Cuma, Kasım 23, 2012

Mr writer, why don't you tell it like it is?*

Eğer anlamı olmayan ve/veya anlamlandırıl(a)mayan hayatlar bir araya gelince koca bir kara delik oluşturabilseydi buna karşılık olarak anlamı olan ve/veya anlamlandırıl(a)bilinmiş hayatlar bir araya geldiğinde hiçbir şey olmazdı. Bir şey olmayı bırak onlar bir araya bile gelemezlerdi. Çünkü onlar hiçbir şey yapamamaya inanmış ya da inandırılmışların hayatları. Kimse kimsenin hayatını güle oynaya değiştiremedi, herkes acı çekti, bazıları çoktan öldü, bazıları yaşamayı reddetti. Kim neyi hayal ettiyse ya gerçekleşmedi ya da ölümden sonra gerçekleşti. Zaten ölüm de hayatın en ciddi parçasıydı.

Bir otel odasının samimiyetini bilen benden başka kimse yoktu belki ama ben yine de anlatmıştım ve bunu hayatını anlamlandırabilmişlerden birkaçıyla paylaştım. Sonra hepsiyle paylaşmak istedim ama bu ben değildim, kaç senedir bununla ayakta durmamıştım.

And never again, and never again, they gave us three shots to the back of the head and we're all dead now. (ve through it all how could you cry for me, coz I don't feel bad about it.) Belki onlarla paylaşmakla değil, sadece kendimle, ölmüş hayat değiştiricilerinden birkaçıyla paylaşmakla ayakta durmuştum. Bunu tam olarak kimin bileceğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve bu olanların ve olacak olanların en berbat noktasına varmış olmamla açıklanabilirdi. Sonra durdum, güldüm ve bana fiziksel anlamda hayat vermişlerin kollarına koştum.

Çünkü bir sürü şey yaşadıklarından ötürü şarkılar bestelemişlerin hepsi yalan söylüyordu ve gökyüzünde de bütün ömrüm boyunca yalan söylemiş yıldızlar vardı sadece. İronik olan, bütün bu yazdıklarımı o büyük yalanları izleyerek yazmamdı. Ve bundan sonra da gökyüzündeki yalanlara olan inancımı değiştiremeyecek oluşum son noktaydı.

*