Çarşamba, Aralık 24, 2014

2014 Kitapları/Filmleri/Dizileri

Kitap

Goodreads'e göre şimdilik 95 kitap okumuşum, geçen yılki sayıyı geçmişim, 100'e bir türlü varamadım. 2015 Goodreads Reading Challenge için büyük ihtimalle 90 diyeceğim.

The Sweetness at the Bottom of the Pie (Alan Bradley): Bu seriyle Domingo sayesinde tanıştım. Domingo sevgimi daha önce de dile getirmiştim, adamların yayımladığı bütün kitaplar güzel. İsmi ilgimi çekmişti öncelikle, Türkçe'ye; "Bir Tuhaf Turta Vakası" olarak çevrilmiş ki bence orijinal isminden daha güzel. :) Polisiye bir roman, Flavia de Luce adında, yanılmıyorsam 11 yaşında bir çocuğun çözdüğü olayları anlatıyor serideki kitaplar. İlkini Türkçe okudum fakat serinin diğer kitapları sanırım çevrilmeyecek - en azından Domingo tarafından. Ben de ikincisini İngilizce'sinden okudum. Harika kitaplar, polisiye sevenler kaçırmasın.

Büyücüler (Lev Grossman): Ne diyebilirim ki, tek kelimeyle harika bir kitap. Bir yerlerde, "Yetişkinler için Hogwarts" diye yorumlamışlardı yanlış hatırlamıyorsam, ki aynen öyle. İkinci kitap da yakın zamanda Türkçe'ye çevrildi, okumak için sabırsızlanıyorum!

Berlinli Apartmanı (Yaprak Öz): Yitik Ülke Yayınları'ndan bir polisiye. O kadar tatlı bir kitaptı ki anlatamam.

Uzun Dünya (Terry Pratchett & Stephen Baxter): Harika. Terry Pratchett zaten olağanüstü bir adam, onu geç kalıp bu yıl keşfetmiş olsam da hemen bu seriye ve Diskdünya serisine başladım. Bu serinin ikincisinin İngilizcesini dayanamayıp satın aldım, 2015'te okunacaklar listemde duruyor.

2001: Bir Uzay Efsanesi (Arthur C. Clarke): Muhteşem. Filmini en kısa zamanda izleyip açığı kapatmam lazım.

Hollow City (Ransom Riggs): Miss Peregrine's Peculiar Children kitabının devamı, serinin ikincisi. İlkini çok sevmemiştim fakat bu kitap çok çok daha iyiydi. Üçüncüyü dört gözle bekliyorum.

Kader Bozucu (Gündüz Öğüt): Mavi Sanat Roman Atölyesi'ndeki hocalarımdan birinin öykü kitabı, satışa çıkar çıkmaz alıp bir günde bitirdim. Enfes fantastik öyküler. Öykü sevenler okumalı!

Doctor Who: Shada (Gareth Roberts): Tek bir şey diyeceğim: Allons-y!

Maximilian Ponder'ın Muteber Beyni (John Ironmonger): Yine isminden ötürü satın aldığım bir kitap, bir de kapağı çok başarılıydı ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çok ilginç bir konusu var, okumaya başladığınızda sizi esir alıyor resmen.

Jessie Lamb'in Vasiyeti (Jane Rogers): Bu kitaptan hiçbir beklentim yoktu aslında, romance'e kaçarmış gibi duruyordu kapağından ve isminden ötürü. Alakası yokmuş, ödülünü de sonuna kadar hak etmiş. 

Günlükler (Sylvia Plath): "Bedenimin hayatta kalması için ekmek ne ise, mağrur ruh sağlığım için de yazmak odur."

Sherlock Holmes ve Ölülerin Bilgeliği (Rodolfo Martinez): Sherlock Holmes öyküleri yazan yazarlardan hiç haz etmem ama bu adam harika! Bütün SH kitaplarını okumak istiyorum!

Hannibal (Thomas Harris): En sevdiğim villain'a yazılabilecek en iyi kitap. Çoğu insan çok beğenmemiş olsa da ben bayıldım.

Yaşlı Adamın Savaşı (John Scalzi): Mükemmel bir bilim kurgu. İkinci kitap dört gözle okunmayı bekliyor.

Yaylı Bacak Jack (Mark Hodder): Cambridge'te okuduğum ilk kitaptı, yine isminden ötürü almıştım, ve bayıldım, bayıldım, bayıldım; seriymiş, diğer kitaplar çevrilecek mi bilmiyorum ama çevrilmese de alıp okuyacağım. İnanılmaz güzeldi.

The Brief Wondrous Life of Oscar Wao (Junot Diaz): Patterns of Story dersimde sunumunu yaptığım kitap olduğu için aceleyle okudum, fakat Doctor Who ve Tolkien göndermeleri beni bitirdi. Çok tatlıydı.

Eleven Doctors, Eleven Stories: Burada tekrar Allons-y diyoruz.

The Adventures of Tom Bombadil (J R. R. TOLKIEN): Fantastik edebiyatın tanrısından mükemmel bir kitap daha. Gördüğüm andan beri almayı çok istemiştim, bekleyemedim, aldım ve başladığım gibi bitirdim. <3

Johnny Panic and the Bible of Dreams (Sylvia Plath): Bu kadın kendini yazmak konusunda nasıl yetersiz görüyormuş anlamıyorum, öyküleri şiirleri kadar müthiş.

