Perşembe, Kasım 14, 2013

She's living in a world and it's on fire

Her gün aynı basamakları çıkarken nefes nefese kalıyorum, her gün aynı dar sokaktan geçerken aynı kedilere selam verip aynı tipte insanları görmezden geliyorum, her gün birbirinin aynı otobüslere binip aynı yerlere gidiyorum, aynı deri ceketi giyip hava yağmurluysa aynı şemsiyeyi taşıyorum. Evet, yağmura şemsiye açanlara sövdüm ama ben istediğim zaman yağmurun altında istediğim kadar ıslanabiliyorum, onlar bunu yapamıyor değil yapmıyor, çünkü onlar cehennem gibi hayatlar yaşarken biz ayakta duruyoruz. Sadece ayakta duruyoruz. Bütün bu bitmişlik, bıkkınlık, tekdüzeliği önemsemeden ayakta duruyoruz ve bu gerçeği birilerinin yüzüne çarpmakla uğraşmıyoruz, sadece kendimiz için, kendimize rağmen ayakta duruyoruz; çünkü bizi bir ölüm bir de beynimiz o iç sıkıcı gürültüsüyle yıkabilir, başkası değil. Her gün aklımda iki şey oluyor, ya yazacaksın, ya okuyacaksın; karşılığında bir şey alman önemli değil, hem alıyorsun da zaten, okuyup yepyeni maceralara atılıyorsun, yazıp ortaya kimseninkine benzemeyen bir şeyler çıkarıyorsun, evrenin nüfusunu arttırıyorsun. Belki de Tanrılığa en yakın şey bu, ve yaratılan hiçbir şey kaybolmaz, binlerce ışık yılı uzaklığında bir gezegende ya da apayrı bir evrende canlanıyor olabilir, bunu da hiçbir şey bilmedikleri gibi bilmiyorlar, hiçbir şeye doğru düzgün inanmadıkları gibi buna da inanmıyorlar. Evet Dilek Akın çok doğru söylüyor, biz en çok kendimize inandık; bu yüzden hiç yılmadık, yılmak anlamsız, yılmak saçma. Eğer önemsemeseydim kendimi tam şu an balkondan aşağı atar, ölümün nasıl bir şey olduğunu keşfederdim ama yazmak varken ölmek güzel değil, önce yazmak var, her zaman önce yazmak oldu. Hep yazacağım, hep yazacağım, ellerim kanasa dahi yazacağım, kabul etmeseniz dahi yazacağım, yerin dibine soksanız dahi yazacağım, çünkü bu benim varoluşum, sizinle hiçbir alakası yok. Ben yazarak var oluyorum ve olacağım.