Perşembe, Aralık 26, 2013

2013 Kitapları/Filmleri/Dizileri/Şarkıları

Geçen sene, 24 Aralık tarihinde Goodreads'e göre okuduğum kitap sayısı 66'ymış, bu sene; bugün yani 26 Aralık itibariyle 92 olmuş, Goodreads challenge'ı 75'ti.

Kitap

Tavan Arasındaki Buda (Julie Otsuka): Upuzun, estetik, duygusal bir şiir gibiydi, okuyunuz. (Not: Domingo ne çıkarsa almak gerek zaten. Kötü bir tane bile kitaplarına rastlamadım, varsa bile türü ilgimi çekmeyen bir kitaptır)

Kağıt İnsanlar (Salvador Plascencia): Ben böyle kitap ömrümde okumadım. O kadar özgün ve şiirsel ki, bitmesin isteyip her sayfada yazara hayran kaldım. Bu yazar ne yazsa okurum gibi.

Koltuk (Benjamin Parzybok): Dedim ya Domingo ne yayımlarsa okunur diye, bu kitap da onlardan biriydi. Çok sürükleyici bir macera kitabı, bir oturuşta bitirilebilecek cinsten. Ayrıca kapağının tasarımı çok hoş :)

Beni Asla Bırakma (Kazuo Ishiguro): Sevil sayesinde okuduğum ve beklentimin çok üstünde olan bir kitaptı bu da, aynı adlı filmi de var zaten, tabii ki filmden aynı tadı alamadım, hatta bence kitap filmin çok çok üstündeydi. Geçen sene Kitap Hırsızı'na ağlamıştım, bu sene de okurken ağladığım tek kitap bu oldu.

Bülbülü Öldürmek (Harper Lee): Ah ne diyebilirim ki. Olağanüstü. Muhteşem. Harika. Şahane. Okumadıysanız mutlaka okuyunuz.

The Casual Vacancy (Rowling): Orijinalinden okudum, Rowling'i büyüsüz görmek biraz tuhaftı tabii. Ama kitap benim için sürükleyiciydi, en azından okurken eğlendim diyebilirim, ama sadece o kadar. Yine de Rowling okumak özlenen bir şeymiş, o yüzden bahsedilmeye değer.

Ruhi Mücerret (Murat Menteş): Türk yazarların kitaplarını çok zor okuyorum, bu kötü bir şey biliyorum ama ülkede o kadar çok yazar olan ama aslında yazamayan/yazmayan insan var ki. İçlerinden iyisini bulmaya çalışmak çok zor geliyor, bazen elif şafak ve türevlerini gördükçe bunalıyorum. İşte bunların yanında bir de Murat Menteş gibi yazanlar da varmış demek ki, ben kitaba ilk başladığımda "Sanırım bu adam bu ülkenin Douglas Adams'ı" demiştim (Tabii ki abartıydı, bu ülkede Douglas Adams yetişmez), o kadar keyifle okudum. Diğer kitaplarını da devasa "okunacaklar" listeme aldım, bekliyorlar.

Oda (Emma Donoghue): Bir kış günü, Karşıyaka'da Nurdan Beşergil'in bir söyleşisine katılmıştım, o önermişti bu kitabı, o zamanlar sanırım yeni çıkmıştı ve benim de ilgimi çekmişti, gidip aldım. Tek kelimeyle bayıldım, kitap küçük yaştaki bir çocuğun ağzından anlatılıyor ve bence bunu yapmak oldukça zordur, ama yazar bu işi çok iyi becermiş.

İçeriden Ölmek (Robert Silverberg): Tek kelime yazacağım: Olağanüstü.

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu (Haruki Murakami): Murakami'nin bu zamana kadar okuduğum en iyi kitabı ve aynı zamanda sanırım bu sene okuduğum en sürükleyici kitaptı, şöyle söyleyeyim, kitabı okurken: "İşte bana böyle kitaplar lazım!" deyip durdum. Bir kere okumaya başladığınızda başka şeylerle ilgilenemiyorsunuz, resmen kitap içine çekiyor sizi. Zaten iyi kitap böyle bir şey. Deyim yerindeyse burnum kitabın arasında gezdim bu kitabı okurken. Canım.

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri (Gary Small): Psikoloji ya da psikiyatriyle ilgileniyorsanız zevkle okuyacağınız bir kitap. Yazar mesleği boyunca karşılaştığı en tuhaf vakaları yazmış, merak ettiğimiz (Biliyorum hepimiz merak ediyoruz) birçok psikolojik rahatsızlıkla ilgili de bilgi içermekte.

The Fault In Our Stars (John Green): Orijinalinden okumadım ama isim çevirisi o kadar berbat ki buraya o çeviriyi yazmak istemedim. Ah şu geri zekalı çevirmenler, güzelim kitabın tüm manasını silip atmışlar resmen. Kitap harika bu arada. Ve filmi de çekiliyor, yanılmıyorsam bu yaz gösterime girecek. Afişi çok iyi. Ayrıca bu kitapla beraber John Green serüvenime başladım, bu adam yazsın ben keyifle okurum net. Bütün kitaplarına kefilim.

Sisle Gelen Yolcu (Grange): Kariyerinin zirvesine bir daha asla çıkamayacak olsa da (Zirve Siyah Kan idi, her şey orada bitti) bu kitap o zirveye en çok yaklaştığı kitabıydı bence. Kalınlığına bakmayın, bitmesin istiyorsunuz.

Kayıp Sembol & Cehennem (Dan Brown): Sanırım sadece yazarın adını vurgulasam yeterli olur. Hani Tim Burton ya da Wes Anderson ne çekse izlenir ya, bu adam da ne yazsa okunur. Kısacık bir not; ben nedense çoğunluğun aksine Kayıp Sembol'ü Cehennem'den daha çok beğendim. Hatta aşırı beğendim.

Yaz Dedi Tanrı (Dilek Akın): Normalde Sylvia Plath'ten başkasının şiirlerini okumam, bir tek o kadının şiirleri beni altüst edebilir, ama bu kadın da çok iyi. Bu kitabında Sylvia'ya yazdığı bir şiir de var.

Umut Işığım (Matthew Quick): Filmi kadar sevimli, filmi kadar komik, filminden biraz daha fala hüzünlüydü, ben nedense The Fault In Our Stars'a benzettim bu kitabı, benim için ikisi kardeş kitaplar hatta. Kitabını da okuyunuz, filmini de izleyiniz. Jennifer Lawrence'a aşık olduğum filmdir.

Büyücü ve Cam Küre & Calla'nın Kurtları & Susannah'ın Şarkısı (Stephen King): Kara Kule serisine 2007 yazında aşırı sıkıntıdan başlamıştım (Serinin tüm kitaplarını aynı anda alarak geçirmiştim can sıkıntımı), ilk üç kitabı okuyup bırakmıştım sonra. "Elimdeki kitapları bi bitireyim..." cümlesinin ilk kez işe yaradığını görüyorum, serinin kalan kitaplarını okuyayım bari deyince birden nevrim döndü. Bu Stephen King korku da yazıyor gerilim de yazıyor fantastik de yazıyor bilim kurgu da yazıyor arkadaş! Neye elini atsa başarıyor adam. Tolkien'dan sonraki idolüm diyebilirim neredeyse. Anlatımına, üslubuna zaten denebilecek bir şey yok. Olağanüstü. Ama bu üç kitabın içinden en çok Calla'nın Kurtları'nı sevmiştim.

1984 (George Orwell): Çok geç kaldım, ama aslında tuhaf bir şekilde tam zamanında okudum. Ülkenin içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında cuk diye oturdu, tüylerimi diken diken etti kitap. Asla unutamayacağım ve iyi ki de unutamayacağım.

