Salı, Ağustos 20, 2013

Ben beyaz tavşanı değil siyah kuzgunu takip ettim, çocukluk hayalim gerçek oldu! Bu yıl Eylül ayı kitabımla geliyor!

Şarkımız*

Nasıl başladığını sorduklarında birkaç cümleye sığdırdığım kelimeler yıllarımı anlatma görevini üstleniyorlar ama aslında o kadar kolay değil.

Ortaokul birinci sınıf, 11 yaşındayım, okulun tuvaletinde şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım bir arkadaşımla daha yeni çıktığımız Türkçe sınavını konuşuyoruz, ilkokuldan sonra girdiğimiz ilk sınav, neyi nasıl yapmamız gerektiğini bilememenin heyecanı var, şimdi nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda Türkçe sınavlarının 30 puanı kompozisyona ayrılırdı, hayatında hiç kompozisyon yazmak zorunda kalmamış 11 yaşında çocukların yazdıklarını okumak muazzam bir şeydir tahminimce.

Birkaç dönem sonra Türkçe öğretmenimle yazmak üzerine konuştuk.

Kompozisyonlarımı çok beğendiğini söyledi, yazmayı seviyorum, kendim için hikayeler yazıyorum, hatta aklımda değişik bir sürü kitap fikri var demiştim.
Kitap yazmayı istemek ile ilgili en eski hatıram budur.

O zaman ne öğretmenim, ne başkası sormadı neden yazıyorsun diye, sorsalardı söyler miydim bilmiyorum. Sadece bir şeyler yaratmayı çok seviyordum. Kafamın içi karnaval alanı gibiydi, bir hikayeden başka bir hikayeye zıplıyor, gerçek ya da gerçek olmayan her yeri gezebiliyordum.

11 yaşında bir çocuğun sahip olabileceği en müthiş şeye, hayalgücüne sahiptim, ardından Harry Potter geldi, sonra Yüzüklerin Efendisi, sonra diğerleri.

En uçları görmeyi çok sevdim.

Ortaokul son sınıf ve liseye başlama, yani Türkiye'de doğmuş bir çocuksanız hayat hakkında kararlar vermeye ilk başlandığı zamanlar, dershane-okul-ev üçgeninde gezindim durdum. İtiraf edeyim o zamanlar aklımda tek bir şey vardı: "İyi bir liseye kapak atayım da hayatım kurtulsun". Bu elbette ki dayatılan düşünce biçiminin ezberiydi, iyi lisede okuyunca hayatını kurtarmak diye bir şey yoktu, yok, hiç olmayacak. Ama küçücük bir çocuğu standart insan kalıbına sokma çalışmalarına çok erken başlanıyor bu ülkede. O zamanlar herhangi bir yere "kapak atma"nın ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Ama hayatımla ilgili ezberlediğim ilk cümleydi.

İyi bir liseye kapak atamadım. Puanım orta seviyelerdeydi, yaşıtlarım bütün sene gece gündüz test çözmüştü, bense sadece dershanede. Böylece hayatımın ilk ve en büyük pişmanlığını bana yaşatan liseye girdim.

Yaşadığım yerdeki tek anadolu lisesine girdiğim için çoğu insana aşinaydım, ilk seneyi hazırlık adı altında İngilizce ile yatıp kalkarak geçirdik. O sırada İngilizce'yi ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Hatta başka dilleri de. İspanyolca öğrenmek için çok makul bir dildi, sonra İngilizcemi geliştirmek için internetten yabancı arkadaşlar bulma işine girişince Fince de öğrenmeye başladım, Fince şarkılar bile dinliyordum.

Bu arada yazmaya devam ediyordum, okumaya da, cnbc-e'deki bütün dizileri izlemeye de. Hayalgücüm gitgide gelişti, yeni yazarlar, kitaplar, seriler, filmler, diziler tanıdım, bir köşede biriktirdiğim hikaye yığınına yenilerini ekledim.

Fizikten, kimyadan, biyolojiden, matematikten gün geçtikçe daha çok nefret edip dillere olan ilgimin daha çok arttığı, artık hayatımla ne yapmam gerektiğine karar vermemin istendiği dönemlerde aklımda öyle çok meslek vardı ki, halbuki yapmak istediğim şey tekti. Bir şeyler yazmak. Okumak. İzlemek. Beni derinden etkileyen yazarlar gibi olup başkalarının hayatlarına dahil olmak, umut vermek, cesaret vermek, onları da inandırmak. Neye, tabii ki dünyayı sanatla değiştirebileceğimize.

Hayatımla ilgili ezberlediğim ikinci cümle çok sevdiğim babamdan geliyor: "Yazar olup açlıktan ölmek mi istiyorsun?" Haksız diyemem, kimse diyemez. Bu ülkede doğmak kolay iş değil. Bu ülkede yaşamının değeri olması için güçlü insanlara yakın olmak, ünlü olmak ya da zengin olmak gerekiyor. Başka türlüsü güç. Eh haliyle, hiç kimse ne istediğinizi önemsemiyor. Kurulu bir düzen var, ya düzenin işleyişini sağlayanlardan biri olursun, ya da düzen seni yutar. Düzeni değiştirmek ise düşünülemez bile.

Ezberlemek zorunda kaldığım gerçeklerle geçen, yazarların, şairlerin, ressamların, yani sanatçıların neden açlıktan ölmesi gerektiğini anlayamadığım günlerde, bölüm seçerken direttiğim için babamla çok kavga ettim. Ben dil bölümüne gidip çok sevdiğim İngiliz dilinin edebiyatını okumak istiyordum, babamın benim için çok başka planları vardı. Gecelerce aynı şeyi düşündüğümü hatırlıyorum.

Hayatımla ilgili ezberlediğim üçüncü ve nihayet kendi kurduğum ilk cümle: "İstemediğim bir bölümü okuyup istemediğim işi hayatım boyunca yapıp mutsuz olmaktansa istediğim bölümü okuyup zor şartlarda da olsa mutlu yaşasam daha iyi değil mi?" Okuldaki hocalarım da dil bölümünü seçmemi istiyordu ama o bölümü seçecek 6 kişi toplanmadığı için dil okuyacaksam başka bir okula gitmek zorunda kalacaktım, hangi okula gitmek zorunda bırakılacağım belli değildi ve o okul o zamanki okulumdan bile daha kötü bir okul olabilirdi. 15 yaşında bunları düşünüp gecelerce ağladım, ama cesur davranamadım, babamın karşısında durup dil bölümünü seçemedim. Çünkü haklı çıkarsa ömrüm boyunca cezasını çekmek zorunda kalacaktım. Her şeyi bir kenara bırakıp onun istediğini yaptım, hiç olmadı onun istediği bölümü bitirip ardından kendi istediğim bölümü okurdum.

Başta demiştim, öyle söylendiği gibi kolay değil.

Son sene dershanede yaşadım. "İyi bir üniversiteye gir, nasıl olsa mezun olursun." Yazmak artık lükstü. Umduğumdan daha düşük bir puanla, 4 satırlık tercih listemin son sırasındaki okul ve bölüme girdiğimi sokağın ortasında, telefonda öğrendim.

Lisem o kadar kötüydü ki üniversiteyi ilk senede kazananlar çok sevinmişti; ben ve ailem hariç. Bir sürü insan iyi bir üniversite kazandığımı söylüyordu ama benim umurumda mıydı? Hayır.

İlk iki yılım dehşet içinde geçti. Yeni ortam, yeni insanlar, yeni arkadaşlık ilişkileri, tabii ki hiçbir şey ilkokul, ortaokul ve lise hayatımı geçirdiğim yerdeki gibi değildi. Hayatında hiç kitap okumamış ama üniversiteye gelebilmiş insan gördüm. Bir sürü insanın yanında sıkıldım, bir sürü insan kazandım, ama hiçbir şey pişmanlığımı geçiremedi.

Okulda çok başarısız oldum. Sadece, bölümüm İngilizce olduğu için hiç ilgimi çekmeyen bir alanda yeni kelimeler öğreniyordum. Hiçbir şey anlamadığım gibi, anlamak da istemiyordum. Sadece sınav zamanları ders çalışıp diplomaya oynamak istedim, ısrar ettiler, edebiyatçı olmak isteyen bir insanı zorla ekonomist yapmaya uğraştılar. Bu okul böyleymiş, eğer mezun olunacaksa adam gibi mezun olunacakmış, adam gibi bilim insanı (!) olunacakmış.

