Salı, Mayıs 07, 2013

Perfect Sense

"Gökyüzünden iki yağmur damlası düşse hemen şemsiyesine sarılan insanlardan nefret ediyorum. Hayata da şemsiye mi açıyorsunuz siz?"

Hava kapkaranlık, sabahın olmasına bir saatten biraz fazla bir süre var ama güneş bu defa doğmaya çok niyetli değil gibi. Belki de gece, yağmurla beraber o kadar güzel kokuyor ki bu büyüyü güneş bile bozmak istemiyor. Gece her zaman olduğundan daha davetkâr kokuyor, gökyüzü yağmur damlalarını yere ince ince düşürerek ona sessizce eşlik ediyor. Sokaklar bomboş, ya da belki de gördüğümüz kadarıyla boş; daha birkaç saat önce birileri bu yollarda sarmaş dolaş yürümüş, onların sesleri ve hissettikleri o sokakta iz bırakmış olabilir. Ya da beş saat önce birileri o yolda birbirine bağırmış, tartışmış ve sonunda bütün o öfkeyi, kızgınlığı ve kırgınlığı içine çekmiş sokak. Belki de bir grup sarhoş insan kahkahalar atarak geçmiştir oradan, sokaksa onlara ayna olmayı ve onların karmakarışık hislerini geceye, yağmura, gökyüzüne, dünyaya yansıtmayı tercih etmiştir. Kim bilir.

Onların hepsinin ötesinde, tembel ve kirli, kırmızıdan bozma olduğunu ısrarla kabul etmeyen turuncu bir sokak lambası var bir apartmanın ikinci katının balkonuna misafir. O turuncu ışığının önünde ince yağmur damlaları dans ediyor sessizce. Gökyüzünden düşüp sokak lambasına kısa süre misafir olduktan sonra yeryüzüne düşüyorlar. Yolculuklarının bitimine yakın, sokağın yansıttığı bütün karmaşayı alıp tam yere düştükleri an o noktada kaç tane öykü, kaç tane ses, kaç tane his varsa hepsini o küçücük halleriyle sarıp sarmalıyor ve yayılıyorlar oldukları yere. Kuruyana kadar orada, kendileriyle beraber yaşatıyorlar anıları. Sonra sokak sahipleniyor hepsini, kurumuş bir dal kadar kırılgan da olsa, birileri aynı yerden geçip yeni öyküler yazana kadar tam da orada duruyorlar. Belki de bekliyorlardır! Anı sahiplerinin ziyaretlerini bekliyorlardır. Yeni öyküler yazmak istemez belki o sokak bile. Belki o inatçı ama tatlı sokak lambası da, bir an için yalnızlığından kurtulmasını sağlayan, ince ince yağan yağmurun damlalarını tenlerinde hissetmek için bomboş sokağa çıkmış mutlu iki yüzün sahiplerini hatırlamak istiyordur. Ve belki de yağmur damlaları o kadar mutludur ki o iki tene düşmekten, hele ki sokaklarda, balkonlarda kimseler yokken.

Sabahın körü ya da öğlene yakın diye nitelenmeyecek bir vakit. Güneş ısrarlara dayanamayıp doğmak zorunda kalmış gibi, tüm gökyüzünü kaplayan ve açık gri olduklarını asla kabul etmeyen bulutların arkasında bir yerlerde keyif yapıyor. En az güneş kadar keyifli ve koyu gri oldukları konusunda ısrarcı olan bulutlar o gün kendilerine verilen görevi layığıyla yerine getirerek habersizce denize eşsiz bir hava katıyorlar. Deniz ne çok sakin, ne çok hiddetli; bu duyguların aralarında bir yerlerde geziniyor. O gün tek derdi havasını, hayır daha çok kokusunu sahilde gülümseyerek yürüyen birine ulaştırmak. Herkes uyuyor. Sadece o uyanık. Ama gülümsemem bu yüzden değil, şu an burada yürüdüğüm için, diyor denize dönerek. İnceden bir rüzgâr eserek dağıtıyor saçlarını. Gülümseyerek palmiye ağaçlarına doğru yol alıyor sonra, onlar da onaylarmışçasına yukarıdan aşağıya sallıyorlar dallarını ve yapraklarını dinginlik içinde. O işlek yoldan geçen arabaların ve otobüslerin sesiyse duyulmuyor bile, dünya aklını kaçırmış sanki ya da evren bir anlığına tüm dikkatini ona vermiş, başka hiçbir şey umurunda değil. Ve onun da umurunda değil. Yürüyor, yürüyor, yürüyor. Orada yürüyebildiğine memnun; zihnindeki nefes alış verişlerine, kulağında misafir olarak kalmış kahkahalara, bir önceki gün ağzından çıkmış olan her sözcüğe denizin sesi, palmiyelerin selam verişi, renk konusunda inatçılığından vazgeçmeyen bulutların pek keyifli güneşi saklayışı ve rüzgârın hafif fısıltısı eşlik ediyor.

Bu kez her şey daha gürültülü, herkes konuşuyor, bağırıyor çağırıyor, ayak sesleri daha duyulur, güneş ve palmiyeler ne yaparlarsa yapsınlar ilgiyi kendi üzerlerine çekemiyor. Rüzgâr uzun bir süreliğine onları terk etmiş, palmiyeler suskun. O suskun değil, o kendisiyle konuşuyor. Onun gözleri değil arayan, onun ayakları değil yürüyen, onun kalbi değil atan. Onun bir suçu yok, bunu yapmaya iten hep etraftaki o koku. Koşuyor, ya da koşarcasına yürüyor; etrafı sarılmış sanki, aynı şeyleri hissediyor ve yine orada yürüyor olmaktan dolayı mutlu. Sonrasında şehrin bütün gürültüsü ve doğanın suskunluğu kalbinin ritmi tarafından bastırılıyor.
Şimdi denize daha yakın, kendisiyle değil denizle konuşuyor, arada bir palmiyelerle rüzgârı dinliyor ama çoğunlukla konuşan o. O kadar çok şey paylaşmış ki hepsiyle, konuştukça konuşuyor, susamıyor. Belki arada bir karşısındaki denizi oluşturan su damlalarına benzer yaşlar akıyor gözlerinden. Deniz üzülüyor, palmiyeler hüzünleniyor, rüzgâr tüm bu durumu düzeltmek istercesine daha sert esmeye başlıyor. Bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki o; denizle, palmiyelerle, güneşle, bulutlarla, rüzgârla anlatacağı, dolayısıyla ağlayacağı bir şeyler olduğundan ağlıyor.

Sessizlik. Dinginlik. Bir parça mutluluk, bir parça hüzün. Azıcık burukluk. Çokça sevgi. Orta karar sakinlik ve memnuniyet. Hafif müzik eşliğinde, kalpte ve akılda aynı kareler. 

Sokak lambasıyla arkadaşlık ettiğim gece, denizle beraber yürüdüğüm sabah, bütün dünyanın çıldırdığı, benim gülümsediğim akşam, rüzgâra sımsıkı sarılarak ağladığım öğle vakti. Bütün o anıların hepsi, kokularıyla varlar.

1 uruk-hai öldürdü:

EvA dedi ki...

Ve belkide bambaşka bir zaman diliminde o kokular yeniden bulacak seni ve tüm bu anılar yeniden canlanacak gözünde. Hayatta başarmak istediğin her şeyi başarmış bir kadın olarak gururla gülümseyeceksin sende kim bilir :)