Sugeçirmez İncil (Andrew Kaufman): Koşun, yeni ve muhteşem bir yazar keşfettim!

Kıyamet Gösterisi (Neil Gaiman & Terry Pratchett): Sanırım Neil'in başına gelen en iyi şey Terry. Douglas Adamsvari, bol bol güldüğüm ve heyecanlandığım bir kitaptı. Okuyunuz!

Sanırım bu senenin en iyi romanına geldi sıra...

Ötekiler Arasında (Jo Walton): a.k.a. Muhteşem bir bilim kurgu edebiyatı arşivi. Kitabı neresinden ele alırsanız alın tek diyebileceğiniz şey "Muhteşem!" olur. Jo bizi mi anlatmış, bizi anlatırken için içine biraz büyü mü karıştırmış, sonra her sayfada "Bakın bunları da okuyun, keşfedin" mi demiş, arada sırada değil, SIK SIK Tolkien hayranlığını, O'nu nasıl edebiyatın Tanrı'sı olarak gördüğünden mi bahsetmiş ne, öyle bir şeyler işte. OKUYUNUZ.

Film

The Perks of Being a Wallflower: Sadece müzikleri için bile izlenir diyeceğim ama film de muhteşem. Kitabını da okudum sonradan ama kötüydü, iyi ki filmi yapılmış dedim ilk kez bir kitap için. Şarkıya göz atınız.

Silver Linings Playbook: Yukarıda bahsetmiştim.

Freedom Writers: Kendimi bir filmle ifade etmem istenseydi bu filmi seçebilirdim.

Lars and the Real Girl: Ryan Gosling için izledim, ağlayarak bitirdim. Böyle filmler yapmayın!

Young Adult: Bir anlığına, büyüdüğü kasabaya dönen yazar arkadaşı kendime benzettim, özellikle diğer insanlar çok kolay mutlu olabilirken kendisinin neden olamadığını çok alakasız birine sorarken. Ve bir diğer sahnede, o çok alakasız insanın yazara, "Buradan kitap yazan tek kişi sensin" gibi bir şey söylediğinde olayların geçtiği kasabanın isminin yerine kendi çocukluğumun ve lise yıllarımın geçtiği kasabanın ismini koymak istedim, oldu, kendimi çok iyi hissettim.

Another Earth: Ah ne diyeyim ki bu filme. Brit Marling'i keşfetmemi sağlayan film. Kendimi onunla özdeşleştirmeye başladığım film. Bilim kurgu ve drama doyduğum film. Adını nerede duysam heyecanla irkildiğim film. Çok güzel film. Bu kadın da ne yazarsa izlerim.

Perfect Sense

Beginners

Timer: Bir yandan Emma Caulfield oynuyor diye (bknz: Buffy the Vampire Slayer) izlemeyi çok istiyordum, bir yandan da konusu ilgimi çok çekmişti, beklediğimden daha iyiydi hatta harikaydı! Kimsenin bilmediği güzel filmler kategorisine girebilir :)

All Good Things: Neden bilmiyorum ama bu filmden çok etkilenmiştim, belki hikaye gerçek olduğu içindir, hatta birkaç gün olayın sonuçlanıp sonuçlanmadığını araştırmıştım. Kirsten Dunst'ı hiç sevmem ama bu filmde çok iyiydi.

Jagten: Her yerde bağırıp çağırıyorum Mads Mikkelsen diye, bu izlediklerim arasında açık ara en iyi filmiydi, hem çok iyi, hem çok rahatsız edici. Mutlaka izleyin.

FAQ About Time Travel: Muhteşem! Çok eğlenceli ve çok güzel! İlgililerin mutlaka izlemesi lazım!

Nine: Müziklere hasta oldum, Marion Cotillard'a bir kez daha aşık oldum (Fakat şarkıcılığı da çok iyiymiş bunu gördük!), filme bayıldım. Şunu şuraya bırakıyorum.

Dark Skies: Melis'in önerisiyle beraber izlediğimiz ve delicesine gerilip filmin konusunu bilmeme rağmen sonlara doğru "Uzaylılaaaar uzaylılaaaaaar!" diye bağırdığım film evet. İzleyiniz.

Blue Jasmine: Cate Blanchett aşkım için sinemada izlediğim harika ve çok çok hüzünlü film. Bence bu filmle Cate bir Oscar alır.

In Her Skin: Miranda Otto için izlediğim ama beni çok şaşırtan, hatta sonlarına doğru hiç hesapta olmayan bir şekilde ağlatan film. Gerçek hikayelere hiç dayanamıyorum evet.

The Necessary Death of Charlie Countryman: Mads Mikkelsen'ın son filmi. Çok eğlenceli ve şarkıları olağanüstü bir film, izleyiniz, bu şarkıyı dinlemeden de ölmeyiniz :)

I Spit on Your Grave: Çok iyi bir intikam filmi, yalnız şiddete azıcık meyliniz yoksa ve bu tarz filmleri sevmiyorsanız izlemeyiniz :3

The Hunger Games: Catching Fire: Söylenecek çok söz yok. Rue'yu unutamayanlardan, isyanın alevlerindenim. "If we burn, you burn with us"

Noktayı koyuyorum:

The Hobbit: The Desolation of Smaug.

Dizi

Bu seneki hayal kırıklıklarım: Dracula, Atlantis, Revolution, Homeland. Homeland ile ilgili tek iyi söz duymak istemiyorum hatta annem ve babam bayıla bayıla izliyorlar ve onları bile konuşturmuyorum, neden, çünkü Claire Danes'den gerçek manada nefret ediyorum, hem kendinden hem oyunculuğundan, her şeyinden. Tamam Hugh Dancy'nin eşi olması bir sebep evet (asadflhdugf) ama bana bu kadar itici gelen başka bir kadın olmamıştır hayatımda. Başka birini mi bulamamışlar? Hayır konu çok güzel aslında!

Dracula ve Atlantis'e sadece 1,5'ar bölüm dayanabildim. Kötü olur da bu kadar mı olur.

The Fall, Under the Dome, Bones, Da Vinci's Demons, Hannibal, Bates Motel, Broadchurch, Vikings bu sene yeni başladığım dizilerdi. The Fall (Gillian Anderson başrolde koşuuuun!) ve Broadchurch muhteşemdi (Broadchurch'de 10 Doktor David Tennant başrolde KAÇIRMAYALIM LÜTFEN). Da Vinci's Demons ve Vikings'i aşırı beğendim, çünkü eski zamanlar, eski insanlar, eski ama aslında yeni meseleler falan işte. Under the Dome ve Bates Motel'i de hiç sektirmeden takip ettim ama öyle çok iyi diyebileceğim bir yanları yoktu, yine de izlemeye devam edeceğim gibi gözüküyor tabii.

Bu sene Walking Dead yine taş gibi, canım. Ailecek bayılıyoruz. Hala ve her zaman.

Bones'a sanırım 9 ay önce başladım, şu an son sezondayım ve tabii ki mükemmel gidiyor. Polisiye dizi açığımı da buradan kapatıyorum.

Hannibal için söylenecek çok şey yok çünkü harikalar. Beni Mads Mikkelsen gibi biriyle tanıştırdıkları için ne desem az. Bryan Fuller'a bayılıyorum, aslında tüm ekibe bayılıyorum, Şubat'ı iple çekiyorum <3 p="">
Fringe'i hala çok özlüyorum.

Bu sene iyi Doctor Who yaptı arkadaşlar... Bir 50. yıl bölümü, bir Christmas özel bölümü derken 11. Doktor'a veda ettik bugün itibariyle. Şimdi Peter Capaldi'yi beklemek o kadar zor geliyor ki :( Çünkü sanırım adam efsane olacak. İlk görüşümde anlarım. Canım.