Burası Türkiye! Kimse bana sormadı ne olmak istediğimi, ama benden başka neredeyse herkesin benden ne olabileceğine dair bir fikri vardı.

Mikro ekonomi, makro ekonomi, iktisadi düşünce tarihi, istatistik, ekonometri, mikro iktisadi analiz, makro iktisadi analiz, muhasebe, büyüme, kalkınma, dış ticaret, vesaire vesaire. Bu eylülle başlayacak olan sene, bu ülkenin ve düzenin çarklarını çevirenlerin ömrümden yedikleri yedinci sene olacak.

Benim yaşamıma, hayallerime, ideallerime, olmak istediğim insana azıcık bile değer vermeyen ama yaşamak zorunda olduğum ülkeye, "Dünyayı değiştireceğim" dediğimde bana gülen bütün canım arkadaşlarıma (dünyayı değiştirmek sandığınız kadar zor değil), durmadan ruhumu, kanımı emip benden ne istediğini anlayamadığım güruha: Sağ olun, sizi dinlememeyi hep sevdim, hep seveceğim, ve sizi hiç dinlemeyeceğim,

İstediğiniz kadar yol göstermeye çalışın, ben kendi yolumu 11 yaşında çizmiştim,
bu da kişisel sonsuzluğuma attığım ilk adımın görseli olarak burada dursun:

Cumartesi, Ağustos 17, 2013

So come and face me now here on the stage tonight.

Lübeck'ten dönüyoruz, o vakte kadar kaldığımız yerlerdeki oteller özenle seçilmiş, en lüks yerlerde kalıyoruz derken son gecemizi yerel bir hadiseden ötürü tamamiyle dolu olan merkezi otellerin birinde değil, minik bir kasaba olan Reinbek'teki bir otelde geçiriyoruz, otel belki de Almanya'daki caddelerin yarısından fazlası gibi isimlendirilmiş olan Hamburger Strasse üzerinde, eski ve terk edilmiş (Bu bilgiyi özellikle teyit ettirdikten sonra kendimi tutamayıp "Hah, bu gece bir cinayet işlenir işte" diyorum, yüksek sesle, kimse yadırgamadığı gibi, gülmeyen ve bana katılmayan olmuyor) bir kilisenin karşısında, girişi bulmamız bile neredeyse yarım saatimizi alıyor, tuhaf bir otoparka girip tuhaf bir asansörle yukarı valizlerimizle çıkıp oda anahtarlarımızın verilmesini bekliyoruz, kalacağımız yerin adı Sachsenwald Hotel, lobiye girer girmez mekanın tam anlamıyla roman yazmak, roman okumak, romanda geçen mekan olmak için biçilmiş kaftan olduğunu görüyorum, havasını içime iyice çekiyorum ki eve o havadan bol bol götürebileyim, Lonely Mountain defterimi çıkarıp notlar alıyorum ki aylar sonra orayı unutmayayım, belki bir gün romanlarımın ya da öykülerimin birinde kullanırım, o gece yorgunluk yüzünden yalnızca yorgana sarılıp rastgele açtığım kanalda gösterilen Eurovision Şarkı Yarışması'nı izlerken dinleyebildiğim tek şarkı, çok beğendiğim şarkı, aynı zamanda birinci olan şarkı daha bitmeden uyuyakalıyorum ama şarkı beynimden silinmiyor, döndüğümden beri her sabah ilk olarak dinlediğim şarkı oluyor, ne sözleri ruh halimi anlatıyor ne sevdiği adama sevgiyle karışık hesap soran kadın kalbinden var bende, ama yine de çok sahipleniyorum şarkıyı, Reinbek şarkısı o benim için, terk edilmiş bir kilisenin karşısındaki çok tatlı, mütevazı, insana hayat boyu yetecek kadar ilham enjekte eden bir otel vardı, oranın şarkısı bu, koridorlarında bu şarkı çalıyordu ve çalışan herkes bu şarkıyı söylüyordu, çünkü bir şarkı sadece bir insanın üstüne yapışmaz kokusu o yerin duvarlara siner, yemeklere başka bir tat katar, bakışlarını nereye kilitlesen hiç olmamış, olmayan ve olmayacak şeyler görmeni sağlar, bu yüzden bu şarkı da canlı, kadın da adam da o aşk da o sevgi de kadının kalbi de canlı, sadece ben canlı değilim.