The Martian (Andy Weir): Bu kitabı muhtemelen her yerde görmüşsünüzdür. Görün zaten, çünkü çok iyi bir kitap. Bu yıl okuduğum en iyi kitap diyemem ama bu yıl çıkmış en iyi kitap olabilir (Ki zaten Goodreads okurları bilim kurgu dalında öyle dedi :p).

Film





Die Tür: Mads Mikkelsen filmlerinden, harikaydı, mutlaka izleyin.

Rec: Korku filmi arıyorsanız bu filmi (hatta devam filmlerini de) izleyin. 

Gone Girl: Bu yıl izlediğim en iyi filmlerden.

Interstellar: Sinemada izleyince film bittiğinde bir süre olduğunuz yerde oturup kalıyorsunuz. Harika bir bilim kurgu.

The Hunger Games: Mockingjay Part I: "Are you, are you coming to the tree". Son zaman distopyalarının en iyisi (açık ara farkla). Diğerleri hep (Maze Runner dışında) taklit ya da zayıf. 

The Hobbit: The Battle of the Five Armies: Şuradan gidelim, biraz ağlayalım.

Dizi

Black Mirror Christmas bölümüyle harika bir geri dönüş yaptı. Onun dışında bu yıl Friends'e başladım, arkadaşlarımın dedikleri kadar varmış, HIMYM gitsin kendini atsın bir yerlerden. Friends izledikten sonra HIMYM çok boş beleş geliyor insana. Sonuna kadar izleyenlere acıyorum.

Walking Dead'e eskisi kadar tutkun değilim, sıkılmaya başladım artık, beni şaşırtan hiçbir şey olmuyor (Son bölümdeki malum olay dışında). Alışkanlık gereği izliyorum.

Buraya her hafta gelip yazdığımdan anlayacağınız üzre, Hannibal'a tapmaktayım. Daha fazlasını söylememe gerek yok. Hayır var: Mads Mikkelsen. Başlamadıysanız lütfen burada saçma sapan şeyler okumayınız, gidip hemen başlayınız!

Sanırım bu yıl izledim, Lost'u hayatım boyunca unutamam. Finali çok kötüydü diyenler saçmalıyor, kale almıyorum, muhteşem diziymiş.

Elementary girdi hayatıma bu yıl, ilk başlarda önyargılı olsam da çok sevdim, sadece Moriarty olayı ve sezon finalleri çok kötü. Öyle çuvallamayı nasıl beceriyorlar anlamıyorum. Bu arada Sherlock'u da allah kahretsin, 3 bölüm için 2 yıl bekletenler allahlarından bulsun.

Six Feet Under'ı bitirdim bir de, dedikleri kadar güzel diziymiş, özellikle final bölümü çok başarılı.

Fringe'i hala çok özlüyorum...

Grimm'e bayılıyorum ve bu diziyi izlemeyen insan sayısı o kadar çok ki, hepinizin kafasını duvarlara çarpmak istiyorum! Bu güzellikten mahrum kalamazsınız!

American Horror Story'ye diyeceğim hiçbir şey yok, bu sezon iyice uçtular. İlk sezondan sonraki favori sezonum Freak Show kesinlikle.

Under the Dome'un 2. sezonu ilkinden çok daha iyiydi, gün bile sayamıyoruz çok ara veriyorsunuz, bıktık bu huylarınızdan.

The 100'ın ilk sezonu oldukça iyiydi fakat ikinci sezonun özellikle son kısımları beni pek sarmıyor.

Orphan Black! Hastasıyım!

The Strain, ah The Strain... Bu yıl izlediğim en iyi dizi (Fargo ile birlikte, onu da burada anayım, hatta şunu da kocaman harflerle yazayım: MARTIN FREEMAN.). Kitabını edindim, en kısa zamanda okuyacağım. Muhteşem bir dizi, muhteşemlikten ölüyor, niye çabucak bitiyor bu güzel dizilerin sezonları. :(

Bu yılki hayal kırıklıklarım; Gracepoint, Bones, The Escape Artist, The Fall, Downton Abbey (Neden sıkıldım bu diziden ben de bilmiyorum, ama bırakacak kadar sıkıldım), Bates Motel.

Doctor Who her zamanki gibi inanılmaz güzel, Capaldi'ye hayranım, modern seriden en sevdiğim Doktor olma şerefine erişti. <3 Capaldi'ye olmamış diyen de blog'umdan şu an çıkıp gitsin. Tahammülüm yok.

*

Size bu şarkıyı bırakıp gidiyorum, sevgilerimle. <3

Salı, Aralık 02, 2014

The Hobbit World Premiere: One Last Time

Size bu yazıyı I See Fire dinleyerek ve ağlayarak yazıyorum.


World Premiere'inin Londra'da olacağını öğrendiğimiz dakikadan itibaren; "Evet, gidiyoruz" demeye ve kendimizi işin heyecanına kaptırmaya başlamıştık. Normalde, o gün sabahtan gidip akşam dönecektik. Fakat sadece 1500 adet bilekliğin önceki gün dağıtılacağını ve bilekliği olmayanların alana alınıp alınmayacağının belli olmadığını öğrenince, son bir kez, son bir kez bir fedakarlık yapıp önceden gidelim, ne olursa olsun o gece Londra'da kalıp sabah alana içimiz rahat gidelim dedik. İyi ki öyle demişiz.