Perşembe, Kasım 14, 2013

She's living in a world and it's on fire

Her gün aynı basamakları çıkarken nefes nefese kalıyorum, her gün aynı dar sokaktan geçerken aynı kedilere selam verip aynı tipte insanları görmezden geliyorum, her gün birbirinin aynı otobüslere binip aynı yerlere gidiyorum, aynı deri ceketi giyip hava yağmurluysa aynı şemsiyeyi taşıyorum. Evet, yağmura şemsiye açanlara sövdüm ama ben istediğim zaman yağmurun altında istediğim kadar ıslanabiliyorum, onlar bunu yapamıyor değil yapmıyor, çünkü onlar cehennem gibi hayatlar yaşarken biz ayakta duruyoruz. Sadece ayakta duruyoruz. Bütün bu bitmişlik, bıkkınlık, tekdüzeliği önemsemeden ayakta duruyoruz ve bu gerçeği birilerinin yüzüne çarpmakla uğraşmıyoruz, sadece kendimiz için, kendimize rağmen ayakta duruyoruz; çünkü bizi bir ölüm bir de beynimiz o iç sıkıcı gürültüsüyle yıkabilir, başkası değil. Her gün aklımda iki şey oluyor, ya yazacaksın, ya okuyacaksın; karşılığında bir şey alman önemli değil, hem alıyorsun da zaten, okuyup yepyeni maceralara atılıyorsun, yazıp ortaya kimseninkine benzemeyen bir şeyler çıkarıyorsun, evrenin nüfusunu arttırıyorsun. Belki de Tanrılığa en yakın şey bu, ve yaratılan hiçbir şey kaybolmaz, binlerce ışık yılı uzaklığında bir gezegende ya da apayrı bir evrende canlanıyor olabilir, bunu da hiçbir şey bilmedikleri gibi bilmiyorlar, hiçbir şeye doğru düzgün inanmadıkları gibi buna da inanmıyorlar. Evet Dilek Akın çok doğru söylüyor, biz en çok kendimize inandık; bu yüzden hiç yılmadık, yılmak anlamsız, yılmak saçma. Eğer önemsemeseydim kendimi tam şu an balkondan aşağı atar, ölümün nasıl bir şey olduğunu keşfederdim ama yazmak varken ölmek güzel değil, önce yazmak var, her zaman önce yazmak oldu. Hep yazacağım, hep yazacağım, ellerim kanasa dahi yazacağım, kabul etmeseniz dahi yazacağım, yerin dibine soksanız dahi yazacağım, çünkü bu benim varoluşum, sizinle hiçbir alakası yok. Ben yazarak var oluyorum ve olacağım.

Çarşamba, Ekim 02, 2013

"I am the damage that a dream does" kadar güzel cümle bulursanız bana söyleyin.

Pazar, Eylül 29, 2013

"I'm burning up under a small-town sun,
but give me the chance to run
the skies will obey me"

"Never mind all the times they've said I don't make sense,
because the stars have christened me
'Magnificent'"

Salı, Ağustos 20, 2013

Ben beyaz tavşanı değil siyah kuzgunu takip ettim, çocukluk hayalim gerçek oldu! Bu yıl Eylül ayı kitabımla geliyor!

Şarkımız*

Nasıl başladığını sorduklarında birkaç cümleye sığdırdığım kelimeler yıllarımı anlatma görevini üstleniyorlar ama aslında o kadar kolay değil.

Ortaokul birinci sınıf, 11 yaşındayım, okulun tuvaletinde şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım bir arkadaşımla daha yeni çıktığımız Türkçe sınavını konuşuyoruz, ilkokuldan sonra girdiğimiz ilk sınav, neyi nasıl yapmamız gerektiğini bilememenin heyecanı var, şimdi nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda Türkçe sınavlarının 30 puanı kompozisyona ayrılırdı, hayatında hiç kompozisyon yazmak zorunda kalmamış 11 yaşında çocukların yazdıklarını okumak muazzam bir şeydir tahminimce.

Birkaç dönem sonra Türkçe öğretmenimle yazmak üzerine konuştuk.

Kompozisyonlarımı çok beğendiğini söyledi, yazmayı seviyorum, kendim için hikayeler yazıyorum, hatta aklımda değişik bir sürü kitap fikri var demiştim.
Kitap yazmayı istemek ile ilgili en eski hatıram budur.

O zaman ne öğretmenim, ne başkası sormadı neden yazıyorsun diye, sorsalardı söyler miydim bilmiyorum. Sadece bir şeyler yaratmayı çok seviyordum. Kafamın içi karnaval alanı gibiydi, bir hikayeden başka bir hikayeye zıplıyor, gerçek ya da gerçek olmayan her yeri gezebiliyordum.

11 yaşında bir çocuğun sahip olabileceği en müthiş şeye, hayalgücüne sahiptim, ardından Harry Potter geldi, sonra Yüzüklerin Efendisi, sonra diğerleri.

En uçları görmeyi çok sevdim.

Ortaokul son sınıf ve liseye başlama, yani Türkiye'de doğmuş bir çocuksanız hayat hakkında kararlar vermeye ilk başlandığı zamanlar, dershane-okul-ev üçgeninde gezindim durdum. İtiraf edeyim o zamanlar aklımda tek bir şey vardı: "İyi bir liseye kapak atayım da hayatım kurtulsun". Bu elbette ki dayatılan düşünce biçiminin ezberiydi, iyi lisede okuyunca hayatını kurtarmak diye bir şey yoktu, yok, hiç olmayacak. Ama küçücük bir çocuğu standart insan kalıbına sokma çalışmalarına çok erken başlanıyor bu ülkede. O zamanlar herhangi bir yere "kapak atma"nın ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Ama hayatımla ilgili ezberlediğim ilk cümleydi.

İyi bir liseye kapak atamadım. Puanım orta seviyelerdeydi, yaşıtlarım bütün sene gece gündüz test çözmüştü, bense sadece dershanede. Böylece hayatımın ilk ve en büyük pişmanlığını bana yaşatan liseye girdim.

Yaşadığım yerdeki tek anadolu lisesine girdiğim için çoğu insana aşinaydım, ilk seneyi hazırlık adı altında İngilizce ile yatıp kalkarak geçirdik. O sırada İngilizce'yi ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Hatta başka dilleri de. İspanyolca öğrenmek için çok makul bir dildi, sonra İngilizcemi geliştirmek için internetten yabancı arkadaşlar bulma işine girişince Fince de öğrenmeye başladım, Fince şarkılar bile dinliyordum.

Bu arada yazmaya devam ediyordum, okumaya da, cnbc-e'deki bütün dizileri izlemeye de. Hayalgücüm gitgide gelişti, yeni yazarlar, kitaplar, seriler, filmler, diziler tanıdım, bir köşede biriktirdiğim hikaye yığınına yenilerini ekledim.

Fizikten, kimyadan, biyolojiden, matematikten gün geçtikçe daha çok nefret edip dillere olan ilgimin daha çok arttığı, artık hayatımla ne yapmam gerektiğine karar vermemin istendiği dönemlerde aklımda öyle çok meslek vardı ki, halbuki yapmak istediğim şey tekti. Bir şeyler yazmak. Okumak. İzlemek. Beni derinden etkileyen yazarlar gibi olup başkalarının hayatlarına dahil olmak, umut vermek, cesaret vermek, onları da inandırmak. Neye, tabii ki dünyayı sanatla değiştirebileceğimize.

Hayatımla ilgili ezberlediğim ikinci cümle çok sevdiğim babamdan geliyor: "Yazar olup açlıktan ölmek mi istiyorsun?" Haksız diyemem, kimse diyemez. Bu ülkede doğmak kolay iş değil. Bu ülkede yaşamının değeri olması için güçlü insanlara yakın olmak, ünlü olmak ya da zengin olmak gerekiyor. Başka türlüsü güç. Eh haliyle, hiç kimse ne istediğinizi önemsemiyor. Kurulu bir düzen var, ya düzenin işleyişini sağlayanlardan biri olursun, ya da düzen seni yutar. Düzeni değiştirmek ise düşünülemez bile.

