Perşembe, Aralık 26, 2013

2013 Kitapları/Filmleri/Dizileri/Şarkıları

Geçen sene, 24 Aralık tarihinde Goodreads'e göre okuduğum kitap sayısı 66'ymış, bu sene; bugün yani 26 Aralık itibariyle 92 olmuş, Goodreads challenge'ı 75'ti.

Kitap

Tavan Arasındaki Buda (Julie Otsuka): Upuzun, estetik, duygusal bir şiir gibiydi, okuyunuz. (Not: Domingo ne çıkarsa almak gerek zaten. Kötü bir tane bile kitaplarına rastlamadım, varsa bile türü ilgimi çekmeyen bir kitaptır)

Kağıt İnsanlar (Salvador Plascencia): Ben böyle kitap ömrümde okumadım. O kadar özgün ve şiirsel ki, bitmesin isteyip her sayfada yazara hayran kaldım. Bu yazar ne yazsa okurum gibi.

Koltuk (Benjamin Parzybok): Dedim ya Domingo ne yayımlarsa okunur diye, bu kitap da onlardan biriydi. Çok sürükleyici bir macera kitabı, bir oturuşta bitirilebilecek cinsten. Ayrıca kapağının tasarımı çok hoş :)

Beni Asla Bırakma (Kazuo Ishiguro): Sevil sayesinde okuduğum ve beklentimin çok üstünde olan bir kitaptı bu da, aynı adlı filmi de var zaten, tabii ki filmden aynı tadı alamadım, hatta bence kitap filmin çok çok üstündeydi. Geçen sene Kitap Hırsızı'na ağlamıştım, bu sene de okurken ağladığım tek kitap bu oldu.

Bülbülü Öldürmek (Harper Lee): Ah ne diyebilirim ki. Olağanüstü. Muhteşem. Harika. Şahane. Okumadıysanız mutlaka okuyunuz.

The Casual Vacancy (Rowling): Orijinalinden okudum, Rowling'i büyüsüz görmek biraz tuhaftı tabii. Ama kitap benim için sürükleyiciydi, en azından okurken eğlendim diyebilirim, ama sadece o kadar. Yine de Rowling okumak özlenen bir şeymiş, o yüzden bahsedilmeye değer.

Ruhi Mücerret (Murat Menteş): Türk yazarların kitaplarını çok zor okuyorum, bu kötü bir şey biliyorum ama ülkede o kadar çok yazar olan ama aslında yazamayan/yazmayan insan var ki. İçlerinden iyisini bulmaya çalışmak çok zor geliyor, bazen elif şafak ve türevlerini gördükçe bunalıyorum. İşte bunların yanında bir de Murat Menteş gibi yazanlar da varmış demek ki, ben kitaba ilk başladığımda "Sanırım bu adam bu ülkenin Douglas Adams'ı" demiştim (Tabii ki abartıydı, bu ülkede Douglas Adams yetişmez), o kadar keyifle okudum. Diğer kitaplarını da devasa "okunacaklar" listeme aldım, bekliyorlar.

Oda (Emma Donoghue): Bir kış günü, Karşıyaka'da Nurdan Beşergil'in bir söyleşisine katılmıştım, o önermişti bu kitabı, o zamanlar sanırım yeni çıkmıştı ve benim de ilgimi çekmişti, gidip aldım. Tek kelimeyle bayıldım, kitap küçük yaştaki bir çocuğun ağzından anlatılıyor ve bence bunu yapmak oldukça zordur, ama yazar bu işi çok iyi becermiş.

İçeriden Ölmek (Robert Silverberg): Tek kelime yazacağım: Olağanüstü.

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu (Haruki Murakami): Murakami'nin bu zamana kadar okuduğum en iyi kitabı ve aynı zamanda sanırım bu sene okuduğum en sürükleyici kitaptı, şöyle söyleyeyim, kitabı okurken: "İşte bana böyle kitaplar lazım!" deyip durdum. Bir kere okumaya başladığınızda başka şeylerle ilgilenemiyorsunuz, resmen kitap içine çekiyor sizi. Zaten iyi kitap böyle bir şey. Deyim yerindeyse burnum kitabın arasında gezdim bu kitabı okurken. Canım.

