Pazartesi, Aralık 24, 2012

2012 Kitapları/Filmleri/Dizileri/Şarkıları

Öncelikle "Öf çok uzun yazmışsın okunmaz ki bu" diyecekleri malum olan arkadaşları bir kenara alalım çünkü bu yazı çok uzun olacak.

2011'in son günlerinde o yıl okuduğum kitapları ve izlediğim filmleri derleyip toparlayıp buraya yazmıştım, bu yıl da aynını yapacağım.

Kitap

Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri (Joey Goebel): Çekinerek aldığım kitaplardan biriydi, Joey Goebel ile tanıştım, muhteşem diyebileceğim bir kitap olmasa da son yıllardaki vampir-kurt adam-bilmem ne klişelerinden sıkılmış biri için farklı ve güzeldi. Farklı olan her şeyi severiz.

Franny ve Zoey & Dokuz Öykü & Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar#Seymour-Bir Giriş (Salinger): Bu yıl inat edip sevdiğim yazarların bütün kitaplarını bitirmeye niyetlendiğim ve bunu kısmen başardığım bir yıl oldu, mesela Salinger'ın eserlerini bu kitaplarla beraber bitirmiş oldum. Bu adam psikoloğum olsaydı hayat bir başka olurdu.

Paniğe Kapılma! (Neil Gaiman) & Ve Başka Bir Şey Daha (Eoin Colfer): Otostopçu arkadaşlarımın bildiği gibi bu yıl art arda çıktı bu Otostopçu'yla bağlı kitaplar, farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış olsalar da güzel yanları vardı elbet; Douglas Adams hakkında sürüyle ayrıntı öğrenmemiz gibi mesela.

Sylvia Plath'ın Şairliği Bağlamında Analizi (Nilgün Marmara): Sylvia'ya daha çok yakınlaşmak, Nilgün Marmara'yı tanımaya başlamak.

Veciz Sözler & Sinek Isırıklarının Müellifi (Barış Bıçakçı): Ailemizin ekstra melankoli sağlayıcısı Barış Bey'e her ne kadar ulaşamasak, onu göremesek, röportajlarını okuyamasak da kitaplarında hep kendine dair bir şeyler arıyoruz şüphesiz. Veciz Sözler'deki baş kahraman bunlardan biri mesela. Barış Bıçakçı artık sessizce yeni kitap yazmasını beklediğim tek Türk yazar oldu çıktı.

Kitap Hırsızı (Markus Zusak): Yazarken "Bu yıl çok güzel kitaplar okudum, ama acaba bu yıl okuduklarım içinde en iyisi hangisiydi, seçebilir miyim ki?" diye düşündüm ve aklıma ilk bu kitap geldi. Selin sayesinde aldığım bir kitaptı, öyle herkesin kitap önerilerini dikkate almadığım için nadir yaşadığım bir hadise yaşadım: Selin'e ne kadar teşekkür etsem az. Çünkü bu kitap hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum, bir cümleye başlıyorum ama gerisini getiremiyorum, çünkü bu kitap tam bir şey anlatacakken boğazınıza bir yumruk yerleştiren ve sizi hıçkıra hıçkıra ağlatan duygu gibi bir şey. Gözlerim yana yana okuduğum son kısımda hiç durmadan ağladığımı belirtmem gerek. Bu kitabı okuyun.

Dracula (Bram Stoker): "Okunması gereken kitaplar" kuşağından ilk kitap bu. Ve sizi temin ederim Anne Rice bile bu kitabın yanında halt etmiş. İnsanı hiç bilmediği duygulara sürükleyen ve etkisi altından çıkmanıza izin vermeyen üsluplar var ya, bu kitap o üslupların kralını barındırıyor. Okumadıysanız okuyun. Bir de, bu kitabın resmi (?) filmi olmasa da karakterlerinin isimleri değiştirilerek yapılmış bir filmi var; Nosferatu. Korkudan gündüz vakti izlediğim, içinde hiç konuşma olmayan çok eski bir film. Youtube'ta bulmuştum ben, siz de bulursanız lütfen izleyin. Hayatımda izlediğim en korkunç ve gerilimli filmdi.