Christina'yla beraber her şeyi ayarladık, pazar sabahı 9'da yola çıktık. Normalde bileklikler 12'den sonra, Leicester Square'de dağıtılacaktı fakat biz 11.20 civarlarında oraya vardığımızda sıra çoktan oluşmuş, bileklikler dağıtılmaya başlanmıştı, haliyle üzüldük, ya bize sıra geldiğinde bileklikler biter de alamazsak gibi olumsuz düşünmeye başladık. Fakat yine de benim içimden bir ses her şey yolunda gidecek diyordu, çünkü ilk kez ve son kez bir Orta-dünya premiere'i yanıbaşımda gerçekleşecekti, aksilik çıkamazdı, çıkmamalıydı.

Çıkmadı da. Sırada beklerken yanımıza Fransız bir kız geldi valiziyle. "Yanınızda durabilir miyim?" dedi, Christina'ya şöyle bir baktım, "Bilmiyorum, durabilirsin sanırım," dedim, o sırada muhabbet etmeye başladık. Paris'ten sırf bunun için gelmişti, hatta yeni gelmişti. Dünyanın her ülkesinden ne kadar çok insanın Orta-dünya'yı böylesine sevdiğini tekrar görünce içim cız etti. Son bir kez, son bir kez.

Sıra nihayet bize geldiğinde daha çok bileklik vardı, dolayısıyla biz de üzerinde 967, 968, 969 yazan bilekliklerimizi aldık, neşeyle oradan oraya yürüdük ne yapacağımızı bilemeyerek. Sonra beraber bir öğle yemeği yiyelim dedik çünkü 11 çayını kaçırmıştık (Bir süredir hobbit gibi yaşamaya çalışıyoruz). Güzel bir yere oturduk, sohbetimiz de aldı başını gitti. Dünyanın farklı yerlerinden Tolkien aşıklarıyla sohbet etmek o kadar güzel ki.

Burada araya müzik giriyor, çünkü baya baya ağlıyorum.
And if we should die tonight, we should all die together -

Of. Neyse, daha sonra Fransızla yollarımız ayrıldı, o arkadaşıyla buluşmaya gitti, biz de Baker Street'e ve Madame Tussauds'a doğru yola çıktık. Bunlar hep başka bir Cambridge Günlüğü yazısı konusu.

***

Ertesi gün saat 8'de Christina da ben de ayaktaydık, hemen hazırlanıp yola çıktık, ve iki gün boyunca metroda yönümüzü kestirmeye çalışmaktan helak olduk, bu kadar büyük ve kalabalık şehir mi olur arkadaşlar, çok seviyorum ama orada hayatımın sonuna kadar yaşayamam sanırım. Leicester Square'in Costa'sında kahvaltımızı yaptık, kahvemizi içtik, o sırada arka masamızdaki Almanlardan birinin elf kulağıyla uğraştığını gördük, aklıma hemen Gamze geldi. :) Hatta fotoğrafını çekip ona da gönderdim. En güzel anlardan biri buydu sanırım. Sadece o gün için Orta-dünyalılaşmak. Son bir kez.

Dışarıda çalışmalar devam ediyordu, biz de neler oluyor bir bakmak için saat 9.30'da Costa'dan ayrıldık. Bir kuyruğa denk geldik o sırada, bilekliklerimize bakıp; "Siz diğer taraftasınız," dediler, hemen karşı taraftaki kuyruğa geçtik. Orada sevgili Fransız arkadaşımızı gördük, bilekliklerimizdeki sayılar art arda olduğu için onun yanına geçtik. O sırada Lady Galadriel geldi...


O kadar güzel, o kadar tatlı bir insandı ki. Hemen aramıza aldık onu, sürekli; "Üşümüyor musun böyle, üstüne bir şeyler verelim mi?" diyen bize katlandı, fotoğraf çekilmek isteyenlere hiç bıkmadan poz verdi, konuşmak isteyen herkesle konuştu. Hatta annesiyle gezen ve Hobbit'in ne olduğunu bile muhtemelen bilmeyen küçücük bir kız çocuğu, durup onu izlemek istemiş, prenses sanmış. Böyle bir tatlılık var mı?


Fransızımızın iki İspanyol arkadaşıyla tanıştık sonra. 6 saat ayakta, bir kuyrukta bekletilince sohbet çok değerli oluyor. Sırf çantalarımızı yere koyup üstlerine bağdaş kurarak oturup sohbet ettik o 6 saat boyunca. Herkes, ama herkes Tolkien aşığıydı, herkes öncelikle o güzel adama tapıyordu, herkes kitapları ya çocukluğunda ya da LOTR'dan sonra okumuş, hatta hatmetmişti, sürekli replikler üzerinden konuştuk, bir ara LOTR'un giriş kısmını ezberden okudum, beni dinlediler, çünkü onlar da Orta-dünya'yla ilgili her şeyi çok seviyorlardı, çünkü onlar da sadece bir film için değil, Tolkien'ın Orta-dünyasına yeniden gidebilmek için oradalardı. Son bir kez.

Ve sonra, cennete gittik... Sanırım en az yarım saat boyunca da oradaydık. Cennetimiz:

video

Sırt çantamın üzerinde otururken, ellerim titreyerek kindle'ımı tutmaya çalıştım ve kitap okudum... Hiç unutmayacağım.