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri (Gary Small): Psikoloji ya da psikiyatriyle ilgileniyorsanız zevkle okuyacağınız bir kitap. Yazar mesleği boyunca karşılaştığı en tuhaf vakaları yazmış, merak ettiğimiz (Biliyorum hepimiz merak ediyoruz) birçok psikolojik rahatsızlıkla ilgili de bilgi içermekte.

The Fault In Our Stars (John Green): Orijinalinden okumadım ama isim çevirisi o kadar berbat ki buraya o çeviriyi yazmak istemedim. Ah şu geri zekalı çevirmenler, güzelim kitabın tüm manasını silip atmışlar resmen. Kitap harika bu arada. Ve filmi de çekiliyor, yanılmıyorsam bu yaz gösterime girecek. Afişi çok iyi. Ayrıca bu kitapla beraber John Green serüvenime başladım, bu adam yazsın ben keyifle okurum net. Bütün kitaplarına kefilim.

Sisle Gelen Yolcu (Grange): Kariyerinin zirvesine bir daha asla çıkamayacak olsa da (Zirve Siyah Kan idi, her şey orada bitti) bu kitap o zirveye en çok yaklaştığı kitabıydı bence. Kalınlığına bakmayın, bitmesin istiyorsunuz.

Kayıp Sembol & Cehennem (Dan Brown): Sanırım sadece yazarın adını vurgulasam yeterli olur. Hani Tim Burton ya da Wes Anderson ne çekse izlenir ya, bu adam da ne yazsa okunur. Kısacık bir not; ben nedense çoğunluğun aksine Kayıp Sembol'ü Cehennem'den daha çok beğendim. Hatta aşırı beğendim.

Yaz Dedi Tanrı (Dilek Akın): Normalde Sylvia Plath'ten başkasının şiirlerini okumam, bir tek o kadının şiirleri beni altüst edebilir, ama bu kadın da çok iyi. Bu kitabında Sylvia'ya yazdığı bir şiir de var.

Umut Işığım (Matthew Quick): Filmi kadar sevimli, filmi kadar komik, filminden biraz daha fala hüzünlüydü, ben nedense The Fault In Our Stars'a benzettim bu kitabı, benim için ikisi kardeş kitaplar hatta. Kitabını da okuyunuz, filmini de izleyiniz. Jennifer Lawrence'a aşık olduğum filmdir.

Büyücü ve Cam Küre & Calla'nın Kurtları & Susannah'ın Şarkısı (Stephen King): Kara Kule serisine 2007 yazında aşırı sıkıntıdan başlamıştım (Serinin tüm kitaplarını aynı anda alarak geçirmiştim can sıkıntımı), ilk üç kitabı okuyup bırakmıştım sonra. "Elimdeki kitapları bi bitireyim..." cümlesinin ilk kez işe yaradığını görüyorum, serinin kalan kitaplarını okuyayım bari deyince birden nevrim döndü. Bu Stephen King korku da yazıyor gerilim de yazıyor fantastik de yazıyor bilim kurgu da yazıyor arkadaş! Neye elini atsa başarıyor adam. Tolkien'dan sonraki idolüm diyebilirim neredeyse. Anlatımına, üslubuna zaten denebilecek bir şey yok. Olağanüstü. Ama bu üç kitabın içinden en çok Calla'nın Kurtları'nı sevmiştim.

1984 (George Orwell): Çok geç kaldım, ama aslında tuhaf bir şekilde tam zamanında okudum. Ülkenin içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında cuk diye oturdu, tüylerimi diken diken etti kitap. Asla unutamayacağım ve iyi ki de unutamayacağım.