Ezberlemek zorunda kaldığım gerçeklerle geçen, yazarların, şairlerin, ressamların, yani sanatçıların neden açlıktan ölmesi gerektiğini anlayamadığım günlerde, bölüm seçerken direttiğim için babamla çok kavga ettim. Ben dil bölümüne gidip çok sevdiğim İngiliz dilinin edebiyatını okumak istiyordum, babamın benim için çok başka planları vardı. Gecelerce aynı şeyi düşündüğümü hatırlıyorum.

Hayatımla ilgili ezberlediğim üçüncü ve nihayet kendi kurduğum ilk cümle: "İstemediğim bir bölümü okuyup istemediğim işi hayatım boyunca yapıp mutsuz olmaktansa istediğim bölümü okuyup zor şartlarda da olsa mutlu yaşasam daha iyi değil mi?" Okuldaki hocalarım da dil bölümünü seçmemi istiyordu ama o bölümü seçecek 6 kişi toplanmadığı için dil okuyacaksam başka bir okula gitmek zorunda kalacaktım, hangi okula gitmek zorunda bırakılacağım belli değildi ve o okul o zamanki okulumdan bile daha kötü bir okul olabilirdi. 15 yaşında bunları düşünüp gecelerce ağladım, ama cesur davranamadım, babamın karşısında durup dil bölümünü seçemedim. Çünkü haklı çıkarsa ömrüm boyunca cezasını çekmek zorunda kalacaktım. Her şeyi bir kenara bırakıp onun istediğini yaptım, hiç olmadı onun istediği bölümü bitirip ardından kendi istediğim bölümü okurdum.

Başta demiştim, öyle söylendiği gibi kolay değil.

Son sene dershanede yaşadım. "İyi bir üniversiteye gir, nasıl olsa mezun olursun." Yazmak artık lükstü. Umduğumdan daha düşük bir puanla, 4 satırlık tercih listemin son sırasındaki okul ve bölüme girdiğimi sokağın ortasında, telefonda öğrendim.

Lisem o kadar kötüydü ki üniversiteyi ilk senede kazananlar çok sevinmişti; ben ve ailem hariç. Bir sürü insan iyi bir üniversite kazandığımı söylüyordu ama benim umurumda mıydı? Hayır.

İlk iki yılım dehşet içinde geçti. Yeni ortam, yeni insanlar, yeni arkadaşlık ilişkileri, tabii ki hiçbir şey ilkokul, ortaokul ve lise hayatımı geçirdiğim yerdeki gibi değildi. Hayatında hiç kitap okumamış ama üniversiteye gelebilmiş insan gördüm. Bir sürü insanın yanında sıkıldım, bir sürü insan kazandım, ama hiçbir şey pişmanlığımı geçiremedi.

Okulda çok başarısız oldum. Sadece, bölümüm İngilizce olduğu için hiç ilgimi çekmeyen bir alanda yeni kelimeler öğreniyordum. Hiçbir şey anlamadığım gibi, anlamak da istemiyordum. Sadece sınav zamanları ders çalışıp diplomaya oynamak istedim, ısrar ettiler, edebiyatçı olmak isteyen bir insanı zorla ekonomist yapmaya uğraştılar. Bu okul böyleymiş, eğer mezun olunacaksa adam gibi mezun olunacakmış, adam gibi bilim insanı (!) olunacakmış.

Burası Türkiye! Kimse bana sormadı ne olmak istediğimi, ama benden başka neredeyse herkesin benden ne olabileceğine dair bir fikri vardı.

Mikro ekonomi, makro ekonomi, iktisadi düşünce tarihi, istatistik, ekonometri, mikro iktisadi analiz, makro iktisadi analiz, muhasebe, büyüme, kalkınma, dış ticaret, vesaire vesaire. Bu eylülle başlayacak olan sene, bu ülkenin ve düzenin çarklarını çevirenlerin ömrümden yedikleri yedinci sene olacak.

Benim yaşamıma, hayallerime, ideallerime, olmak istediğim insana azıcık bile değer vermeyen ama yaşamak zorunda olduğum ülkeye, "Dünyayı değiştireceğim" dediğimde bana gülen bütün canım arkadaşlarıma (dünyayı değiştirmek sandığınız kadar zor değil), durmadan ruhumu, kanımı emip benden ne istediğini anlayamadığım güruha: Sağ olun, sizi dinlememeyi hep sevdim, hep seveceğim, ve sizi hiç dinlemeyeceğim,

İstediğiniz kadar yol göstermeye çalışın, ben kendi yolumu 11 yaşında çizmiştim,
bu da kişisel sonsuzluğuma attığım ilk adımın görseli olarak burada dursun:

Cumartesi, Ağustos 17, 2013

So come and face me now here on the stage tonight.

Lübeck'ten dönüyoruz, o vakte kadar kaldığımız yerlerdeki oteller özenle seçilmiş, en lüks yerlerde kalıyoruz derken son gecemizi yerel bir hadiseden ötürü tamamiyle dolu olan merkezi otellerin birinde değil, minik bir kasaba olan Reinbek'teki bir otelde geçiriyoruz, otel belki de Almanya'daki caddelerin yarısından fazlası gibi isimlendirilmiş olan Hamburger Strasse üzerinde, eski ve terk edilmiş (Bu bilgiyi özellikle teyit ettirdikten sonra kendimi tutamayıp "Hah, bu gece bir cinayet işlenir işte" diyorum, yüksek sesle, kimse yadırgamadığı gibi, gülmeyen ve bana katılmayan olmuyor) bir kilisenin karşısında, girişi bulmamız bile neredeyse yarım saatimizi alıyor, tuhaf bir otoparka girip tuhaf bir asansörle yukarı valizlerimizle çıkıp oda anahtarlarımızın verilmesini bekliyoruz, kalacağımız yerin adı Sachsenwald Hotel, lobiye girer girmez mekanın tam anlamıyla roman yazmak, roman okumak, romanda geçen mekan olmak için biçilmiş kaftan olduğunu görüyorum, havasını içime iyice çekiyorum ki eve o havadan bol bol götürebileyim, Lonely Mountain defterimi çıkarıp notlar alıyorum ki aylar sonra orayı unutmayayım, belki bir gün romanlarımın ya da öykülerimin birinde kullanırım, o gece yorgunluk yüzünden yalnızca yorgana sarılıp rastgele açtığım kanalda gösterilen Eurovision Şarkı Yarışması'nı izlerken dinleyebildiğim tek şarkı, çok beğendiğim şarkı, aynı zamanda birinci olan şarkı daha bitmeden uyuyakalıyorum ama şarkı beynimden silinmiyor, döndüğümden beri her sabah ilk olarak dinlediğim şarkı oluyor, ne sözleri ruh halimi anlatıyor ne sevdiği adama sevgiyle karışık hesap soran kadın kalbinden var bende, ama yine de çok sahipleniyorum şarkıyı, Reinbek şarkısı o benim için, terk edilmiş bir kilisenin karşısındaki çok tatlı, mütevazı, insana hayat boyu yetecek kadar ilham enjekte eden bir otel vardı, oranın şarkısı bu, koridorlarında bu şarkı çalıyordu ve çalışan herkes bu şarkıyı söylüyordu, çünkü bir şarkı sadece bir insanın üstüne yapışmaz kokusu o yerin duvarlara siner, yemeklere başka bir tat katar, bakışlarını nereye kilitlesen hiç olmamış, olmayan ve olmayacak şeyler görmeni sağlar, bu yüzden bu şarkı da canlı, kadın da adam da o aşk da o sevgi de kadının kalbi de canlı, sadece ben canlı değilim.