Kız Kısmı (Siminya): Bu yıl "Dizüstü Edebiyat" zımbırtılarına şiddetle karşı ve düşman olan blogger'lar olarak içimizden biri, zeki, çevik, ahlaklı blogger Siminya'nın kitabının çıkışına şahit olduk, aldık okuduk, güldük, eğlendik, üzüldük, hüzünlendik, Siminya'nın beynine ve hayatına görkemli bir giriş yaptık. Bu konudaki tek üzüntüm Bellatrix, Aylin ve Zeynep'in henüz kitap çıkarmamış olması. Keşke onların kitaplarını da okuyabilsek.

Wizard's First Rule & Stone of Tears (Terry Goodkind): Kendisiyle Legend of The Seeker adlı diziyle tanıştığım Sword of Truth serisinin ilk kitabını beynimde "O kadar uzun İngilizce kitabı okuyamazsın anlamazsın sen alma bence boşuna yazık" diyen Melda ile "Denemeden nereden bileceksin al bakalım bi okumaya başla anlarsın bebeğim anlarsın tatlım" diyen Melda kapışırken satın aldım. Ağustos ayıydı sanırım, evde, bahçede, yemek yerken, gece karanlığında, orada burada okuyayım derken bıçak gibi kesildi bitti kitap. Çok kolay okunan, sürükleyici ve görkemli bir dünya ve kurguya sahipti, tabii arkasından serinin ikinci kitabını da almadan edemedim, hatta birkaç gün önce onu da bitirdim, sonuna kadar Riço ve Kahlan'la devam edecekmişim gibi duruyor, yayınevleri isterlerse çevirmesinler ulan, yaşasın Sword of Truth! (İTHAKİ'YE ATAR YAPTI)

Uğultulu Tepeler (Emily Bronte): Bu yıl okuduğum en iyi kitabı seçerken bana çok büyük zorluk çektirecek "Okunması gereken kitaplar" kuşağının bir kitabıydı, kitaptan o kadar etkilendim ki çok ağlarım diye oturup filmini (filmlerini) bile izleyemedim, sanırım ilerleyen zamanlarda da izleyemeyeceğim.

Frankenstein (Mary Shelley): Vurmayın, evet bunu da okumamıştım ama böyle kitapları belli bir olgunluğa eriştikten sonra okumak daha cazip geliyor, nereden ne çıkaracağını, yazarın aslında neyi anlatmak istediğini hem içselleştirerek hem de altını çizerek anlıyorsun. Yine okumam gerekenler kuşağından, yine çok etkileyici, yine iyi ki okumuşum kitabı. Bu arada Frankestein is not the monster.

Gurur ve Önyargı & Emma & Northanger Manastırı & Akıl ve Tutku & İkna (Jane Austen): Jane Austen romanlarını art arda okuyarak neredeyse yetiştim gibi, bana bu romanların yazılış tarzı ve anlattıkları öyle naif geliyor ki yazarın kendisiyle tanışmayı bu yüzden çok isterdim, çünkü malumunuz şimdi yaşadığımız zamanda hiçbir şey ve hiç kimse naif değil. Sanırım en çok beğendiğim Austen kitabı Emma oldu, baş karakterin dönüşümü, yaşadıklarından ötürü değişimi ve etrafındakileri tanıdığını sanıp aslında hiç tanımadığını fark etmesini görmek, daha doğrusu yakından gözlemlemek çok hoşuma gitti. İşte bir yazar güçlü bir karakter yaratıp onu bizden biriymiş gibi tanıtıp ona herkesin yaşaması muhtemel olayları yaşattığında benim için kral olabiliyor. Bu arada Jane Austen sayesinde bir "celebrity crush" olayına daha girmek zorunda kaldım, Jane Austen kitapları okurken bir de onunla ilişkili filmleri izleyeyim dedim ve Jane Austen Book Club'ı izledim, akabinde Hugh Dancy'ye aşık olmamak elimde değildi. Günlerce Dancy diye diye öldüm.

Beyaz Geceler (Dostoyevski): Dostoyevski dostumla kendi seçimimden ötürü geç tanışıp ona erken alıştım ve en başarılı bulunan kitaplarından biri olan Suç ve Ceza'yı bile çok etkilenirim, günlerce uyuyamam korkusuyla okumuyorum sanki diğer kitapları beni hiç o yönde etkilemiyormuş gibi. Evet, Beyaz Geceler bir sonbahar akşamında beni cehenneme gönderip boğmuştu, açık havaya çıkmak bile eski halime dönmeme yardım edememişti. Öyle bir kitap.

