Cumartesi, Şubat 09, 2013

Song of the Misty Matamata

Güneşsiz, sisli bir sabah, daha önce bulunmadığım bir ülkenin bulunmadığım bir şehrinin, neredeyse 12 yaşından beri aynı tutkuyla görmeyi istediğim köşesinde bulunan Green Dragon isimli, benden olanların çok iyi tanıdığı bardan bozma küçük ve sevimli oteli kendi ellerimle açıyorum. Barın arkasına geçip akşam için bir playlist oluşturuyorum fakat uygun şarkıları bulmak o kadar çok zamanımı alıyor ki, çünkü toplamda binlerce şarkı var.

Green Dragon'ın asıl barmeni geldiğinde bakışarak anlaşıyoruz ve ben yola koyuluyorum. Yemyeşil ağaçların süslediği toprak yoldan yürüyerek yavaş yavaş asıl gitmek istediğim yere yaklaşıyorum. O sırada çimenlik bir alana varıyorum, içimden yere oturup rüzgarı yüzümde hissetmek geliyor ve bu isteğime karşı koymuyorum. Nasıl olsa burada 3 dolu dolu gün geçireceğim, anlık mutlulukları kısıtlı süreme kolayca sığdırabilirim. Ben huzurlardan huzur beğenirken yanıma gri bir kedi geliyor; şişman, sevimli, bana sokuluyor ve ben de ona sarılıyorum. Bana bir şeyler söylediğini duyuyorum.

-Ben de seni bekliyordum!

Kedinin konuşuyor olmasına tabii ki şaşırmıyorum, onu biraz şımarttıktan sonra kalkıp yola koyuluyorum yeniden. Yaklaştıkça heyecanım artmıyor, aksine etrafımdaki her şeye hızla alışıyorum, buradaki her anımın tadını çıkaracağıma dair kendime söz vermiştim, heyecanın hiçbir şeyi bozmasına izin vermiyorum. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin burada yaşadığım her şeyi ayrıntısına kadar hatırlayacağım. Kedinin yüz ifadesine (evet, "yüz ifadesi") kadar.

Sonunda önümdeki üç gün boyunca kalacağım eve varıyorum. Ev mi? Hayır ev değildi orası, toprağın içindeki bir oyuktu, "a hole in the ground"du, ve orada bir hobbit yaşardı, "in a hole in the ground there lived a hobbit".

Ne bahçede, ne de kapının önünde beni karşılayacak kimseyi bulamıyorum fakat bunu önemsemiyorum çünkü içten içe bir Baggins olduğumu biliyorum, Bag End bir Baggins'in evidir ve ben evime dönerken Bilbo Baggins'in beni karşılamasını beklemiyorum.

Yuvarlak kapıyı görünce bu resmi hemen çizip aklımın unutulmaması gereken manzaralar kısmına kaydediyorum, ve kapıyı açıp eğilerek içeri giriyorum. Sola döndüğümde mutfaktaki yuvarlak masayı Bilbo'nun bu ilk odaya taşıdığını ve yemeği çoktan hazırladığını görüyorum. Ne yapmalı? Hemen yemeklere gömülmeli mi yoksa Bilbo'yla kucaklaşmalı mı? Bir hobbit yuvasında hazırlanmış akşam yemeğini görmezden gelmek ne kadar zor olsa da bunu başarıyorum ve canım, canım Bilbo'ya sarılıyorum. O beni bekleyemeden yemeğini yemiş, ben tam da yemeğimi ağzıma tıkıştırırken beni izliyor, "buralar"dan bahsediyor, çok uzaklardan geldiğimi bildiği için her şeyi anlatıyor - ben de onu zevkle dinliyorum, zaten buraya her şeyi öğrenmek ve unutmamak için geldim.