Perşembe, Temmuz 11, 2013

Jagten

DO NOT FEAR THE GODS, FEAR YOUR PEOPLE

Pazartesi, Temmuz 01, 2013

Beginners

Anlamadığım bir şekilde değişik bir -sakinlikdinginlikhuzur ya da ne isterseniz onu deyin- duygu uyandırdı bu film bende. Böyle az eşyası olan ama dağınık görünen otel odalarına benziyor. Kusursuz.

Cuma, Mayıs 24, 2013

Anlatacaklarım uzun

Uzun uzun olmasına da, her şeyi bir yazıda toparlayabilecek miyim, yoksa kesik kesik mi yazacağım bilemiyorum. Çünkü çok şeyler oluyor ve çok şeyler değişiyor ve biz bunların hiçbirini ön göremiyoruz. Ama güzel.

Laf salatasını bırakıp evrenin yaptıklarına gelirsek; (yazamadığım değil) yazmadığım bir dönemin sonunda hiç tahmin edemeyeceğim bir şekilde Evren bana destek oldu, hop ve bir anda kendimi Viyana Havaalanı'nda buldum. Küçük kapağına Yalnız Dağ haritası işlenmiş not defterim elimde, bir sürü şehir dolaşıp bir sürü insanla konuştum. Derler ya bir yazarın yapması gereken en önemli şey gözlemdir diye, gerçi belki de öyle bir şey dememişlerdir ama benim gördüğüm kadarıyla etrafına bakmayan insanın yazdıkları da işe yaramaz, işte ben o şartı yerine getirerek kafamda çok güzel öyküler ve karakterler kurdum. Yabancı bir yerde insanlarla yabancı bir dilde konuşmayı o kadar özlemişim, hatta aslında bundan duyduğum hazzı o kadar özlemişim ki birdenbire kendimi sokakta, otelde, turistik yerlerde, herkesle konuşmaya çalışırken buldum. Eskiden çok çekingendim, kimseyle konuşmaya cesaretim yoktu çünkü kendime güvenim yoktu ama artık değil tabii görüldüğü üzre, girişken olmak da çok eğlenceli zaten. Prag'daki otelde tamamen tesadüfi bir şekilde Alman bir iş adamıyla futbol muhabbeti yaparken buldum kendimi bir keresinde örneğin, Hamburg Havaalanı'nda valiz sırasında beklerken başka bir iş adamıyla Türkiye'nin Suriye'yle olan durumunu konuşmak kadar ilginç değildi gerçi. Dünya çok tuhaf, insanların her biri çözmeyi isteyip istemeyeceğiniz size bağlı olan birer gizem ve kim dünya üzerinde sihir yok diyorduysa da, külliyen yalan.

İnternete giremediğim, kimseyle telefonda konuşamadığım, nadiren mesaj gönderebildiğim bir haftalık süre içerisinde o kadar huzurluydum ki, döndüğümde "Ben yokken neler olmuş, kim neler yazmış, neler paylaşılmış" sorularını soramadım çünkü internete bu kadar bağımlı olmak güzel değildi, kafamızı kaldırıp olan bitene bakmak çok daha güzeldi, ama tabii bakılan yer hiç görülmeyen bir yer olduğunda. Sıkılıyor insan çünkü aynı şehirden ve bu çok doğal, isterse o şehir dünyanın en güzel şehri olsun (Yazar burada İzmir'den bahsediyor).

Bir haftalık bulutlarda gezişten sonra tamamen yenilenmiş olarak bir pazartesi sabahı şehrime ayak bastım, okula ve sorumluluklara kaldığım yerden devam ederken, Evrenin birdenbire benimle hasta ve yaşlı biriymişim gibi ilgilenişini hayretle izledim. Önce güzel ülkemdeki eğitim sistemi yüzünden okumak zorunda kaldığım, altın bilezik peşine düştüğüm son derece aptal bölümdeki derslerimden harikulade notlar aldığımı öğrenip hocalarımla bu güne kadar hiç olmadığım kadar samimi olmam benim için bir devrim niteliğindeydi. Ardından aynı yerde aynı yüzleri, aynı mekanları, aynı sokakları görmekten bunalıp dışarı çıkmaya günlerce tenezzül etmediğim yerden taşınmam kesinleşti; deniz kokusuyla yaşayacağım bir yere -sonunda!- gidiyorum.

Ve en önemli olay, hatta belki de bu olanların içinde SİZLERİN en çok ilgileneceğinizi tahmin ettiğim gelişme. Aylardır benimle beraber beklediğinizi biliyorum, arada "Cevap geldi mi?" diye sorduğunuzda içim azıcık acımış olsa da benimle beraber olduğunuzu bilmek en güzeliydi, şimdi nihayet o haberi verebileceğim. Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı büyük ihtimalle yayımlanıyor. Yayınevini her şey hazır olduğunda buraya yazacağım, fakat sürecin başlamasının önündeki tek engel benim sözleşmeye imza atmam, bunun için de İstanbul'u ziyaret etmem gerekiyor ve ben de okulla işim bitip taşındıktan sonra bunu yapabileceğimi düşünüyorum, nowhere woman bu kez de hayalini bir adım öteye taşımak için yolculuk edecek. Sonbahar ya da en geç kış ayları içinde güzel çocuğumun raflarda olmasını bekliyor olacağım, size buraya kadar benimle geldiğiniz için teşekkür ediyorum ve yolun geri kalanında da yanımda olacağınızı bildiğim için hepinizi yanaklarınızdan öpüyorum. Bir çocukluk hayalinin gerçek oluşuna tanıklık ettiniz. Hoşça kalın.

Salı, Mayıs 07, 2013

Perfect Sense

"Gökyüzünden iki yağmur damlası düşse hemen şemsiyesine sarılan insanlardan nefret ediyorum. Hayata da şemsiye mi açıyorsunuz siz?"

Hava kapkaranlık, sabahın olmasına bir saatten biraz fazla bir süre var ama güneş bu defa doğmaya çok niyetli değil gibi. Belki de gece, yağmurla beraber o kadar güzel kokuyor ki bu büyüyü güneş bile bozmak istemiyor. Gece her zaman olduğundan daha davetkâr kokuyor, gökyüzü yağmur damlalarını yere ince ince düşürerek ona sessizce eşlik ediyor. Sokaklar bomboş, ya da belki de gördüğümüz kadarıyla boş; daha birkaç saat önce birileri bu yollarda sarmaş dolaş yürümüş, onların sesleri ve hissettikleri o sokakta iz bırakmış olabilir. Ya da beş saat önce birileri o yolda birbirine bağırmış, tartışmış ve sonunda bütün o öfkeyi, kızgınlığı ve kırgınlığı içine çekmiş sokak. Belki de bir grup sarhoş insan kahkahalar atarak geçmiştir oradan, sokaksa onlara ayna olmayı ve onların karmakarışık hislerini geceye, yağmura, gökyüzüne, dünyaya yansıtmayı tercih etmiştir. Kim bilir.

Onların hepsinin ötesinde, tembel ve kirli, kırmızıdan bozma olduğunu ısrarla kabul etmeyen turuncu bir sokak lambası var bir apartmanın ikinci katının balkonuna misafir. O turuncu ışığının önünde ince yağmur damlaları dans ediyor sessizce. Gökyüzünden düşüp sokak lambasına kısa süre misafir olduktan sonra yeryüzüne düşüyorlar. Yolculuklarının bitimine yakın, sokağın yansıttığı bütün karmaşayı alıp tam yere düştükleri an o noktada kaç tane öykü, kaç tane ses, kaç tane his varsa hepsini o küçücük halleriyle sarıp sarmalıyor ve yayılıyorlar oldukları yere. Kuruyana kadar orada, kendileriyle beraber yaşatıyorlar anıları. Sonra sokak sahipleniyor hepsini, kurumuş bir dal kadar kırılgan da olsa, birileri aynı yerden geçip yeni öyküler yazana kadar tam da orada duruyorlar. Belki de bekliyorlardır! Anı sahiplerinin ziyaretlerini bekliyorlardır. Yeni öyküler yazmak istemez belki o sokak bile. Belki o inatçı ama tatlı sokak lambası da, bir an için yalnızlığından kurtulmasını sağlayan, ince ince yağan yağmurun damlalarını tenlerinde hissetmek için bomboş sokağa çıkmış mutlu iki yüzün sahiplerini hatırlamak istiyordur. Ve belki de yağmur damlaları o kadar mutludur ki o iki tene düşmekten, hele ki sokaklarda, balkonlarda kimseler yokken.

Sabahın körü ya da öğlene yakın diye nitelenmeyecek bir vakit. Güneş ısrarlara dayanamayıp doğmak zorunda kalmış gibi, tüm gökyüzünü kaplayan ve açık gri olduklarını asla kabul etmeyen bulutların arkasında bir yerlerde keyif yapıyor. En az güneş kadar keyifli ve koyu gri oldukları konusunda ısrarcı olan bulutlar o gün kendilerine verilen görevi layığıyla yerine getirerek habersizce denize eşsiz bir hava katıyorlar. Deniz ne çok sakin, ne çok hiddetli; bu duyguların aralarında bir yerlerde geziniyor. O gün tek derdi havasını, hayır daha çok kokusunu sahilde gülümseyerek yürüyen birine ulaştırmak. Herkes uyuyor. Sadece o uyanık. Ama gülümsemem bu yüzden değil, şu an burada yürüdüğüm için, diyor denize dönerek. İnceden bir rüzgâr eserek dağıtıyor saçlarını. Gülümseyerek palmiye ağaçlarına doğru yol alıyor sonra, onlar da onaylarmışçasına yukarıdan aşağıya sallıyorlar dallarını ve yapraklarını dinginlik içinde. O işlek yoldan geçen arabaların ve otobüslerin sesiyse duyulmuyor bile, dünya aklını kaçırmış sanki ya da evren bir anlığına tüm dikkatini ona vermiş, başka hiçbir şey umurunda değil. Ve onun da umurunda değil. Yürüyor, yürüyor, yürüyor. Orada yürüyebildiğine memnun; zihnindeki nefes alış verişlerine, kulağında misafir olarak kalmış kahkahalara, bir önceki gün ağzından çıkmış olan her sözcüğe denizin sesi, palmiyelerin selam verişi, renk konusunda inatçılığından vazgeçmeyen bulutların pek keyifli güneşi saklayışı ve rüzgârın hafif fısıltısı eşlik ediyor.

Bu kez her şey daha gürültülü, herkes konuşuyor, bağırıyor çağırıyor, ayak sesleri daha duyulur, güneş ve palmiyeler ne yaparlarsa yapsınlar ilgiyi kendi üzerlerine çekemiyor. Rüzgâr uzun bir süreliğine onları terk etmiş, palmiyeler suskun. O suskun değil, o kendisiyle konuşuyor. Onun gözleri değil arayan, onun ayakları değil yürüyen, onun kalbi değil atan. Onun bir suçu yok, bunu yapmaya iten hep etraftaki o koku. Koşuyor, ya da koşarcasına yürüyor; etrafı sarılmış sanki, aynı şeyleri hissediyor ve yine orada yürüyor olmaktan dolayı mutlu. Sonrasında şehrin bütün gürültüsü ve doğanın suskunluğu kalbinin ritmi tarafından bastırılıyor.
Şimdi denize daha yakın, kendisiyle değil denizle konuşuyor, arada bir palmiyelerle rüzgârı dinliyor ama çoğunlukla konuşan o. O kadar çok şey paylaşmış ki hepsiyle, konuştukça konuşuyor, susamıyor. Belki arada bir karşısındaki denizi oluşturan su damlalarına benzer yaşlar akıyor gözlerinden. Deniz üzülüyor, palmiyeler hüzünleniyor, rüzgâr tüm bu durumu düzeltmek istercesine daha sert esmeye başlıyor. Bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki o; denizle, palmiyelerle, güneşle, bulutlarla, rüzgârla anlatacağı, dolayısıyla ağlayacağı bir şeyler olduğundan ağlıyor.

Sessizlik. Dinginlik. Bir parça mutluluk, bir parça hüzün. Azıcık burukluk. Çokça sevgi. Orta karar sakinlik ve memnuniyet. Hafif müzik eşliğinde, kalpte ve akılda aynı kareler. 

Sokak lambasıyla arkadaşlık ettiğim gece, denizle beraber yürüdüğüm sabah, bütün dünyanın çıldırdığı, benim gülümsediğim akşam, rüzgâra sımsıkı sarılarak ağladığım öğle vakti. Bütün o anıların hepsi, kokularıyla varlar.

Pazar, Nisan 14, 2013

Spartacus finali yüzünden müzik bile dinleyemiyorum, kendime gelemiyorum, aklımdan çıkmıyor.
Her şeyi bu kadar derinden hissetmekten bıktım.

Cumartesi, Mart 02, 2013

Aslında bir konu vardı.

