorum ama ona söylemek istediğim çok şey var, yine de kısa kesip sadece teşekkür de edebilirim. Zaten en önemlisi o.
Her şey için teşekkürler, ruhumu kurtardığın için teşekkürler, Orta-dünya için, Samwise için, Eowyn için, Shire için teşekkürler, açtığın kapı için teşekkürler...

Salı, Mayıs 05, 2015

Ihmisten edessä



Bu şarkıyı günde 42424242 kez dinleyip neden 40'lı yaşlarındaki yetenekli adamları çok sevdiğimi konuşalım lütfen.

Salı, Nisan 28, 2015


Hayatımın bazı dönemlerini; "Az daha deliriyordum ama delirmedim" cümlesiyle ifade edip üstüne birkaç şarkı / dizi / film koyuyorum, ya da hepsini birbirine karıştırıyorum; örneğin bir şarkı var, bir diziye bağlı halde, ne zaman o şarkıyı duysam aklıma o dizi, dolayısıyla delirecekken delirmediğim dönem geliyor aklıma.

İşte o şarkılar, diziler, filmler; hep benim arkadaşlarım.

Pazar, Mart 29, 2015

Yüksek oranda Fanniballık içerir.

Cumartesi, Mart 07, 2015

Geliyor gönlümün efendisi


Salı, Ocak 13, 2015

Memleket sözcüğünün anlamının anlamsızlığı

-Londra'dan İstanbul'a geldiğimde fark ettiğim ilk şey, insanların bakışları ve yüz ifadeleri oldu. Herkes birbirine düşmanca bakıyor, herkes sinirli, gergin, herkesin acelesi var, herkes bir yere yetişmek zorunda ve herkes mutsuz Türkiye'de. Oysa İngiltere böyle miydi? Herkesin yüzünde güller açıyor orada. Bir tane mutsuz insan görmedim ben, herkes sakin sakin yaşayıp gidiyor.
Bu yüzden Türkiye'de yaşamak istemiyorum. İnsanların sakin ve mutlu olduğu yerler çok güzel.

-Cambridge bana ne yaptıysa, evimi bırakmak istemiyorum diyerek oturup ağladım tren istasyonunda. İstanbul'a inerken de uçakta. Ben 10 sene öncesine kadar, dünyayı görmek isteyen ama ülkesine, milletine aşık biriydim. Şu an ülkemi sevmiyorum, insanlarını da sevemiyorum. Kurtulmaktan çok uzakta bir noktadayız artık, belki ondan.

-Türkiye'yle olan tek bağım ailem ve arkadaşlarım artık. Geldiğimde sevindiğim tek şey ailemi görmem ve arkadaşlarımın deli gibi geldin mi, geldin mi diye sormaları oldu. Mümkün olsa keşke de, hepsini toplayıp Cambridge'e götürsem. Daha bir gün oldu ama Cambridge'te oturduğum sokağı bile özledim.

-Bence insan kendini nereye ait hissediyorsa oralı olmalı. Henüz Yeni Zelanda'yı görmediğim için şimdilik Cambridge'liyim. (Bunu bir İzmir aşığı söylüyorsa durum vahim demektir)

-31 Ocak'ta görüşürüz canım memleketim.