Ölü Ruhlar Ormanı (Grange): Uzun zamandır polisiye okumuyorum çünkü lise yıllarında yeterince Grange ve Chattam kitapları okuyup yeterince seri katile aşık olmuştuk Elifle beraber, düşünün o zamanlardan beri bünyeme fazlaca katilli ipuçlu polisli şeyler yüklendiğinden CSI bile izlemiyordum (Dexter'ı saymıyorum tabii, o ayrı). Sonra geçenlerde kütüphanemde bu kitabın olduğunu gördüm, zamanında almışım ve aldığımı unutmuşum. Elimde okumadığım kitap kalmasın deyip okumaya giriştim ve elimde eridi bitti kitap. Klasik Grange, klasik katilin kimliğiyle ilgili bizi kandırma taktikleri, beklenmedik bitiş derken polisiyeyi çok özlediğimi fark ettim. Grange'dan başkasını okuyamıyorum ama.

Fang Ailesi (Kevin Wilson): Idefix.com'da kitap avına çıkmışken yeni çıkanlar kısmında görmüştüm bu kitabı, görür görmez de twitter'ımda paylaşıp "Bu kitabı okusak mı acaba?" demiştim. Domingo'nun twitter hesabından tatmin edici bir cevap gelince aldım, okudum, su gibi akıp giden, Wes Anderson'ın filmleri gibi, çok değişik ve zekice yazılmış bir kitaptı. Okuyun.

Kutsal Dedektiflik Bürosu & Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati (Douglas Adams): Nihayet yeniden basılan, Douglas Adams'ın Otostopçu'dan bağımsız yazdığı Dirk Gently serisinin iki kitabı. Beni yeniden Otostopçu'yu okurken yaşadığım ruh haline taşıdı, bu büyük yazarın ölümüne bir kez daha üzüldüm, üzüldüm, üzüldüm, ama hiçbir işe yaramadı.

Goodreads hesabım için sizi şöyle alıyorum.

Film

Dizilerden vakit bulduğum kadarıyla filmler indirip izledim bu yıl, günde üç film izlediğim de oldu, koca bir ayı hiç film izlemeden geçirdiğim de. Üstelik sanırım birkaç ay öncesine denk geliyor, bir film kulübü kurduk dört blogger hatunu olarak, her hafta düzenli olarak beraber seçtiğimiz filmleri izleyip kritiklerini yapıyoruz, bu da artık haftada en az bir film izlemek zorunda olduğumu gösteriyor. Şimdi kısaca bu yıl izleyip beğendiğim filmlerden bahsedeceğim size.

The Royal Tenenbaums sanırım en çok etkilendiğim filmdi. Hatta bir ara twitter'da Tenenbaum soyadını kullanmıştım, o derece.

Sylvia'yı izlemem tam bir felaket oldu, son kısımlarda öyle çok ağladım ki sonrasında da The Bell Jar'ı okuduğum zamanlarda olduğu gibi uzun süre kendime gelemedim. Sylvia Plath'in hayatımda oldukça büyük bir yeri ve etkisi varsa demek.

Almost Famous tam izlemekten aşırı hoşlandığım tarzda filmlerdendi, özellikle Penny Lane karakteri bana o kadar çok şey anımsatıyor, söylediklerini öyle iyi anlıyordum ki bir ara "Acaba hayatımın bir döneminde Penny Lane mi oldum ben?" demekten kendimi alamadım.

My Life Without Me, hassas olduğum bir dönemde izlediğim için mi yoksa filmin kendisinden ötürü mü bilmiyorum ama beni çok ağlatan bir film oldu, filmde 23 yaşında kanser olan ve tedaviyi kabul etmeyip son zamanlarını kocası, aşığı ve çocuklarıyla geçirip hepsine ayrı ayrı ses kayıtları düzenleyip mektuplar yazarak geçiren bir kadını anlatıyor. İzleyin.

Chernobyl Diaries, iki arkadaşımla gidip birinin filmin bir noktasından sonra ekrana bakmadan yoluna devam ettiği bir film oldu, "sözde" korku filmlerini sevmem fakat tüylerimi bir anda ürperten gerilim filmlerine bayılırım, işte bu o filmlerden biriydi. İzleyin.

Nosferatu ve Jane Austen Book Club'tan kitaplar bölümünde bahsetmiştim.