Sugeçirmez İncil (Andrew Kaufman): Koşun, yeni ve muhteşem bir yazar keşfettim!

Kıyamet Gösterisi (Neil Gaiman & Terry Pratchett): Sanırım Neil'in başına gelen en iyi şey Terry. Douglas Adamsvari, bol bol güldüğüm ve heyecanlandığım bir kitaptı. Okuyunuz!

Sanırım bu senenin en iyi romanına geldi sıra...

Ötekiler Arasında (Jo Walton): a.k.a. Muhteşem bir bilim kurgu edebiyatı arşivi. Kitabı neresinden ele alırsanız alın tek diyebileceğiniz şey "Muhteşem!" olur. Jo bizi mi anlatmış, bizi anlatırken için içine biraz büyü mü karıştırmış, sonra her sayfada "Bakın bunları da okuyun, keşfedin" mi demiş, arada sırada değil, SIK SIK Tolkien hayranlığını, O'nu nasıl edebiyatın Tanrı'sı olarak gördüğünden mi bahsetmiş ne, öyle bir şeyler işte. OKUYUNUZ.

Film

The Perks of Being a Wallflower: Sadece müzikleri için bile izlenir diyeceğim ama film de muhteşem. Kitabını da okudum sonradan ama kötüydü, iyi ki filmi yapılmış dedim ilk kez bir kitap için. Şarkıya göz atınız.

Silver Linings Playbook: Yukarıda bahsetmiştim.

Freedom Writers: Kendimi bir filmle ifade etmem istenseydi bu filmi seçebilirdim.

Lars and the Real Girl: Ryan Gosling için izledim, ağlayarak bitirdim. Böyle filmler yapmayın!

Young Adult: Bir anlığına, büyüdüğü kasabaya dönen yazar arkadaşı kendime benzettim, özellikle diğer insanlar çok kolay mutlu olabilirken kendisinin neden olamadığını çok alakasız birine sorarken. Ve bir diğer sahnede, o çok alakasız insanın yazara, "Buradan kitap yazan tek kişi sensin" gibi bir şey söylediğinde olayların geçtiği kasabanın isminin yerine kendi çocukluğumun ve lise yıllarımın geçtiği kasabanın ismini koymak istedim, oldu, kendimi çok iyi hissettim.

Another Earth: Ah ne diyeyim ki bu filme. Brit Marling'i keşfetmemi sağlayan film. Kendimi onunla özdeşleştirmeye başladığım film. Bilim kurgu ve drama doyduğum film. Adını nerede duysam heyecanla irkildiğim film. Çok güzel film. Bu kadın da ne yazarsa izlerim.

Perfect Sense

Beginners

Timer: Bir yandan Emma Caulfield oynuyor diye (bknz: Buffy the Vampire Slayer) izlemeyi çok istiyordum, bir yandan da konusu ilgimi çok çekmişti, beklediğimden daha iyiydi hatta harikaydı! Kimsenin bilmediği güzel filmler kategorisine girebilir :)

All Good Things: Neden bilmiyorum ama bu filmden çok etkilenmiştim, belki hikaye gerçek olduğu içindir, hatta birkaç gün olayın sonuçlanıp sonuçlanmadığını araştırmıştım. Kirsten Dunst'ı hiç sevmem ama bu filmde çok iyiydi.

Jagten: Her yerde bağırıp çağırıyorum Mads Mikkelsen diye, bu izlediklerim arasında açık ara en iyi filmiydi, hem çok iyi, hem çok rahatsız edici. Mutlaka izleyin.

FAQ About Time Travel: Muhteşem! Çok eğlenceli ve çok güzel! İlgililerin mutlaka izlemesi lazım!

Nine: Müziklere hasta oldum, Marion Cotillard'a bir kez daha aşık oldum (Fakat şarkıcılığı da çok iyiymiş bunu gördük!), filme bayıldım. Şunu şuraya bırakıyorum.