Altı saatlik bekleyişin sonunda herkesi içeri almaya başladılar. İçeri girerken, yerimize giderken sürekli; "Bu gerçekten oluyor, bu gerçekten oluyor" demekten kendimi alamadım. Orta-dünya'nın son filminin premiere'indeydim ve birkaç saat sonra her şey başlayacaktı. Hislerimi anlatabileceğim bir sözcük yok.

Daha fazla yazamıyorum, gözlerim acıyor. Röportaj yapılırken PJ'in ağzından; "Bu son değil" cümlesini duymayı çok istedim, olmadı. Her ne kadar ona çok sinirli olsam da (yaptığı tüm değişiklikler için, Tom Bombadil için, Tauriel için) en nihayetinde Orta-dünya'yı kitap sayfalarından beyazperdeye taşımak gerçekten yürek ister, bunu herkes yapamazdı, Peter Jackson adında bir adam yaptı. Şimdilik son bir kez yaptı ama belli olmaz, belki başka biri Silmarillion'ı çeker. Bilemeyiz. Belki 50 yaşına gelmiş oluruz o zaman, her gün kapımızın önüne çıkıp Gandalf geliyor mu diye bakıyor falan oluruz. Kim bilir. Belki bu son bir kez değildir.

Tüm bunları mümkün kılan adam, o taptığım, çok sevdiğim, hiçbir "yazar" ile karşılaştıramadığım, o fantastik edebiyatın tanrısı olan adam. Dün gece herkese; "Keşke Tolkien şu an burada olabilseydi," dedim, herkesin gözleri doldu, çünkü o olmasaydı hayatımızın geri kalanını geçirmek istediğimiz tek yer olan Orta-dünya asla var olmamış olacaktı. Düşüncesi bile ürpertiyor insanı. İyi ki doğmuşsun, iyi ki kendini yazmaya, Orta-dünya'na adamışsın; iyi ki vardın taptığım adam.

Pazartesi, Eylül 01, 2014

Ölümsüz Öyküler 2014 Kısa Öykü Yarışması'nda mansiyon alan öyküm: "Ayna"