Bir de üstlerine anılar yapışmış şarkılar vardı ki allah onların belasını versindi. Nasıl olsa yapıştıkları yerlerden çıkmayacaklar diye bir daha dinlenmezlerdi. Gün gelir devran döner her şey unutuldu sanılırdı ama o şarkılardan biri ya da birkaçının melodisi kulağa çalındığında insanın aklına gelen tek şey "ben kimim ki geçmişten kaçayım" olurdu-çünkü kalbinle sevmiş, ruhunu vermiş, cümleleri beynine yazmıştın-tam olarak neyden, nereye kaçıyordun ki. Her güzellik bitip (o kadar güzelse nasıl bitiyor bilmiyoruz) acısı çıkmaya başladığında benliğimizin bir kısmı kopup başka yerlere gitse-olanları hiç bilmeden yenilenen oyun gibi başlasaydı başka bir yolda yürümeye-nasıl olurdu-kaç parçaya bölünürdük? Ya da hangi parçamız en mutlu olmuşsa onunla devam etseydik olmaz mıydı. Birden çok seçeneğimiz olsaydı, keşke birden çok seçeneğimiz olsaydı. Bütün kelebeklerin kanatlarına lanet olsundu çünkü "şöyle yaparsan oraya gidersin oraya gidersen şu olur şu olursa bu olmaz" falan demiyorlardı ve biz nerede en kötü seçenek varsa onu seçip kendi yolumuzu mahvediyorduk. Üç buçuk dakikalık olsun dört dakikalık olsun-melodilerin de melodilerin silemediği mesafelerin de aslında hiçbir zaman olmamış mesafelerin de allah belasını versindi-birkaç güzel ruhlu ama muhtemelen kötü şeyler yaşamış insanın "nerede yanlış yaptım halbuki ilk başta güzeldim" temalı şarkılarına, bunca salt sana ait duyguyu, anıyı, güzel sandığın her şeyi nasıl sığdırabilmiştin sen. Neden bir şeyi sevince bütün hücrelerinle sever neden bir şeye bağlanınca bütün hücrelerinle bağlanırdın-sana fiziksel ya da ruhsal ya da düşünsel olarak tamamen bağlı olan tek varlığın kitaplarken salt "bazen" fucking special hisettirebiliyor diye işin diğer tarafını, beyazdaki siyahı iyideki kötüyü görememiştin-sen neden o kadar körleşmiştin. Kimler, neler, sonsuza kadar gökkuşağı gibi güzel kalabilecek neler vardı da sen hiçbirini görmemiştin-çünkü tüm şehir siyahtı bir tek o ve onlar mı beyazdı? Sen ise bir karadeliktin işte çünkü çok seviyordun ve her şeyi sildin-çünkü hiçbirine dünyanı açmak istemedin, olmazdı-neden kelimelerini onlarla paylaşmalıydın ki-onlar ne yapmıştı, noktanı virgülünü tanıyorlar mıydı ki? Hiç "bu senin virgülün, tanıyorum" diyen olmuş muydu sana? O güzelim yağmurlu şarkıları gidip onlara emanet ettin hiç düşünmeden çünkü düşünemiyordun çünkü hayatındaki her şeye karşı kördün-saçma bir sebepten görüş alanında olmaması gerekenleri yerden alıp göklere çıkardın ve bu küçüklüğünden beri yapmayı en sevdiğin şeydi aslında-23 sene sonunda anladın bunu. Kim bilir bir bu kadar daha yaşarsan ne saçmalıklar göreceğiz. Sorun neydi, sorun şuydu, sorun senin egondu aslında baştan beri-önemli olman gerektiğini hissediyordun-sonra önemli olmadığını gördün-ama önemli olmak zorundaydın ve bunun için her şeyi yapmalıydın-eğer sen önemliysen seninle olanlar da önemli olmalıydı-sıradan, basit, alelade olamazlardı, olmamalıydılar. Öyle basit şeyler öyle önem kazandı ki, öyle anlamsız şeyler öyle anlamlı hale gelmeye başladı ki-bir gün neler olduğunu anlamadan o kadar saçma bir rüyanın içine düştün ki. Ne yazık ki inatçıydın-ne yazık ki kendinden emindin-ne yazık ki vazgeçmek nasıl olur bilmiyordun AMA NEDEN BİLMİYORDUN! Bir şeyden vazgeçmek kaybetmek demek değildi ama bunu zor yoldan öğrendin-öğrendiğinde maraton koşup nefes nefese kalmış, yere yığılmış, işe yaramaz bir insandın. Kötülükler hep iyilikten gelir ve senin kötülüğün de vazgeçmemekten geldi-sonun vazgeçmediğin için geldi-sonun çok sevmenin yaşanması gereken bir şey olduğuna inandığın için geldi. Zorlamayacaktın, sen değildin işte, olmasan bir şey kaybetmeyecektin, belki başka şeyler kazanacaktın. Zorlamamalıydın, bu bir savaşmış gibi kazanmaya çalışmamalıydın. Sonunda bir zamanlar bütün dünyan olan her şey tersine dönecek deseler inanmazdın ama öyle olmuş bulundu işte-kim mi üzgün şimdi, kim mi pişman şimdi, kim mi işe yaramaz şimdi? Bilmiyorum çünkü gözümü kör etmiş olanların neye benzediği, birkaç şarkı bana kendi duygularımı ve yaşadıklarımı hatırlatmadığı sürece gözümün önüne gelmiyor-ve zaten Creep'i duyduğumda zihnimde anılar canlanmıyor-sadece o zamanlar hissettiklerimin bıraktığı boşlukları görüyorum AMA NEDİR. Umut etmek salakça, inanmak salakça, başkalarıyla alakalı hayaller kurmak salakça, ve o salak soyadlarını isminin yanına getirmek içlerinde en salakça olanıydı. Bir keresinde, ne zaman tekrar okusam çok beğendiğim bir hikaye yazmıştım-A Wolf at the Door'u dinleyerek yazmıştım-aslında yazabilmemin sebebi o şarkıydı-hikayeyi şarkı başlatıp şarkı devam ettirmişti ve bitirilmek istememişti bile-ama eninde sonunda o adamla o kadın benim görüş alanımdan çıkacaklardı çünkü too good to be true'lardı ve buraya ait değillerdi. Aynı şarkıyı dinleyerek bunu yazdım ama nasıl o hikaye katıldığı yarışmayı kazanamadıysa bu yazdığımın da bir halt olacağı yok.

Bu arada 2 sene boyunca bütün duygularımı yazdığım blogları yazıları vs.leri tamamen sildim, kapattım, uzaklaştırdım, baya uzun zaman önce yaptım bunu ve geçmiş uçup gitmiş zaten-sadece bazı kalp atışları melodilerin arasına karışmış. Bana bunları yazdıran da Thom Yorke'tu hep, hayatı boyunca çirkin hissedip bir konserde Creep'i söylerken sözleri "I want a perfect body so I can look good next to you" olarak değiştiren muhteşem müzisyen. Bahsettiği "fucking special" her kim idiyse aslında o creep ya da weirdo bile değil, bambaşka işe yaramaz saçma sapan biri işte-uzayın boşluğunda amaçsızca gezinen renksiz bir balon gibi.
Asıl fucking special olan Thom. Hissedememiş ve o sözleri yazmış sadece. Sözler doğru değil. Olaylar öyle değil. Ben hissettim çünkü-kusarak, cam kırıklarını eline ayağına batırarak, kalbini en uzağa fırlatıp atarak, çok büyük bir marifetmiş gibi "vazgeçmeden" seven bendim çünkü. Bir de cam kırıkları sözünü çok uzaklardan bana hatırlatan başka bir müzisyen belki. O da hissettiği için biliyorum, bildiğini biliyorum. Belki sizin bile bilmediğiniz şeyleri biliyorum.
Sizin bilmediğiniz birkaç şey daha biliyorum ama onlar buraya kadar anlattıklarım gibi can sıkıcı iç kemirici bitmiş gitmiş dangalakça şeyler değil. Gökkuşağı gibi insanlar, canım insanlar, noktamı virgülümü paylaştığım insanlar vardı-şarkıların hatırlattıkları gibi değil ama yine çok silik şeylerden bahsediyorduk biz onlarla.
Kendimize yalan söylüyorduk, bu yalanlara inanmış gibi yapıyorduk, sonra gerçekten de inanıyorduk. Yalanlarımız beyaz mıydı pembe miydi yoksa aslında bunun hiç önemi yok muydu onu da bilmiyorduk-bugün güzel yalanlara bir saat, belki iki saat inanmıştım ben-güzeldi, sonra geçti. Çünkü körleşmemek için-salakça şeyler yaşamamak için-yeni şarkılara yeni anılar ya da yeni duygular eklememek için-soyadlarıyla uğraşmamak için öyle yapmak lazımdı. Artık hep öyle yapılabilirdi-herkes mutlu mesut ayrılırdı KAFAMIN İÇİNDEN. Kafamın içinde bulunan gökkuşaklarının bundan haberi bile olmazdı. Olmasındı. Zaten yalanlar söyleyip inansam da inanmasam da, bitse de bitmese de, son tam da buraya gelecekti, karadelik değil miydin yutardın bütün yalanları da-sonradan hiçbirini de hatırlamazdın-bir şey yaşanmazsa duygu da olmazdı anı da, ölen de yaralanan da olmazdı. Sonunda sevdiğin herkesi özgür bırakır arkanı döner çeker giderdin. Çekip gitme hakkı artık hep sendeydi. 
Bir kere o kadar sevip vazgeçmeyip olduğun yerde durunca bir daha hiç kimse hiçbir şey söylemeden gitmene bir şey diyemezdi.
Sen zaten denemiştin.
Bir sürü insana binlerce şans vermiştin.
Sen güzeldin kadınlar berbat.
Bir sandalye çekip otursunlar, mumları yaksınlar istedin, onlarsa sana çok acı çektirdiler.
Hiçbir şey değişmeyecek,
Onlar asla yanında olmayacak,
Çünkü sen denedin ama onlar denemedi.

Cumartesi, Şubat 09, 2013

Song of the Misty Matamata

Güneşsiz, sisli bir sabah, daha önce bulunmadığım bir ülkenin bulunmadığım bir şehrinin, neredeyse 12 yaşından beri aynı tutkuyla görmeyi istediğim köşesinde bulunan Green Dragon isimli, benden olanların çok iyi tanıdığı bardan bozma küçük ve sevimli oteli kendi ellerimle açıyorum. Barın arkasına geçip akşam için bir playlist oluşturuyorum fakat uygun şarkıları bulmak o kadar çok zamanımı alıyor ki, çünkü toplamda binlerce şarkı var.

Green Dragon'ın asıl barmeni geldiğinde bakışarak anlaşıyoruz ve ben yola koyuluyorum. Yemyeşil ağaçların süslediği toprak yoldan yürüyerek yavaş yavaş asıl gitmek istediğim yere yaklaşıyorum. O sırada çimenlik bir alana varıyorum, içimden yere oturup rüzgarı yüzümde hissetmek geliyor ve bu isteğime karşı koymuyorum. Nasıl olsa burada 3 dolu dolu gün geçireceğim, anlık mutlulukları kısıtlı süreme kolayca sığdırabilirim. Ben huzurlardan huzur beğenirken yanıma gri bir kedi geliyor; şişman, sevimli, bana sokuluyor ve ben de ona sarılıyorum. Bana bir şeyler söylediğini duyuyorum.

-Ben de seni bekliyordum!

Kedinin konuşuyor olmasına tabii ki şaşırmıyorum, onu biraz şımarttıktan sonra kalkıp yola koyuluyorum yeniden. Yaklaştıkça heyecanım artmıyor, aksine etrafımdaki her şeye hızla alışıyorum, buradaki her anımın tadını çıkaracağıma dair kendime söz vermiştim, heyecanın hiçbir şeyi bozmasına izin vermiyorum. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin burada yaşadığım her şeyi ayrıntısına kadar hatırlayacağım. Kedinin yüz ifadesine (evet, "yüz ifadesi") kadar.

Sonunda önümdeki üç gün boyunca kalacağım eve varıyorum. Ev mi? Hayır ev değildi orası, toprağın içindeki bir oyuktu, "a hole in the ground"du, ve orada bir hobbit yaşardı, "in a hole in the ground there lived a hobbit".

Ne bahçede, ne de kapının önünde beni karşılayacak kimseyi bulamıyorum fakat bunu önemsemiyorum çünkü içten içe bir Baggins olduğumu biliyorum, Bag End bir Baggins'in evidir ve ben evime dönerken Bilbo Baggins'in beni karşılamasını beklemiyorum.

Yuvarlak kapıyı görünce bu resmi hemen çizip aklımın unutulmaması gereken manzaralar kısmına kaydediyorum, ve kapıyı açıp eğilerek içeri giriyorum. Sola döndüğümde mutfaktaki yuvarlak masayı Bilbo'nun bu ilk odaya taşıdığını ve yemeği çoktan hazırladığını görüyorum. Ne yapmalı? Hemen yemeklere gömülmeli mi yoksa Bilbo'yla kucaklaşmalı mı? Bir hobbit yuvasında hazırlanmış akşam yemeğini görmezden gelmek ne kadar zor olsa da bunu başarıyorum ve canım, canım Bilbo'ya sarılıyorum. O beni bekleyemeden yemeğini yemiş, ben tam da yemeğimi ağzıma tıkıştırırken beni izliyor, "buralar"dan bahsediyor, çok uzaklardan geldiğimi bildiği için her şeyi anlatıyor - ben de onu zevkle dinliyorum, zaten buraya her şeyi öğrenmek ve unutmamak için geldim.

Bilbo çok yavaş yediğimden yakınınca önümdeki tabağı tertemiz yapıyorum. Ardından hiç izin almadan; "Ben odaları gezeceğim" diyorum ve Bag End'in sıcak koridorlarında buluyorum kendimi. Odadan odaya, odadan odaya geçip tüm ayrıntıları aklıma not ederken büyülenmekten kendimi alamıyorum; öyle şahane bir yer ki burası. Ben gezinirken Bilbo masa başından benimle konuşmaya, bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Buradaki yaşamını, ne zaman burada yaşamaya karar verdiğini, neler atlattığını anlatıyor. Onu da dinliyorum ama daha çok wonders of Bag End ile ilgileniyorum.

Tüm odaları gezip bitirdiğimde -ki bu en aşağı bir saatimi alıyor- Bilbo'nun masayı toparladığını ve bir ona bir bana olmak üzere iki pipo hazırladığını görüyorum. Yaşasın! Old Toby içeceğiz!

-Nasıl içeceğim?
-Sigara içer gibi, iyice içine çekip vücuduna yayılmasını bekleyeceksin ve üfleyeceksin.

Önce benim pipomu yakıyor, sonra kendisininkini. Kendimi gerçekten doğduğumdan beri burada yaşıyormuş gibi hissediyorum, sanki doğamda burada oturup pipo içmek varmış gibi. Bilbo içmekte zorlandığımı görünce sanki bu bir an önce yapmam gereken bir şeymiş gibi heyecanla bana doğru eğilip;

-İyice içine çek, iyice çek!

diyor. Dediğini yapmaya çalışıyorum, inanın gerçekten Old Toby'yi damarlarımda hissettim.

Pipo keyfimiz bittikten sonra etraftaki merchandise shoplardan birinde buluyoruz kendimizi. Bu benim özel isteğimdi, buradan sadece yüzlerce fotoğraf ve anıyla değil, birkaç parça eşyayla da dönmek istiyordum. Nitekim tişörtten anahtarlığa bir sürü şey bulup hiç düşünmeden satın alıyorum. Bu amaçla açılmış dükkanlardan oluşan sokaklarda kendimi öyle kaybediyorum ki bir ara kendimle beraber Bilbo'yu da kaybediyorum ama o beni eninde sonunda buluyor.

Hobbiton dışında görmemiz gereken doğa harikası yerleri geziyoruz beraber, Bilbo'nun buralarla ilgili bilmediği tek bir şey yok, bana gittiğimiz her yerle ilgili onlarca şey anlatıyor. Bir an dünyadaki herkese o an Yeni Zelanda'da olduğumu, Green Dragon'ı kendi ellerimle açtığımı, bir kediyle konuştuğumu, Bag End'i dolaştığımı, Bilbo Bagginsle karşılıklı Old Toby içtiğimi söylemek istiyorum. Bu istek öyle bir hale geliyor ki beynim alev alıyor sanki.

En sonunda evimize, üç gün boyunca yaşayacağım Bag End'e dönüyoruz. Bahçe kapısını açtığımızda karşımızda yolda karşılaştığım, benimle konuşan gri kediyi görüyoruz.

-Bu Bag End'in kedisi.

Bag End'in kedisinin beni karşılayıp beni beklediğini "söylemiş olması" gururumu okşuyor fakat kediyle ilgili gariplikler bununla kalmıyor.

-Üç gün boyunca burada beraber yaşayacağız, ne güzel,

diyor kedi bana "gülümseyerek". Onu olduğu yerde bırakıp Bilbo'yla beraber Green Dragon'a gidiyoruz. Daha önce seçtiğim şarkılar çalıyor şirin mekanda, öyle kalabalık ki. Sanki Yeni Zelanda'da yaşayan herkes o gece oraya gelmiş.

Ne kadar Old Toby içtiğimi hatırlamıyorum. Ne kadar konuştuğumu da. Havayı ne kadar soluduğumu da.

Şimdi en iyi hatırladığım şey alarmım çalıp uyandığımda sinirden duvarları yumruklamak istediğimdi. Çünkü gerçekliğin allah belasını versindi.