Dark Skies: Melis'in önerisiyle beraber izlediğimiz ve delicesine gerilip filmin konusunu bilmeme rağmen sonlara doğru "Uzaylılaaaar uzaylılaaaaaar!" diye bağırdığım film evet. İzleyiniz.

Blue Jasmine: Cate Blanchett aşkım için sinemada izlediğim harika ve çok çok hüzünlü film. Bence bu filmle Cate bir Oscar alır.

In Her Skin: Miranda Otto için izlediğim ama beni çok şaşırtan, hatta sonlarına doğru hiç hesapta olmayan bir şekilde ağlatan film. Gerçek hikayelere hiç dayanamıyorum evet.

The Necessary Death of Charlie Countryman: Mads Mikkelsen'ın son filmi. Çok eğlenceli ve şarkıları olağanüstü bir film, izleyiniz, bu şarkıyı dinlemeden de ölmeyiniz :)

I Spit on Your Grave: Çok iyi bir intikam filmi, yalnız şiddete azıcık meyliniz yoksa ve bu tarz filmleri sevmiyorsanız izlemeyiniz :3

The Hunger Games: Catching Fire: Söylenecek çok söz yok. Rue'yu unutamayanlardan, isyanın alevlerindenim. "If we burn, you burn with us"

Noktayı koyuyorum:

The Hobbit: The Desolation of Smaug.

Dizi

Bu seneki hayal kırıklıklarım: Dracula, Atlantis, Revolution, Homeland. Homeland ile ilgili tek iyi söz duymak istemiyorum hatta annem ve babam bayıla bayıla izliyorlar ve onları bile konuşturmuyorum, neden, çünkü Claire Danes'den gerçek manada nefret ediyorum, hem kendinden hem oyunculuğundan, her şeyinden. Tamam Hugh Dancy'nin eşi olması bir sebep evet (asadflhdugf) ama bana bu kadar itici gelen başka bir kadın olmamıştır hayatımda. Başka birini mi bulamamışlar? Hayır konu çok güzel aslında!

Dracula ve Atlantis'e sadece 1,5'ar bölüm dayanabildim. Kötü olur da bu kadar mı olur.

The Fall, Under the Dome, Bones, Da Vinci's Demons, Hannibal, Bates Motel, Broadchurch, Vikings bu sene yeni başladığım dizilerdi. The Fall (Gillian Anderson başrolde koşuuuun!) ve Broadchurch muhteşemdi (Broadchurch'de 10 Doktor David Tennant başrolde KAÇIRMAYALIM LÜTFEN). Da Vinci's Demons ve Vikings'i aşırı beğendim, çünkü eski zamanlar, eski insanlar, eski ama aslında yeni meseleler falan işte. Under the Dome ve Bates Motel'i de hiç sektirmeden takip ettim ama öyle çok iyi diyebileceğim bir yanları yoktu, yine de izlemeye devam edeceğim gibi gözüküyor tabii.

Bu sene Walking Dead yine taş gibi, canım. Ailecek bayılıyoruz. Hala ve her zaman.

Bones'a sanırım 9 ay önce başladım, şu an son sezondayım ve tabii ki mükemmel gidiyor. Polisiye dizi açığımı da buradan kapatıyorum.

Hannibal için söylenecek çok şey yok çünkü harikalar. Beni Mads Mikkelsen gibi biriyle tanıştırdıkları için ne desem az. Bryan Fuller'a bayılıyorum, aslında tüm ekibe bayılıyorum, Şubat'ı iple çekiyorum <3 p="">
Fringe'i hala çok özlüyorum.

Bu sene iyi Doctor Who yaptı arkadaşlar... Bir 50. yıl bölümü, bir Christmas özel bölümü derken 11. Doktor'a veda ettik bugün itibariyle. Şimdi Peter Capaldi'yi beklemek o kadar zor geliyor ki :( Çünkü sanırım adam efsane olacak. İlk görüşümde anlarım. Canım.

0 uruk-hai öldürdü: