Pazartesi, Eylül 01, 2014

Ölümsüz Öyküler 2014 Kısa Öykü Yarışması'nda mansiyon alan öyküm: "Ayna"

             Uzun paltolu adam kapıyı sertçe açtığında arka odada Penny ile bulmaca çözüyorduk. Sonbaharın ruh halimiz üzerinde bırakmakta ısrarcı olduğu gelgitlerle boğuştuğumuz dönemlerdi, kesin olarak konuşmam gerekirse Ekim'in 14'üydü. O gün, hayatımdan uzun zamandır olmadığım kadar memnundum fakat telaşı tavırlarından belli olan adam beni birkaç günlüğüne hayatımdan çekip çıkarmıştı.
            Penny'yi, yaklaşık iki yıldır çalışmakta olduğum antika dükkanının arka odasında bulmaca sayfalarıyla baş başa bırakıp içeri koştum. Adam soluk soluğaydı, kendine gelmesi için bir bardak su vermeyi teklif edecektim fakat beni konuşturmadı bile. Bir antika dükkanına nasıl bir acil durumda gidilirdi ki?
            "Yardım," diyebildi kısık sesle, gerisini getiremedi.
            "Ne arıyordunuz?" diye sordum çekinerek, bir yandan da kütüphanenin önündeki tahta sandalyelerden birini getirip adamın yanına koydum ve oturmasını işaret ettim, en azından bunu yapabilmiştim.
            "Kırk yedi yaşından büyük, antika bir ayna çerçevesi arıyorum," dedi bir çırpıda, önce söylediklerini algılayamadım. Bir ayna çerçevesinin kırk yedi yaşından büyük olması da ne demek oluyordu?
            Çok fazla çerçevemiz yok fakat size - " diyerek dükkandaki çerçeveleri gösterecektim ki adam bir el hareketiyle sözümü kesti. Diğer eliyle paltosunun cebinden dört beş kez katlanmış bir kağıt çıkardı.
            "Bana tam olarak yaşını bildiğiniz ayna çerçevelerinden biri lazım. Mutlaka kırk yedi yaşından büyük olması gerekiyor. Bunu kesin olarak bilmeliyim yoksa hiçbir işe yaramaz."
            Hava, kıyafetine hiç uygun değildi, bir an bir şizofreni hastasıyla karşı karşıya olduğumdan şüphelensem de bozuntuya vermedim. Ayna çerçevelerimizin en az yüz yıllık olduğunu biliyordum ve şayet bu adamdan kurtulmama yarayacak ise istediğini ona istediği fiyata verebilirdim.
            "Bütün çerçevelerimiz yüz yaşından büyük, hepsi burada," dedim yerdeki kutuların yanından geçip birinin üstündeki örtüyü kaldırarak. "Modeli nasıl - "
            "Model, büyüklük ya da başka bir şey önemli değil hanımefendi, satın almayacağım, sadece burada o ayna çerçevesiyle on beş dakikalık bir işim olacak ve ödeme yapamayacağım çünkü üzerimdeki bütün kartları paralel evrenlerin birinden geçerken kaybettim. Allahın belası portallar her seferinde kredi kartlarımı yutuyorlar."
            Afallamıştım, çok kötü bir eşek şakasının kurbanı olduğumu düşünerek savunmaya geçtim. "Dalga geçmeniz hiç hoş değil beyefendi. Çerçeve istiyorsanız parasını ödeyip alabilir, istediğinizi evinizde yapabilirsiniz. Yoksa dükkanı terk etmenizi istemek zorundayım." Sesim gereğinden sert çıkmıştı belki fakat umurumda değildi, kaçık bir müşteriyle bir olacak halim yoktu.
            Kış görünümlü adam paltosunun cebinden çıkarmış olduğu buruşuk kağıdı bana göstererek; "Doğru koordinatlar ve parametrelerin hepsi burada yazılı, portal açıcım gayet iyi çalışıyor," dedi fakat yüzümdeki ifadenin değişmediğini görünce iç çekip oldukça ciddi bir ifadeyle; "Beni zor kullanmaya mecbur etmenizi istemiyorum," dedi. "Yapmak istediğim tek şey antika çerçevelerinizden birini kullanmak, hepsi bu. Gözünüzün önünde yapacağım bunu. Tabii isterseniz bana yardım etmeyi de deneyebilirsiniz, sonuçta her gün sizi paralel evrenlerden birine götürebilecek bir yabancıyla karşılaşamazsınız."
            Bu adamın niyeti her ne idiyse anlamak istemiyordum fakat rolünü çok iyi oynadığını söylemeliydim. Anlattığı şeyler çılgıncaydı! Elbette bilime gözlerini kapamış biri değildim, paralel evrenlerin ne anlama geldiğini ve mümkünlüğünü tartışamazdım fakat bu konuda bir Walter Bishop değildim.
            "Öyleyse ne istiyorsanız yapın. Ayna çerçevesi burada. Bir deliyle uğraşmak istemiyorum ve ilgilenmem gereken küçük bir çocuk var," diyerek kollarımı bağladım ve adamın ne yapacağını merak ederek kasanın arkasına geçtim. Adam önce hiç kıpırdamadı, söylediklerimi tartıyor gibiydi, sonra hızla yine paltosunun cebinden kronometreye benzer, avucunun içinde kaybolan bir alet çıkardı. Ardından dönüp bana baktı ve; "Muhtemelen neden bu sıcakta palto giydiğimi merak etmişsinizdir," dedi sanki halindeki en anormal ayrıntı kıyafetleriymiş gibi. "Geldiğim yerde hava çok soğuktu, bu şekilde bile çok üşüdüm." İç çektikten sonra konuşmasına aynı ses tonuyla devam etti. "Çoğu şeye inanmamayı tercih etmek daha kolay, böylece araştırmadan fikir beyan etmiş oluyorsunuz. Halbuki evren ucu bucağı olmayan bir okyanus gibi! Bundan faydalanmalıyız."
            Ayna çerçevelerinden birini kendine doğru çekerek diğerlerinden ayırdı ve elindeki kronometreye benzer küçük aletin üzerindeki düğmelere basmaya başladı.
            "Paralel evrenlerin varlığı çok da şaşırtıcı bir şey değil, onlar temel olarak her seçimin farklı bir yol çizmesi demek. Önemli olan doğru paralel evrenin doğru zamanına gidebilmek! İşte koordinatlar, parametreler ve olasılık hesaplarım bu yüzden çok önemli. Bazı girdileri yanlış girdiğim anda çok daha farklı bir evrende bulabilirim kendimi. Şu an ise gitmem gereken tek bir yer var. Arkadaşımı geride bıraktığım evren."
            "Ayna çerçevesini arkadaşınızı geri getirmek için mi kullanacaksınız?" diye sordum alaycı bir ifadeyle, bu adam çok büyük bir ihtimalle kaçık bir bilim adamıydı ve bir antika dükkanında böyle birine rast gelebilmek de benim harikulade şansımın eseriydi.
            Soruma tepkisi, alaycı ifademi bir anda yüzümden sildi; elindeki aletle uğraşmayı bırakıp hüzünlü gözlerle birkaç saniye hiçbir şey söylemeden bana baktı.
            "En iyi arkadaşın başka bir evrende kısılıp kalsaydı ne yapardın?" diye sordu. Sesi buğuluydu, dayanamayıp ağlayacağını sandım. En iyi arkadaş kelimelerini farklı bir ses tonuyla söylemişti fakat bilmediği bir şey vardı; benim bu konu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
            "Benim arkadaşım falan yok," dedim sinirle. İnsanlarla iletişimim oldukça iyi olmasına rağmen arkadaş olmanın gereklerini hiçbir zaman yerine getirememiştim. Kimseyle bir şey paylaşamıyordum ve bu sorunu çözmek için de hiçbir şey yapmamıştım - arkadaşlar eninde sonunda insanı terk ettiğine göre neden uğraşmalıydım ki?
            Aynı ifadeyle bana bakmaya devam etti, bir an beni tamamen anlayabildiği hissine kapıldım. Bir şey söylemek yerine yanıma geldi, boşta olan eliyle destek vermek istercesine omzuma dokundu ve ayna çerçevesinin yanına geri döndü. O an uzun paltolu bu çılgın adam arkadaşım oluvermişti.
            Ürkek adımlarla yanına gittim, elindeki minik aletin ekranına, cebinden daha önce çıkarmış olduğu kağıttaki matematiksel değerleri yazdı, kağıdı yeniden düzensizce katlayıp cebine koydu.
            "Ne yani," dedim alaycı tavrımı bir kenara bırakıp ilgilendiğimi azıcık da olsa belli eden bir  ses tonuyla; "Bu alet paralel evrenlerden birine mi gitmeni sağlayacak? Ayna çerçevesi ne işe yarıyor?"
            Gülümsedi fakat gözlerindeki hüzünlü ifade hala yerli yerindeydi.
            "Bu alet gitmek istediğim evreni oluşturan seçimlerin ve yerin koordinatlarının bir dökümü. Sonsuz sayıda paralel evren olduğu için gitmek istediğime ait olan değişkenleri yazmam çok önemli. Ayna çerçevesini ise bir metafor olarak düşün: Her paralel evren senin farklı seçimler yapmış halini yansıtır. Çerçevenin yaşının en az benim yaşım kadar olması gerekiyor, bu da doğru zamana gitmem için." Biraz dinlenip açıklamaya devam etti. "Arkadaşımla beraber kullandığımız ayna yüz on bir yaşındaydı, doğru değişkenlerle beraber istediğimiz evrene gitmemiz kolay olmuştu."
            "Peki arkadaşın neden gittiğiniz evrenden buraya geri dönemedi?" diye sordum, konunun hassasiyetini çoktan anlamıştım fakat merak duygum bir kez uyandığında böyle bir durum karşısında daha fazla soru sormamam çok zordu.
            "Bilmiyorum," dedi fısıltıyla, sanki bir sır verirmiş gibi. "Dönmek için kullandığımız çerçeve tam elli yaşındaydı. Ben dönmeyi başardım, o neden gelemedi, aklım almıyor, halbuki ondaki portal açıcı benimkinin eşi," dedi sıkıntılı bir ses tonuyla. Başka bir şey sormama fırsat vermeden elindeki aletin kırmızı yuvarlak düğmesine bastı ve ekran yanıp sönmeye başladı. Ardından en az yüz yıllık olduğunu bildiğim ayna çerçevesinin içinde renkten renge giren, kendi etrafında hızlı bir şekilde dönen bir madde oluşmaya başladı. Gözlerime inanamıyordum. Bu adam bir hokkabaz mıydı yoksa gördüklerim gerçekten yaşanıyor muydu?
            "Gidiyorum," dedi sonra bana bakarak. "Gelmek ister misin?" Sesi davetkardı, hayatım boyunca görmeyi tahmin bile edemeyeceğim bir şeyler oluyordu ve ben tüm bu olayların ortasında, uzun paltolu adamın yanında öylece duruyordum.
            "Bilmiyorum," diyebildim sonunda. Gidersem geri dönebilecek miydim? Bu adam doğruları mı söylüyordu? Paralel bir evrende ne yapardım? Acaba orada - eğer var isem - nasıl bir hayat sürüyordum? Tüm bunları merak etmek ya da kafamda kurmak için saniyeler çok yetersizdi. Gitmeye gönülsüzdüm, hem içeride bulmacayı bitirmemi bekleyen dört yaşında masum bir çocuk vardı.
            Uzun paltolu adam; "Sana bir not atarım," dedi ve elini o rengarenk maddenin içine sokmasıyla gözlerimin önünde yok olması bir oldu. Bir saniye içinde saatler geçmişti sanki, ortada ne telaşlı bir adam, ne elindeki alet, ne de o buruşuk kağıt vardı.
            Ufaklığın odadan bana ismimle seslenmesiyle irkilerek kendime geldim. Bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi o günü bulmaca çözerek geçirdim. Belki halüsinasyon görmüştüm, ya da bulmaca çözerken uyuyakalıp rüya görmüştüm, böyle şeyleri her insan yaşayabilirdi sonuçta. Kendimi bunları hatırlatıp yaşadığım ya da yaşadığımı sandığım şeyleri hiç kimseye anlatmadım. Fakat durgun ve huzurlu aklımda yeni bir soru vardı artık: Bir insan, en iyi arkadaşının peşinden evrenler arası yolculuk yapar mıydı?
            Ertesi sabahı aynı soruyu kendime sormayı bırakmaya çalışarak ve dükkanı ziyaret eden tek tük müşterilerle ilgilenerek geçirdim. Ufaklık dedesiyle, yani dükkanın sahibi olan patronumla lunaparka gitmişti; ben de kasanın arkasında oturmuş kitap okuyordum. Ortalık çok sessizdi, belki de bu yüzden üstünü önceki gece çıkmadan önce kapatmış olduğum ayna çerçevesinin önüne düşen minik kağıdın sesiyle irkilmiştim. Önceki gün uzun paltolu adamın durduğu yerde, defalarca katlanmış bir kağıt duruyordu, etrafıma bakarak aynanın yanına gittim, üstündeki eskimiş örtüyü kaldırıp çerçeveyi kontrol ettim, hatta kafamı içinden geçirip her şeyin yolunda olup olmadığını bile inceledim. Hayır, çerçeve paralel bir evrene açılmıyordu fakat kağıt besbelli oradan düşmüştü.
            Eğilip kağıdı aldım ve alelacele açıp el yazısıyla yazılmış kocaman bir paragrafla karşılaştım:
            "Sevgili yabancı kız," diye başlıyordu not. Kelimelerin üzerinden atlayarak okumaya devam ettim.
            "Endişelenme, istediğim evrenin istediğim yerine bedavaya kullanmama izin verdiğin çerçeve sayesinde ulaşabildim. Fakat kötü haberlerim var - en azından benim açımdan kötü. Arkadaşımı bulamamam bir yana, şimdi uzun uzun anlatamayacağım bir gerçeği keşfedişimle kendi evrenime geri dönmemin öyle hemen mümkün olamayacağını anlamam keyfimin kaçmasına sebep oldu. Ve senin de beni ve arkadaşımı merak etmiş olacağını düşünüp hemen mevcut durumu anlatan bir not yazıp göndermeyi uygun buldum. Arkadaşımın benimle beraber kendi evrenimize dönememesinin sebebi kullanmış olduğumuz çerçevenin onun yaşından büyük olmamasıymış - biliyorum, sana yüz on bir yaşında bir çerçeve kullandığımızı söylemiştim ve yüz on bir yaşında bir arkadaşım olması imkansız. Fakat durup sakince biraz düşünürsen benim ulaştığım sonuca sen de ulaşacaksın; o, benim karşıma portal açıcımın icat aşamasında ortaya çıkıp sorun yaşadığım yerlerde parlak ve zekice fikirleriyle bana yol göstermiş bir yabancı. Bana hiçbir zaman kimliğini, nereden geldiğini ve neden bana yardım ettiğini açıklamadı, benim ve araştırmam hakkında bir sürü şey biliyordu ve benimle karşılaşmasının tesadüf olmadığını anlayacak kadar yerindeydi aklım. Yine de şimdiye kadar gizemli varlığını çözememiştim. Bana hep nereden geldiğini sorgulamamamı tembih etmişti, öğrenmemi istemiyordu ve şimdi yüz on bir yaşındaki aynanın evrenimize dönüşte kendisi açısından sorun çıkaracağını bile bile bana bir şey söylemeyişini anlayabiliyorum. Çünkü o geçmişten gelen bir zaman yolcusu. Bizim zamanımızda yaşı bu yüzden yüz on biri geçkin ve ben onu yaşı genç bir ayna çerçevesi yüzünden kaybettim. Fakat bu yıllar bile sürse onu bulup evrenimize geri götüreceğim. Çünkü o, kendi zamanından bilmediğim fakat fedakarlık gerektirdiğini tahmin ettiğim bir sebeple benim zamanıma gelip evrenimde ben küçükken intihar eden annemi başka bir evrende bulmama yardım etti. Dünyadaki tek ve en iyi arkadaşımı bu şekilde kaybedemem. Onu bulacağım. Ve seni ziyarete beraber geleceğiz antika dükkanında çalışan sevgili arkadaşım. Güvenini boşa çıkarmak istemem. Tüm kredi kartlarımı ve paralarımı portallar yuttuğu için sana ödeme yapamayacağım, umarım beni affedersin. Kullandığım çerçeveyi satabilirsin, hiçbir tehlike arz etmiyor. Görüşmek üzere."
            Elimdeki kağıda bakakalmıştım bir şekilde dakikalarca, belki de saatlerce olduğum yerde durdum. Tanık olduklarıma, yaşadıklarıma inanamıyordum. Elbette kağıdı yırtıp atabilir, uzun paltolu adamı ve arkadaşını unutabilirdim fakat artık ikisi de hayatıma dahil olmuşlardı. Onları beklemem gerektiğini hissediyordum, en azından bir gün dükkanın kapısını bu kez sertçe değil sakince açan uzun paltolu adam ve arkadaşını göreceğim günün geleceğine inanmalıydım.
            Tüm hücrelerim huzurla kaplandı. Kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği güzel bir gerçeğin farkında olanlara has o anlamlı gülümseme yüzüme yerleşti, bunu herhangi bir aynaya bakmasam da fark edebiliyordum. İçimden evrenler arası yolculuk yapan kış görünümlü adamın arkadaşını bulmasını ve beraberce geri dönmelerini diledim ve kitabıma geri döndüm.

Diğer öyküler için tıklayın.

3 uruk-hai öldürdü:

Summer dedi ki...

tek düşünebildiğim keşke devamı olsaydı da okusaydım. Çok akıcı, çok hayalperest, çok güzel! :)

sophie dedi ki...

Çok iyi ve bence bir roman için mükemmel bir konu. Teşekkürler ve başarılar! :)

yellowsubmarine dedi ki...

melda bu okuduğum en tatlı öykülerden olmuş. ellerine sağlık bi de tabi ki o yazarlara özgü hayal gücüne sağlık. keşke devamı da olsaydı :)