Bilbo çok yavaş yediğimden yakınınca önümdeki tabağı tertemiz yapıyorum. Ardından hiç izin almadan; "Ben odaları gezeceğim" diyorum ve Bag End'in sıcak koridorlarında buluyorum kendimi. Odadan odaya, odadan odaya geçip tüm ayrıntıları aklıma not ederken büyülenmekten kendimi alamıyorum; öyle şahane bir yer ki burası. Ben gezinirken Bilbo masa başından benimle konuşmaya, bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Buradaki yaşamını, ne zaman burada yaşamaya karar verdiğini, neler atlattığını anlatıyor. Onu da dinliyorum ama daha çok wonders of Bag End ile ilgileniyorum.

Tüm odaları gezip bitirdiğimde -ki bu en aşağı bir saatimi alıyor- Bilbo'nun masayı toparladığını ve bir ona bir bana olmak üzere iki pipo hazırladığını görüyorum. Yaşasın! Old Toby içeceğiz!

-Nasıl içeceğim?
-Sigara içer gibi, iyice içine çekip vücuduna yayılmasını bekleyeceksin ve üfleyeceksin.

Önce benim pipomu yakıyor, sonra kendisininkini. Kendimi gerçekten doğduğumdan beri burada yaşıyormuş gibi hissediyorum, sanki doğamda burada oturup pipo içmek varmış gibi. Bilbo içmekte zorlandığımı görünce sanki bu bir an önce yapmam gereken bir şeymiş gibi heyecanla bana doğru eğilip;

-İyice içine çek, iyice çek!

diyor. Dediğini yapmaya çalışıyorum, inanın gerçekten Old Toby'yi damarlarımda hissettim.

Pipo keyfimiz bittikten sonra etraftaki merchandise shoplardan birinde buluyoruz kendimizi. Bu benim özel isteğimdi, buradan sadece yüzlerce fotoğraf ve anıyla değil, birkaç parça eşyayla da dönmek istiyordum. Nitekim tişörtten anahtarlığa bir sürü şey bulup hiç düşünmeden satın alıyorum. Bu amaçla açılmış dükkanlardan oluşan sokaklarda kendimi öyle kaybediyorum ki bir ara kendimle beraber Bilbo'yu da kaybediyorum ama o beni eninde sonunda buluyor.

Hobbiton dışında görmemiz gereken doğa harikası yerleri geziyoruz beraber, Bilbo'nun buralarla ilgili bilmediği tek bir şey yok, bana gittiğimiz her yerle ilgili onlarca şey anlatıyor. Bir an dünyadaki herkese o an Yeni Zelanda'da olduğumu, Green Dragon'ı kendi ellerimle açtığımı, bir kediyle konuştuğumu, Bag End'i dolaştığımı, Bilbo Bagginsle karşılıklı Old Toby içtiğimi söylemek istiyorum. Bu istek öyle bir hale geliyor ki beynim alev alıyor sanki.

En sonunda evimize, üç gün boyunca yaşayacağım Bag End'e dönüyoruz. Bahçe kapısını açtığımızda karşımızda yolda karşılaştığım, benimle konuşan gri kediyi görüyoruz.

-Bu Bag End'in kedisi.

Bag End'in kedisinin beni karşılayıp beni beklediğini "söylemiş olması" gururumu okşuyor fakat kediyle ilgili gariplikler bununla kalmıyor.

-Üç gün boyunca burada beraber yaşayacağız, ne güzel,

diyor kedi bana "gülümseyerek". Onu olduğu yerde bırakıp Bilbo'yla beraber Green Dragon'a gidiyoruz. Daha önce seçtiğim şarkılar çalıyor şirin mekanda, öyle kalabalık ki. Sanki Yeni Zelanda'da yaşayan herkes o gece oraya gelmiş.

Ne kadar Old Toby içtiğimi hatırlamıyorum. Ne kadar konuştuğumu da. Havayı ne kadar soluduğumu da.

Şimdi en iyi hatırladığım şey alarmım çalıp uyandığımda sinirden duvarları yumruklamak istediğimdi. Çünkü gerçekliğin allah belasını versindi.