             Uzun paltolu adam kapıyı sertçe açtığında arka odada Penny ile bulmaca çözüyorduk. Sonbaharın ruh halimiz üzerinde bırakmakta ısrarcı olduğu gelgitlerle boğuştuğumuz dönemlerdi, kesin olarak konuşmam gerekirse Ekim'in 14'üydü. O gün, hayatımdan uzun zamandır olmadığım kadar memnundum fakat telaşı tavırlarından belli olan adam beni birkaç günlüğüne hayatımdan çekip çıkarmıştı.
            Penny'yi, yaklaşık iki yıldır çalışmakta olduğum antika dükkanının arka odasında bulmaca sayfalarıyla baş başa bırakıp içeri koştum. Adam soluk soluğaydı, kendine gelmesi için bir bardak su vermeyi teklif edecektim fakat beni konuşturmadı bile. Bir antika dükkanına nasıl bir acil durumda gidilirdi ki?
            "Yardım," diyebildi kısık sesle, gerisini getiremedi.
            "Ne arıyordunuz?" diye sordum çekinerek, bir yandan da kütüphanenin önündeki tahta sandalyelerden birini getirip adamın yanına koydum ve oturmasını işaret ettim, en azından bunu yapabilmiştim.
            "Kırk yedi yaşından büyük, antika bir ayna çerçevesi arıyorum," dedi bir çırpıda, önce söylediklerini algılayamadım. Bir ayna çerçevesinin kırk yedi yaşından büyük olması da ne demek oluyordu?
            Çok fazla çerçevemiz yok fakat size - " diyerek dükkandaki çerçeveleri gösterecektim ki adam bir el hareketiyle sözümü kesti. Diğer eliyle paltosunun cebinden dört beş kez katlanmış bir kağıt çıkardı.
            "Bana tam olarak yaşını bildiğiniz ayna çerçevelerinden biri lazım. Mutlaka kırk yedi yaşından büyük olması gerekiyor. Bunu kesin olarak bilmeliyim yoksa hiçbir işe yaramaz."
            Hava, kıyafetine hiç uygun değildi, bir an bir şizofreni hastasıyla karşı karşıya olduğumdan şüphelensem de bozuntuya vermedim. Ayna çerçevelerimizin en az yüz yıllık olduğunu biliyordum ve şayet bu adamdan kurtulmama yarayacak ise istediğini ona istediği fiyata verebilirdim.
            "Bütün çerçevelerimiz yüz yaşından büyük, hepsi burada," dedim yerdeki kutuların yanından geçip birinin üstündeki örtüyü kaldırarak. "Modeli nasıl - "
            "Model, büyüklük ya da başka bir şey önemli değil hanımefendi, satın almayacağım, sadece burada o ayna çerçevesiyle on beş dakikalık bir işim olacak ve ödeme yapamayacağım çünkü üzerimdeki bütün kartları paralel evrenlerin birinden geçerken kaybettim. Allahın belası portallar her seferinde kredi kartlarımı yutuyorlar."
            Afallamıştım, çok kötü bir eşek şakasının kurbanı olduğumu düşünerek savunmaya geçtim. "Dalga geçmeniz hiç hoş değil beyefendi. Çerçeve istiyorsanız parasını ödeyip alabilir, istediğinizi evinizde yapabilirsiniz. Yoksa dükkanı terk etmenizi istemek zorundayım." Sesim gereğinden sert çıkmıştı belki fakat umurumda değildi, kaçık bir müşteriyle bir olacak halim yoktu.
            Kış görünümlü adam paltosunun cebinden çıkarmış olduğu buruşuk kağıdı bana göstererek; "Doğru koordinatlar ve parametrelerin hepsi burada yazılı, portal açıcım gayet iyi çalışıyor," dedi fakat yüzümdeki ifadenin değişmediğini görünce iç çekip oldukça ciddi bir ifadeyle; "Beni zor kullanmaya mecbur etmenizi istemiyorum," dedi. "Yapmak istediğim tek şey antika çerçevelerinizden birini kullanmak, hepsi bu. Gözünüzün önünde yapacağım bunu. Tabii isterseniz bana yardım etmeyi de deneyebilirsiniz, sonuçta her gün sizi paralel evrenlerden birine götürebilecek bir yabancıyla karşılaşamazsınız."
            Bu adamın niyeti her ne idiyse anlamak istemiyordum fakat rolünü çok iyi oynadığını söylemeliydim. Anlattığı şeyler çılgıncaydı! Elbette bilime gözlerini kapamış biri değildim, paralel evrenlerin ne anlama geldiğini ve mümkünlüğünü tartışamazdım fakat bu konuda bir Walter Bishop değildim.
            "Öyleyse ne istiyorsanız yapın. Ayna çerçevesi burada. Bir deliyle uğraşmak istemiyorum ve ilgilenmem gereken küçük bir çocuk var," diyerek kollarımı bağladım ve adamın ne yapacağını merak ederek kasanın arkasına geçtim. Adam önce hiç kıpırdamadı, söylediklerimi tartıyor gibiydi, sonra hızla yine paltosunun cebinden kronometreye benzer, avucunun içinde kaybolan bir alet çıkardı. Ardından dönüp bana baktı ve; "Muhtemelen neden bu sıcakta palto giydiğimi merak etmişsinizdir," dedi sanki halindeki en anormal ayrıntı kıyafetleriymiş gibi. "Geldiğim yerde hava çok soğuktu, bu şekilde bile çok üşüdüm." İç çektikten sonra konuşmasına aynı ses tonuyla devam etti. "Çoğu şeye inanmamayı tercih etmek daha kolay, böylece araştırmadan fikir beyan etmiş oluyorsunuz. Halbuki evren ucu bucağı olmayan bir okyanus gibi! Bundan faydalanmalıyız."
            Ayna çerçevelerinden birini kendine doğru çekerek diğerlerinden ayırdı ve elindeki kronometreye benzer küçük aletin üzerindeki düğmelere basmaya başladı.
            "Paralel evrenlerin varlığı çok da şaşırtıcı bir şey değil, onlar temel olarak her seçimin farklı bir yol çizmesi demek. Önemli olan doğru paralel evrenin doğru zamanına gidebilmek! İşte koordinatlar, parametreler ve olasılık hesaplarım bu yüzden çok önemli. Bazı girdileri yanlış girdiğim anda çok daha farklı bir evrende bulabilirim kendimi. Şu an ise gitmem gereken tek bir yer var. Arkadaşımı geride bıraktığım evren."
            "Ayna çerçevesini arkadaşınızı geri getirmek için mi kullanacaksınız?" diye sordum alaycı bir ifadeyle, bu adam çok büyük bir ihtimalle kaçık bir bilim adamıydı ve bir antika dükkanında böyle birine rast gelebilmek de benim harikulade şansımın eseriydi.
            Soruma tepkisi, alaycı ifademi bir anda yüzümden sildi; elindeki aletle uğraşmayı bırakıp hüzünlü gözlerle birkaç saniye hiçbir şey söylemeden bana baktı.
            "En iyi arkadaşın başka bir evrende kısılıp kalsaydı ne yapardın?" diye sordu. Sesi buğuluydu, dayanamayıp ağlayacağını sandım. En iyi arkadaş kelimelerini farklı bir ses tonuyla söylemişti fakat bilmediği bir şey vardı; benim bu konu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
            "Benim arkadaşım falan yok," dedim sinirle. İnsanlarla iletişimim oldukça iyi olmasına rağmen arkadaş olmanın gereklerini hiçbir zaman yerine getirememiştim. Kimseyle bir şey paylaşamıyordum ve bu sorunu çözmek için de hiçbir şey yapmamıştım - arkadaşlar eninde sonunda insanı terk ettiğine göre neden uğraşmalıydım ki?
            Aynı ifadeyle bana bakmaya devam etti, bir an beni tamamen anlayabildiği hissine kapıldım. Bir şey söylemek yerine yanıma geldi, boşta olan eliyle destek vermek istercesine omzuma dokundu ve ayna çerçevesinin yanına geri döndü. O an uzun paltolu bu çılgın adam arkadaşım oluvermişti.
            Ürkek adımlarla yanına gittim, elindeki minik aletin ekranına, cebinden daha önce çıkarmış olduğu kağıttaki matematiksel değerleri yazdı, kağıdı yeniden düzensizce katlayıp cebine koydu.
            "Ne yani," dedim alaycı tavrımı bir kenara bırakıp ilgilendiğimi azıcık da olsa belli eden bir  ses tonuyla; "Bu alet paralel evrenlerden birine mi gitmeni sağlayacak? Ayna çerçevesi ne işe yarıyor?"
            Gülümsedi fakat gözlerindeki hüzünlü ifade hala yerli yerindeydi.
            "Bu alet gitmek istediğim evreni oluşturan seçimlerin ve yerin koordinatlarının bir dökümü. Sonsuz sayıda paralel evren olduğu için gitmek istediğime ait olan değişkenleri yazmam çok önemli. Ayna çerçevesini ise bir metafor olarak düşün: Her paralel evren senin farklı seçimler yapmış halini yansıtır. Çerçevenin yaşının en az benim yaşım kadar olması gerekiyor, bu da doğru zamana gitmem için." Biraz dinlenip açıklamaya devam etti. "Arkadaşımla beraber kullandığımız ayna yüz on bir yaşındaydı, doğru değişkenlerle beraber istediğimiz evrene gitmemiz kolay olmuştu."
            "Peki arkadaşın neden gittiğiniz evrenden buraya geri dönemedi?" diye sordum, konunun hassasiyetini çoktan anlamıştım fakat merak duygum bir kez uyandığında böyle bir durum karşısında daha fazla soru sormamam çok zordu.
            "Bilmiyorum," dedi fısıltıyla, sanki bir sır verirmiş gibi. "Dönmek için kullandığımız çerçeve tam elli yaşındaydı. Ben dönmeyi başardım, o neden gelemedi, aklım almıyor, halbuki ondaki portal açıcı benimkinin eşi," dedi sıkıntılı bir ses tonuyla. Başka bir şey sormama fırsat vermeden elindeki aletin kırmızı yuvarlak düğmesine bastı ve ekran yanıp sönmeye başladı. Ardından en az yüz yıllık olduğunu bildiğim ayna çerçevesinin içinde renkten renge giren, kendi etrafında hızlı bir şekilde dönen bir madde oluşmaya başladı. Gözlerime inanamıyordum. Bu adam bir hokkabaz mıydı yoksa gördüklerim gerçekten yaşanıyor muydu?
            "Gidiyorum," dedi sonra bana bakarak. "Gelmek ister misin?" Sesi davetkardı, hayatım boyunca görmeyi tahmin bile edemeyeceğim bir şeyler oluyordu ve ben tüm bu olayların ortasında, uzun paltolu adamın yanında öylece duruyordum.
            "Bilmiyorum," diyebildim sonunda. Gidersem geri dönebilecek miydim? Bu adam doğruları mı söylüyordu? Paralel bir evrende ne yapardım? Acaba orada - eğer var isem - nasıl bir hayat sürüyordum? Tüm bunları merak etmek ya da kafamda kurmak için saniyeler çok yetersizdi. Gitmeye gönülsüzdüm, hem içeride bulmacayı bitirmemi bekleyen dört yaşında masum bir çocuk vardı.
            Uzun paltolu adam; "Sana bir not atarım," dedi ve elini o rengarenk maddenin içine sokmasıyla gözlerimin önünde yok olması bir oldu. Bir saniye içinde saatler geçmişti sanki, ortada ne telaşlı bir adam, ne elindeki alet, ne de o buruşuk kağıt vardı.
            Ufaklığın odadan bana ismimle seslenmesiyle irkilerek kendime geldim. Bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi o günü bulmaca çözerek geçirdim. Belki halüsinasyon görmüştüm, ya da bulmaca çözerken uyuyakalıp rüya görmüştüm, böyle şeyleri her insan yaşayabilirdi sonuçta. Kendimi bunları hatırlatıp yaşadığım ya da yaşadığımı sandığım şeyleri hiç kimseye anlatmadım. Fakat durgun ve huzurlu aklımda yeni bir soru vardı artık: Bir insan, en iyi arkadaşının peşinden evrenler arası yolculuk yapar mıydı?
            Ertesi sabahı aynı soruyu kendime sormayı bırakmaya çalışarak ve dükkanı ziyaret eden tek tük müşterilerle ilgilenerek geçirdim. Ufaklık dedesiyle, yani dükkanın sahibi olan patronumla lunaparka gitmişti; ben de kasanın arkasında oturmuş kitap okuyordum. Ortalık çok sessizdi, belki de bu yüzden üstünü önceki gece çıkmadan önce kapatmış olduğum ayna çerçevesinin önüne düşen minik kağıdın sesiyle irkilmiştim. Önceki gün uzun paltolu adamın durduğu yerde, defalarca katlanmış bir kağıt duruyordu, etrafıma bakarak aynanın yanına gittim, üstündeki eskimiş örtüyü kaldırıp çerçeveyi kontrol ettim, hatta kafamı içinden geçirip her şeyin yolunda olup olmadığını bile inceledim. Hayır, çerçeve paralel bir evrene açılmıyordu fakat kağıt besbelli oradan düşmüştü.
            Eğilip kağıdı aldım ve alelacele açıp el yazısıyla yazılmış kocaman bir paragrafla karşılaştım:
            "Sevgili yabancı kız," diye başlıyordu not. Kelimelerin üzerinden atlayarak okumaya devam ettim.
            "Endişelenme, istediğim evrenin istediğim yerine bedavaya kullanmama izin verdiğin çerçeve sayesinde ulaşabildim. Fakat kötü haberlerim var - en azından benim açımdan kötü. Arkadaşımı bulamamam bir yana, şimdi uzun uzun anlatamayacağım bir gerçeği keşfedişimle kendi evrenime geri dönmemin öyle hemen mümkün olamayacağını anlamam keyfimin kaçmasına sebep oldu. Ve senin de beni ve arkadaşımı merak etmiş olacağını düşünüp hemen mevcut durumu anlatan bir not yazıp göndermeyi uygun buldum. Arkadaşımın benimle beraber kendi evrenimize dönememesinin sebebi kullanmış olduğumuz çerçevenin onun yaşından büyük olmamasıymış - biliyorum, sana yüz on bir yaşında bir çerçeve kullandığımızı söylemiştim ve yüz on bir yaşında bir arkadaşım olması imkansız. Fakat durup sakince biraz düşünürsen benim ulaştığım sonuca sen de ulaşacaksın; o, benim karşıma portal açıcımın icat aşamasında ortaya çıkıp sorun yaşadığım yerlerde parlak ve zekice fikirleriyle bana yol göstermiş bir yabancı. Bana hiçbir zaman kimliğini, nereden geldiğini ve neden bana yardım ettiğini açıklamadı, benim ve araştırmam hakkında bir sürü şey biliyordu ve benimle karşılaşmasının tesadüf olmadığını anlayacak kadar yerindeydi aklım. Yine de şimdiye kadar gizemli varlığını çözememiştim. Bana hep nereden geldiğini sorgulamamamı tembih etmişti, öğrenmemi istemiyordu ve şimdi yüz on bir yaşındaki aynanın evrenimize dönüşte kendisi açısından sorun çıkaracağını bile bile bana bir şey söylemeyişini anlayabiliyorum. Çünkü o geçmişten gelen bir zaman yolcusu. Bizim zamanımızda yaşı bu yüzden yüz on biri geçkin ve ben onu yaşı genç bir ayna çerçevesi yüzünden kaybettim. Fakat bu yıllar bile sürse onu bulup evrenimize geri götüreceğim. Çünkü o, kendi zamanından bilmediğim fakat fedakarlık gerektirdiğini tahmin ettiğim bir sebeple benim zamanıma gelip evrenimde ben küçükken intihar eden annemi başka bir evrende bulmama yardım etti. Dünyadaki tek ve en iyi arkadaşımı bu şekilde kaybedemem. Onu bulacağım. Ve seni ziyarete beraber geleceğiz antika dükkanında çalışan sevgili arkadaşım. Güvenini boşa çıkarmak istemem. Tüm kredi kartlarımı ve paralarımı portallar yuttuğu için sana ödeme yapamayacağım, umarım beni affedersin. Kullandığım çerçeveyi satabilirsin, hiçbir tehlike arz etmiyor. Görüşmek üzere."
            Elimdeki kağıda bakakalmıştım bir şekilde dakikalarca, belki de saatlerce olduğum yerde durdum. Tanık olduklarıma, yaşadıklarıma inanamıyordum. Elbette kağıdı yırtıp atabilir, uzun paltolu adamı ve arkadaşını unutabilirdim fakat artık ikisi de hayatıma dahil olmuşlardı. Onları beklemem gerektiğini hissediyordum, en azından bir gün dükkanın kapısını bu kez sertçe değil sakince açan uzun paltolu adam ve arkadaşını göreceğim günün geleceğine inanmalıydım.
            Tüm hücrelerim huzurla kaplandı. Kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği güzel bir gerçeğin farkında olanlara has o anlamlı gülümseme yüzüme yerleşti, bunu herhangi bir aynaya bakmasam da fark edebiliyordum. İçimden evrenler arası yolculuk yapan kış görünümlü adamın arkadaşını bulmasını ve beraberce geri dönmelerini diledim ve kitabıma geri döndüm.

Diğer öyküler için tıklayın.

Salı, Temmuz 29, 2014

Çirkin bir kadın olmakla alakalı cilt cilt roman yazarım ben, sen ne diyorsun?

Kasım 12'de 25'imi doldurmuş olacağım, yazarım (?), üniversite mezunu olmak üzereyim, bekarım, sevgilim yok.
Buraya kadar tamam.
Fakat ben yaklaşık 25 senedir çeşitli güzel kadınların çeşitli zaman ve çeşitli yerlerde çirkin kadın kontenjanını doldurarak yancılıklarını yapıyorum.
"Evet ya, anlıyorum seni" diyor olabilirsiniz ya şu an, yalan, bu yancılığı bu dünyada en çok ben yaptım.
"Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır" lafı da yalan, bal gibi çirkin kadın var işte, e ben yaşıyorum ya o çirkinliğin sonuçlarını, uyduracak değilim herhalde.
Çirkin kadın zekiyse kaliteli arkadaş olur, komikse iyi kanka olur, eğlenceliyse iyi yoldaş olur, muhabbeti derinse dert ortağı olur; her şey olur çirkin kadından.
Ama çirkin kadına aşık olunmaz, çirkin kadın sevilmez. 
İnsanın doğasına aykırı bir kere. "Güzele bakmak sevaptır" diye bir söz yok mu zaten? Kedinin, köpeğin bile güzelini severiz biz. Semtin, şehrin, ülkenin, her şeyin güzeline meylederiz; insanın da güzelini seveceğiz tabii. 
Biz her şeyin güzeline layığız!
Güzelsen bu dünyada her şey kolaydır, her şeyi önüne sererler, üç beş göz süzersin aşık olurlar falan. Sen en fazla "güzel değil ama sempatik"lerden olursun, o da şanslıysan. Bazen o bile olmaz. Hoşuna giden adam ya senden hiçbir zaman hoşlanmaz ya da gruptaki güzel kadınlardan biriyle ilgilenir, sonuçta yalnız kalan hep sen olursun.
Ha sonra yalnızlığınla arkadaş olur ondan da memnun olursun, o ayrı; oturur yazar çizersin, okursun izlersin, sonra çok sevdiğin güzel arkadaşlarından biri seni başkalarına anlatırken; "Onun bilmediği film/dizi/kitap yoktur" der, mutlu olursun; bazen "Kırmızı bir at çizerdim, kırmızı bir at, bak bu da kafası". 
İçinden ne zaman bir şeyler dökülse parmaklarından klavyeye, bir yerlerde hep Yasemin Mori geçer, Thom Yorke geçer, Thom Yorke deyince de aklına hep o konserde şarkı sözünü değiştirip: "I want a perfect body, so I could look good next to you" deyişi gelmez mi, tabii ki gelir, ah o çirkin ama yetenekli adamlar, ah o çirkin ama yetenekli kadınlar. Yeteneğin güzelleştirdiği adamlar ve kadınlar. 
Biz yarışmayız, yenilmeyiz, sizle oynamayız, biz neysek oyuz, biz çirkiniz. Biz sevilmeyenleriz, biz aşık olunmayanlarız. 
Alın BU da şarkı.

Cumartesi, Mart 01, 2014

Hannibal / Kaiseki

Şu anda buraya, bu sabaha karşı 5'te uyanıp Avrupa'nın dört bir yanında yaşayan stream arkadaşlarımla beraber çıldıra çıldıra Hannibal'ın ikinci sezonunun ilk bölümünü izlemekten büyük keyif aldığımı, aynı zamanda böyle dizi, film, kitap heyecanlarının bana çok iyi gelmekte olduğunu ve hep de böyle olacağından emin olduğumu söylemek için geldim. İnanın sonradan başkalarıyla izlemek o kadar keyifli değil. Böyle heyecanlar beni canlı tutuyor, onu da çok seviyorum.

İyiyim, hoşça kalın.

Perşembe, Ocak 02, 2014

When leaving the train, please remember to take all your belongings with you.

Merhaba arkadaşlar,

Kafaları kaçırıyorum, aklımı yiyorum arkadaşlar. Şu an bulunmadığım birkaç yer üstüme üstüme gelip bulunduğum yer için duyduğum, yenice ortaya çıkan tiksintiyle beni baş başa bırakıyor, kahkahalarla gülerken birden ağlıyorum, çok basit gelecek ama, başlarım size basit gelişine, bir dizinin bir jeneriği beni doğduğuma pişman ediyor, bir insan bir yıla geri dönmeyi bu kadar isteyemez, emin olun benim kadar isteyemezsiniz, bir yere çok zor bir şekilde ulaşıp aradan yıllar geçtikten sonra böyle dizi jeneriklerinde falan, havasını soluduğun, "Lan ben şimdi burada mıyım, bu gerçek mi?" deyip durduğun yeri görüp kendini avutamayınca gülerken ağlıyorsun, aklına sokaklar geliyor ah o sokaklarda yürürken ne mutluydum hayalim gerçek olmuştu ki o zaman sadece, bakın sadece diyorum, 16 yaşındaydım, anlıyor musunuz? 16 yaşında hayalim gerçek olmuştu ve gördüğüm havasını soluduğum sokaklarında yürüdüğüm ama bunları yaptığıma bir türlü inanamadığım, bir gün parkta otururken bana; "Ya acaba dönmesem mi?" dedirten yeri görüyorum ya yeniden, ulan ben Big Ben'e bakıp bakıp "Yok lan ben burada olamam" demişim 47834 kere, böyle şeyler yüzünden hayatımı yaşayamıyorum ya şimdi ben, şu an en önemli şey kitap yazmış! yazar olmuş! olmam bile değil ya (ki bir boka yaramıyormuş arkadaşlar hiçbiri, çocukluğuma borcumu ödedim ve o kadar), evet şu an en önemli şey yapmam gerekenleri yapıp sonra şansımın (eğer varsa) dönmesini beklemem ya, ben böyle hayat senaryosunun içine tüküreyim.

Bu ülkenin derdinden de bu şehrin aynılığından yavanlığından insanlarından da, baya baya her şeyinden bıktım. Ben zaten buraya ait değildim ama o bahsettiğim yere de ait değilim o kadar şımarmadım, ben bildiğiniz, dünyanın hiçbir şehrine hiçbir ülkesine ait değilim. Niye böyle olmuş niye böyle yaratılmışım bilmiyorum ama öyle olmuş işte. Bu saçmalıkların yarayacağı tek yer ikinci kitap ki pek umurumda değil sizin okumanız ya da okunacak şekle varması, çünkü hiçbir şey olmuyor, hiçbir şey olmuyormuş, çocukluğum baya baya kanmış. Nereden çıkardı dünyayı değiştireceğimi bilmiyorum ama saçmalamış ben bu kadar yorgunken yazdığım sözcükleri bile değiştiremem kusura bakmayın.
Kafamı kaldırıp baktığım gökyüzü bile ağlatıyor beni?! Kulağımda kulaklık olmadan hiçbir yere gidemiyorum çünkü sesleri kısmayınca dışarıda durmaya katlanamıyorum?! Avuç avuç ilaç kullanıyorum, doktorum iyileştim diye beni gönderip yılbaşında tekrar gelirsin dedi ama oraya gitmeye bile gücüm yok?! Kim anlatacak şimdi baştan bu kadar zaman ne halt ettiğimi?! Bir avuç daha ilaç olsa işe yarayacak mı sanki?!