Midnight In Paris, geç izleyip öldüğüm, öldüğüm, ve tekrar öldüğüm bir film oldu; tabii ki kıskançlıktan öldüm. Allah belasını versin başka bir şey demek istemiyorum.

Prometheus, her ne kadar gerçek olmadığını biliyor olsam da böyle şeylerin hayal edilebilirliği ve insana bazen "Acaba?" dedirtebilmesi dolayısıyla sinemada izleyip beğendiğim bir film oldu.

My Week With Marily çok iç burkucuydu. Çok.

Despicable Me, aynı ay içinde dört kez izleyip her seferinde gülmekten sandalyeler yuttuğum (O kadar büyük kahkahalar atıyordum ki içlerinden sandalyeler bile geçebiliyordu) ve ikincisini çok büyük sabırsızlıkla beklediğim bir animasyon. Şu animasyonlardaki küçük çocuklar beni gülmekten gebertmekten ne zaman vazgeçecekler bilmiyorum. It's so fluffy I'm gonna die. Sabahları bu sesle uyanıyorum.

Ruby Sparks'tan daha önce uzunca bahsetmiştim.

Hysteria, Hugh Dancy çılgınlığının film kulübümüzü esir almasıyla izlediğimiz ve delice eğlendiğimiz bir film oldu, izleyin.

Safety Not Guaranteed: Zaman yolculuğunu bize kimse böyle anlatamamıştı.

Phoebe In Wonderland, beyinle alakalı hastalıklara ne çok dikkat edilmesi ve bu hastalıkların ne kadar ciddiye alınması gerektiğini gösterip küçük bir kızın bununla nasıl baş ettiğini bize izleten etkileyici bir filmdi. Özellikle Alice In Wonderland göndermelerini çok büyük keyifle izledim.

It's Kind of a Funny Story: Depresyonda olduğunu düşünen bir ergen kendini akıl hastanesine kapatırsa neler yaşar. Bir hafta sonra oradan çıkıp hayatını yaşamaya karar verir. Bu kadar. İzleyin.

Ve The Hobbit, yılın en iyi filmi. Canım.

Diziler

Şöyle genel olarak bakıyorum, bu yıl devam eden dizilerden düzenli olarak takip edip beni en çok heyecanlandıran dizi The Walking Dead idi. Hele ikinci sezonun aptallığını üstlerinden attıktan sonra çok muhteşem bir diziye dönüştürdüler cağnım Yürüyen Ölüler'i. Hastasıyız.

Dexter ağzımı burnumu dağıtmaya devam etti, *spoiler* Isaac Sirko'nun sezon ortası pat diye ölmesinin *spoiler* dışında mükemmeldi.

Bu yıl pazartesilerimin neşesi Once Upon A Time yerine Downton Abbey oldu. Dönem dizilerini seviyorsanız İngiliz'lere güvenin.

American Horror Story benim için zirvelerin zirvesine çıktığı ilk sezonun son bölümlerinden sonra Asylum temasıyla beraber ikinci sezonu uçurdu, havada çekiyorlar diziyi. Hastasıyım.

Supernatural'ın gidişatından o kadar sıkıldım ki bölümleri biriktire biriktire boş zamanım olduğunda izliyorum. Bitirin gitsin arkadaşlar zorlamayın.

The Big Bang Theory sezonun ilk kısımlarında beni çok baysa da son bölümleri sandalyeler yutturdu. Muhteşem.

Fringe'in her cumartesi yayınlanmasını hiç hoş karşılamıyorum ÇÜNKÜ DİZİ BİTİYOR ARKADAŞLAR. Bunu istemiyorum. Her ne kadar kalbimi Tudors kadar kıracak bir dizi hiçbir zaman olmayacak olsa da içimi öldürdü Fringe bu sezon. Her bölümde öldüm.

Grimm; çoğunluğun izlemediği ve kendi başıma keşfettiğim dizilerin en güzeli. İzlemiyorsanız çok şey kaybediyorsunuz, inanılmaz bir hayal gücü var işin içinde.

Bir de kocaman DOCTOR WHO deyip bırakacağım.

Pazar, Aralık 16, 2012

An Unexpected Journey: Eve dönüş

"Good morning" said Bilbo, and he meant it. The sun was shining, and the grass was very green. But Gandalf looked at him from under long bushy eyebrows that stuck out further than the brim of his shady hat.
"What do you mean?" he said. "Do you wish me a good morning, or mean that it is a good morning whether I want it or not; or that you feel good this morning; or that it is a morning to be good on?"
"All of them at once," said Bilbo.

Merhaba, iyi günler, iyi akşamlar.

Bildiğiniz üzre konu The Hobbit. Konu geçen cuma gösterime girmiş bir film! Bazen konuşmak istemiyorum onlarla, bunu bir film sananlarla; eskiden, Orta Dünya'yı ilk keşfettiğim yıllarda herkese bunu anlatmaya çalışırdım; "Bunlar sadece kitap değil, bunlar sadece film değil, bu bir gerçeklik, bu başka bir gerçeklik ve bizim bir yarımız orada yaşıyor!" diyordum ama anlaşılamıyordum.

2001 yılının bir kış akşamı karşılanmıştım Shire'da, o günden beri yazın konusunda tanrı kabul ettiğim Tolkien'ın yarattığı dünya benim için alternatif bir gerçeklik oldu çıktı, günlük konuşmalarıma, dinlediğim şarkılara, yazdıklarıma, hayallerime, planlarıma yansıdı. Taktığım yüzük, yaptırdığım kolye, orijinalleriyle beraber satın aldığım tüm kitaplar, o muhteşem Orta-dünya haritası. Benim bir parçamdı artık Tolkien ve Orta-dünya. Baştan beri "Orada yaşasam hangi ırka mensup olmak isterdim" sorusuna kesin bir cevap veremiyordum fakat birkaç zaman önce anladım nereye ait olduğumu.

Bu fiziksel dünyada bile hiçbir yere aitmişim gibi hissetmiyorum ama fiziksel olarak var olmadığı(!) için gerçek kabul edilmeyen o dünyada ben kesinlikle bir hobbit olmak, Shire'da, Hobbiton'da yaşamak isterdim; samimi, içten, güleryüzlü, çalışkan, komik, eğlenceli hobbitlerin arasında, bahçemde çiçekler, domatesler yetiştirerek, hiçbir maceraya bulaşmadan(!), Bilbo Baggins gibi, Samwise Gamgee gibi. Kapısı yuvarlak bir hobbit evim olur, içini istediğim gibi döşer, kitaplarımı oraya buraya saçardım, bütün gün çay içip yazılar yazardım.

Yüzüklerin Efendisi macerası gözyaşları içinde bittikten sonra uzun bir süre boyunca Aralık aylarını aynı heyecanla karşıladım, sanki bir film daha gelecekti, sanki bir hikaye daha izleyecektik. En önemli 3 kitabın sinemaya uyarlanma serüveni bitmişti ama iyi ki bu bir son olmadı. Her ne kadar hepimiz Hobbit'ten üç film yapılacağını duyunca Peter Jackson'ı paragözlükle suçlamak istesek de hepimiz biliyoruz ki ne kadar uzun süre Orta-dünya'yla çevrili olursak o kadar iyi olacağız, o kadar mutlu, o kadar huzurlu olacağız.

Blog'uma geri sayım eklentisini koyduğum günü o kadar iyi hatırlıyorum ki, Twitter'a yazmıştım geri sayım yapsak ya gibisinden bir şeyler. Sonra bu "yeni" yolculukta bana yoldaşlık edeceğinden habersiz olduğum Selin, bana geri sayımı nasıl ekleyeceğimi göstermişti, kendi blog'una da koymuştu, ondan sonra ben de koydum ve hep birlikte beklemeye başladık. Bu sırada fragmanlar, setlerden görüntüler, röportajlar, Twitter'da soru-cevaplı görüşmeler geldi. Hepsini izledik, hepsini yedik, hazmettik. Ama heyecanımız asla azalmadı. Görsel olarak o dünyaya tekrar dahil olmak öyle bir heyecandı ki kelimelerle anlatmak imkansız. Anlatamıyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bazen anlatmak da istemiyorum zaten, benimle aynı duyguları paylaşan insanlarla bir bakışma bile yetiyor.

14 Aralık'a doğru, filmi IMAX'le izleyebileceğimizi, fakat Türkiye'de IMAX'li iki sinema olduğunu öğrendim. Mr. E. sağ olsun aklıma düşürdü filmi izlemek için İstanbul'a gidilebileceğini. Birkaç saniye bile düşünmedim. Biletler MyBilet'e düştüğü gün gerçek manada sinir krizleri geçirmiş olsam da gözyaşları içinde aldım biletimi. 14 Aralık 2012, 17:30. Selinle beraber gidecektik filme, o sabah seansına da bilet almıştı ve benimle tekrar izleyecekti filmi. Aslında sabah izledikten sonra heyecanının biraz dinmiş olacağını düşünmüştüm ama yanılmışım :) Uçak biletlerim zaten hazırdı, birkaç ay önce onları da almıştım. Yani her şey tamamdı, tek beklenen "o gün"dü.

Yolculuktan birkaç gün önce büyücü şapkamı almıştım, cuma gününü heyecanla bekliyordum. 13 Aralık gecesi 12 gibi yattım, uyumaya çalışıyordum. UYUMAYA. Fiziksel olarak buna ihtiyacım vardı. Fakat kalbimin çarpıntısını durduramıyordum, çünkü aşırı heyecanlıydım ve aklımdan ertesi gün Hobbit'i izleyeceğim gerçeğini savuşturamıyordum. YAPAMIYORDUM. Saatlerce uyuyamadıktan sonra ilginç bir şekilde daldım fakat gecenin 5'inde, saatim olmadığı için etrafa "SABAH OLDU MU ACABA YA ALARMIM ÇALMADI ACABA GEÇ Mİ KALDIM" nidalarıyla uyanıp telefonuma tek gözümle bakınca henüz güneşin bile doğmadığını anladım. O saatten sonra bana uyku yoktu. 7'de, 8'de ve 9'da tekrar uyandım. En sonunda hazırlanıp kafama büyücü şapkamı da takıp yollara düştüm.

Metroda beklerken yüzümde silemediğim bir gülümseme vardı ve insanlar sanırım bir problemim olduğunu düşündüler. Birkaç tanesi dakikalarca baktı, birkaç tanesi gerçekten de delirdiğimi düşünüp acıyarak baktı, bazıları yadırgamadı bile. Bense hiçbirini önemsemedim. Gayet normalmiş gibi havaalanı durağına gelmeyi bekledim.

Havaalanı-uçak-havaalanı-eve yolculuk derken yollarda epey yoruldum, bir ara başımın ağrısından bayılacağımı sandım. Ama heyecanım öylece duruyordu işte, hiçbir şey modumu değiştiremiyordu: Saatler sonra Orta-dünya'ya yeni bir adım atacaktım, çok özlediğim arkadaşlarımı, çok özlediğim evimi görecektim.

Sonra İstinye'ye yolculuk başladı. Saat 3 gibi İstinyepark'a varmıştım bile, Selinle sinemanın önünde buluşmaya karar verdik. Yürüyen merdivenlerden çıkarken sağıma şöyle bir baktığımda çok uzun zamandır yazdıklarını okuyup yaşadıklarını kendi ağzından dinlediğim, dertleştiğim, uzun sohbetler ettiğim, Twitter'da sürekli linkler attığım, film ve kitap önerileri aldığım, samimiyetine hayran olduğum, çok, çok, çok sevdiğim Selin'i gördüm. Görür görmez tanıdım zaten kendisini, fotoğraflarından tek farkı daha güzel ve tatlı olması, kendisi dünya tatlısı bir kadın! Bayıldım doğallığına, neşesine, heyecanına, bayıldım bayıldım bayıldım!

Birbirimizi bulur bulmaz biletlerimizin çıktısını almak için biraz kafası güzel bir makineyle uğraştık. İkimiz de biletlerimizi aldığımızda heyecandan zıplamamak için kendimizi zor tutuyorduk, filmi nerede bekleyeceğimizi düşünürken sinema bölümünden ayrılmak istemedim; ortamdan kopmak istemiyordum, saati geldiği an salona "dalmak" istiyordum adeta. Zaten ruh halimiz tamamen aynıydı, bu yüzden görüş ayrılığına düşmedik ve salon 5'in karşısındaki yere oturduk. Tabii öncesinde; "Birer kahve içelim ya, burda kahve yok mu, aaa yok galiba olmaz mı hiç cık cık cık ne kadar saçma" dedik dedik, bilin bakalım sonra noldu? MEĞER KAHVE VARMIŞ. Biz heyecandan görememişiz. Sanırım en azından bir saat sonra bunu fark edip içeceklerimizi aldık, Gandalf'ın yamacına oturduk. Ortalık kalabalıklaşmadan birkaç fotoğraf çekildik.



Burada Tolkien'ın Orta-dünya'sından biraz kopup bize gelmem gerek. Salonun önünde oturup muhabbet ederken çok tuhaf duygular içine girdim. Tamam birbirimizi bloglarımız aracılığıyla tanıyoruz, yaşadığımız benzer olaylar olmuş, uzun muhabbetlerimiz olmuş, ilgilerimiz hemen hemen aynı yönde. Ama o tuhaf ruh halinin bunlarla pek bir alakası yok. Daha önce de internette muhabbet edip sonra tanıştığım insanlar oldu. Bu insanlar son zamanlarda hep blogger'dan bildiklerimdi ama Selinle oturup konuştuğumuzda hissettiğim şey tam olarak şuydu: "Ben bu hatunu tanıyorum, biz daha önce tanışmıştık, biliyorum ben Selin'i, nereden biliyorum ki acaba?!"

Hayatım boyunca böyle duygular içine girmemiştim. Resmen Selin'i yıllardır tanıyordum ben. İlkokul arkadaşı olabilirdik mesela, zamanında çok yakındık ama sonra birimiz şehir değiştirdi ya da başka bir terslik oldu ve biz uzun zaman görüşemedik, şimdi ise tekrar birbirimizle tanışıyor gibiyiz. GERÇEKTEN. BİZ KESİN TANIŞIYORUZ. Aksine asla inanmıyorum. Selin varmış meğer benim hayatımda, Hobbit, Orta Dünya, Tolkien, P. Jackson, hepsi el ele verip bizi yeniden buluşturmuş. Çok da iyi yapmışlar.

Hiç susmadan neredeyse iki buçuk saat boyunca Tolkien'ın kitaplarından, filmlerden, edebiyattan bahsettik. Bir tane bile gerçek hayatla(!) ilgili konu geçmedi. Gerçek hayatın beni hiç tatmin etmediği, hiçbir şeyin ilgimi çekemediği son dönemlerde bu sohbet ilaç gibi geldi. Bir o konuşuyor bir ben konuşuyorum, anlatacak, konuşacak ve gülecek o kadar çok şeyimiz vardı ki. Bir saniye bile sıkılmadım. Sürekli sırıtıyordum, ne güzeldi Orta-dünya'da benim hissettiklerimi hisseden biriyle kaybolmak!

Film saati yaklaştıkça neler yapacağımızı planlamaya başladık, 15 dakika kala patlamış mısır ve kolalarımızı alıp salonun önünde bekleyecektik. Sonra biletlerimiz elimizde, kapının hemen önünde, kocaman Bilbolu afişe iç geçirerek baka baka içeridekilerin tamamen çıkmasını bekledik. O bekleyiş ne tatlıydı. Tabii saçma tarafları yok değildi :) Arkamızdaki "alakasızlar" saçma sapan yorumlar yapıyor, ne kitaplarla ne de dünyayla pek ilgilerinin olmadığını gösteriyorlardı, biz de epey güldük onlara. İçeride, ekranda oyuncular ve yapımcıların isimleri geçerken o güzelim soundtrack'in güzelim şarkılarından biri çalıyordu ve ben duymamak için elimden geleni yapıyordum.

5-10 dakika sonra içeri alımlar başladı, bir hevesle salona adımımı attım, hemen yerimizi bulduk ve koltuklara kurulduk. Reklamlar, Star Trek'in film kadar uzun olan tanıtımı (GICIK OLDUK) derken ve ben "film ha başladı ha başlayacak" moduyla gözlüğümü takıp çıkararak beklerken, sonunda, SONUNDA, film başladı.

"The Hobbit" yazısını görür görmez gözlerim doldu, ne hissettiğimi kelimelerle anlatamam ve başka hiçbir dilde duygularımın karşılığı yok; aşk gibi değil, özlemle biraz alakalı ama kelime çok yetersiz kalıyor, o kadar seviyorum, o kadar benden bir parça, o kadar benimsemişim ki, sanki kitapları ben yazdım, filmleri ben yaptım, başrolde ben oynadım; öyle bir heyecanla, öyle bir hazla, öyle bir gururla izliyorum her kareyi. Hele yaşlı Bilbo'yu ve Frodo'yu gördüğümüzde içim öyle acayip oldu ki, "Özlemişim" diyemiyorum, "İyi ki geldiniz" de diyemiyorum, çünkü hiç gitmediler ki. Hiç değişmemişler, hep Orta-dünyadalarmış, öylece bekliyorlarmış, zaman durmuş, biz durmuşuz, şimdi akreple yelkovan yeniden hareket ediyor, yeniden heyecanlanıyoruz, yeniden gözlerimiz parlıyor.

Shire sahneleri benim için tam bir "Eve dönüş" oldu, Bag End'in kapısını, bahçesini, pencerelerini, mutfağını o kadar iyi tanıyorum ki, sanki benim evim, sanki yıllarca bir hobbit olarak ben yaşamışım orada, Martin Freeman'ı ilk başta Bilbo Baggins olarak bir türlü hayal edememiştim fakat o kadar yakıştırmış ki bu karakteri kendine, şu an başka bir ihtimali düşünemiyorum bile. O Bilbo artık, Martin değil. Ki Bilbo karakterinin huyları, yaşamı, gelişimi bana Frodo'nunkinden daha gerçekçi ve daha etkileyici gelmiştir her zaman. Martin uymuş bu karaktere. Fazlasıyla uymuş.

Shire sahnelerinin LOTR üçlemesindekine göre daha uzun ve ayrıntılı oluşu benim için bayram gibiydi, hiç bitmesin istedim, daha çok kapı açılsın, daha çok şey görelim istedim, ki zaten istediğim de oldu. Bag End'in neredeyse bütün odalarını gezdik Bilbo'yla beraber. Gandalf, bildiğimiz Gandalf, bir tanecik büyücümüz, yine Gandalf the Grey.

Macera başladıktan sonra gözlerim dur durak bilmedi, ekran o kadar geniş ve IMAX ile izlemek o kadar keyifli ki, 3 saat boyunca bütün dikkatim filmdeydi, mısırımı bile zor yedim. Birçok sahne aklıma LOTR sahnelerini getirdi ki bu muazzamdı, sanki o filmleri daha dün izlemişiz de hatırlıyormuşuz gibi geldi. Bilbo çok iyiydi Bilbo. Bilbo çok sevimliydi.

Gollum ve Bilbo'nun karşılaşma sahnesi sanırım favori sahnem oldu. Gollum'u "canlandıran" Andy Serkis'e zaten LOTR zamanından beri öyle hayranım ki, bu filmle beraber bir kez daha taptım. Muhteşem bir oyunculuk ve fedakarlık isteyen bir işin altından kalkmış yine. Bilmece kısmını kitaptan o kadar iyi hatırlıyordum ki çok büyük keyifle izledim. "My precious" kısımları, yüzüğün bulunuşu, Bilbo'nun yüzüğü keşfedişi, çok çok çok güzel yapılmıştı.

Sona gelindiğinde küçük çocuklar gibi ağlayasım geldi, bitmesini hiç istemiyordum, daha BİTMEMELİYDİ! Oturup bir posta daha izleyebilirdim, bütün vaktimi bu filme verebilirdim, BİTMESİNDİ İŞTE. O kadar güzeldi. "GÜZEL" yani. Bir kadının, bir adamın, bir çocuğun güzel oluşu gibi. Anlatabilsem keşke.

Sonrasında benim için Selin'den ayrılmak zor oldu. Bir ara içimden "Keşke yarın da gelip beraber izlesek filmi" dedim, her gün aynı saatte oraya gelip filmi izleyebilirdim. Öyle bir doyamamışlık. Öyle bir özlem, hasret, sevgi, bağlılık, hayranlık. Velhasıl kelam her şeyin, ve özellikle güzel olan şeylerin hep bir sonu var, izledik ve bitti, ama ilk izleyişimdi biten, daha birçok kez sinema salonlarında gezeceğim ben. Vizyonda kaldığı sürece, canım sıkıldığında, moralim bozulduğunda kalkıp gideceğim izlemeye. Bana her şeyden daha iyi geliyor Orta-dünya.

Bu güzelim şarkıyla ve şu sözlerle bitirelim.

Some folk we never forget
Some kind we never forgive
Haven't seen the end of it yet
We'll fight as long as we live