Perşembe, Mayıs 10, 2012

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: "Tadı güzel mi dostum?"
"Acı, acı," diye karşılık verdi;
"Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim."

H. Crane

Pazar, Mayıs 06, 2012

Şimdi size biraz Roman Atölyesi'nden bahsedeceğim.

Geçen yaz Çankaya taraflarında yürürken görmüştüm Mavi Sanat'ın afişini, ilk önce AKM'deki workshoplarına katılmış, sonra yaz boyunca dramatik yazarlık kursuna devam etmiştim. 11 yaşından beri yazıyor olmama rağmen hayatımda ilk kez bu konuda bir eğitim alıyordum. En büyük sorunum "bende bir şeyler olup olmadığını" bilmememdi. Yazmayı çok seviyorum, yazar olmak benim çocukluk hayalim, başıma kötü ne geldiyse hep bu hayal sayesinde ayakta kalabildim, bir şeyler umut edebildim. Hiçbir zaman kendimi başka bir şekilde göremedim. Hiçbir zaman bir doktor, bir mühendis, bir avukat, bir mimar değildim, olamazdım. Hep, bir kitabevinin tam ortasına konulmuş bir masanın arkasında oturup kitaplarını imzalayan, hiç tanımadığı insanların hayatlarında küçük de olsa bir değişikliğin olmasını sağlamış bir yazardım ben.

Buna rağmen yazdıklarımı dergi ya da gazetelere gönderdiğimi, yarışmalar kazandığımı hatırlamıyorum. Benim tek istediğim bir roman yazmaktı. Hatta yazdığımı bilen insanlar bana "neden yazdıklarını edebiyat dergilerine göndermiyorsun?" diye sorduklarında önce soruyu kendi kendime cevaplardım, "ben ortaya o şekilde değil, bir roman yazarak çıkmak istiyorum". Çünkü dergilerde hikayelerini görmek, ödüllü birkaç yarışma kazanmak; bunlar güzel ve gurur verici şeyler ama bana yeterli gelmiyor, tamamlanmış işlermiş gibi gelmiyor. Artık hayalini kurduğum bir şeyleri bitirmeliyim ve tek amacım da bu olmalı.

Geçen yaz dramatik yazarlık kursunda bir sürü farklı türde hikaye yazdım. Aralarından gerçekten beğendiğim birkaç tane ancak çıkar ama her biri değişik bir fikirdi. Yazma tekniklerinden hiçbir şekilde haberim yoktu, o anlamda birçok şey öğrendim. Ama en önemlisi biraz olsun yetenekli olduğumu öğrenmem; daha doğrusu onaylanmamdı. Hep bir şüphem vardı, çünkü yazmayı çok sevip yazamayan bir insan da olabilirdim, olur, var öyleleri. Bu işin içinden birilerinin bana iyi olduğumu, yazabildiğimi, yetenekli olduğumu söylemesi lazımdı. İşte o olduktan sonra ben bir daha hiç acaba demedim. Sen yazar olacaksın, dedim; hayatının geri kalan kısmında ne yaşarsan yaşa, ne kadar ertelenirse ertelensin, o gün gelecek.

Derken sonbahar gelince, benim asıl katılmak istediğim sınıf olan Roman Atölyesi sınıfı da 6 Ekim'de çalışmaya başladı. Sınıf yaklaşık 10 kişiydi, hemen hemen herkes 30 yaşın üstündeydi, herkes iş güç sahibi ya da okullarından mezun olmuş, bir sürü şeyi atlatmış insanlardı. Ben sırıtıyordum, daha üniversite öğrencisiydim, 21 yaşındaydım, çok çekindim ilk başlarda. Diğerlerinin yaşadıklarına, atlattıklarına, o sınıfa gelebilmelerine olan saygımdandı belki de. İlk başta her hafta bir saatimiz iki hocamızın bize kitap yazmakla ilgili püf noktalardan bahsetmesiyle geçiyordu, sonraki kısımda da bir konu veriliyordu ve orada, anında kısa bir hikaye yazıyorduk. Arkasından herkes sırayla yazdığını okuyor, hep beraber yazılanlarla ilgili konuşuyorduk. Bunların hepsinden çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Sadece kendi yazdıklarımla ilgili değil, eğer orada 10 kişiysek 10 farklı bakış açısı, 10 farklı hayat, 10 farklı üslup vardı ve onların tamamını dinleyebilmek çok büyük fırsattı. Bence bir yazarın ihtiyacı olan en önemli şeylerden biri tanıyabildiği kadar çok insan tanımak, toplayabildiği kadar hikaye ve karakter toplamak, iyi ya da kötü. O sınıfta aylarca işte bunlar oldu. Oturup eski sevgililerimizi bile çekiştirdik. Aramızda Roman Atölyesi'nde ikinci senelerini geçirenler vardı, onlardan hiç olmazsa birinin kitabının çıkış aşamalarını hep beraber yaşadık. Kitabın bitmiş halini gördüğümde "acaba benimki nasıl olacak" diye düşünmediğim zaman olmadı hiç.

Aslında Haziran 2009'dan beri aklımda şekillenen bir roman vardı ama bir türlü yazıya dökemiyordum, belki elli kere başlamış ama devam edememiştim, her şey kafamda çok dağınıktı ve toparlayamıyordum. Her hafta kısa hikayeler yazarken, aralık ayının bir günü, bir ödev verildi; yazmayı düşündüğünüz romanı anlatan tek bir cümle yazıp gelin. Çünkü söyleyeceğiniz tek bir cümle varsa, o bir romandır; derdi hocalarımızın biri. Benim için kolaydı, aklımda 3 senedir dönüp duran bir roman vardı zaten, o tek cümleyi yazıp gittim ertesi hafta derse. Çok beğenildi. Arkasından bir sayfalık bir synopsis yazmamız istendi. İşte o noktada bütün bunların benim için ne ifade ettiğini tam olarak anlayabildim. Bilgisayar başına o synopsis'i yazmak için oturduğumda, hayalimdeki romanın hiç olmazsa küçük bir kısmını kelimelere döktüğümde öyle heyecanlandım ki, kitabı tamamlanmış ve yayımlanmış bir halde gördüğümde neler hissedeceğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Hayatımın olayı. Şu an yaşıyor olmamın sebebi o kitap. Belki bundan sonra daha çok kitaplar yazmak için vaktim olacak ama bu, ilki çok önemli benim için. O benim hayatımı kurtardı.

Benim yazdığım synopsis'te her şey apaçık belliydi, nasıl başlayacağı, ne zaman ne olacağı, nasıl gelişeceği, ve kısmen de olsa, sonu. Koskoca kurguyu zip'leyip synopsis'e dönüştürmüştüm. Sonra onu açmak hiç zor olmadı. Hatta zorluktan kolaylıktan öte, o kadar heyecanlı, o kadar eğlenceli oldu ki. Kendime hemen bir defter aldım, daha doğrusu pek sevgili oda arkadaşım aldı. Artık kitapla ilgili notlarımı ona alacaktım. Baş karakterimle başladım, derken ortaya yan karakterler ben bilmeden çıkıverdi, kendi kendilerine şekillendiler, aslında onlar bana kendilerini yazdırdı. Kitabı yazmaya başladıktan sonra her hafta derse gittiğimizde yazdığımız kadarını okuyorduk ve hocalarımızdan tavsiyeler alıyorduk; tıkandığım yerlerde yeni fikirlerle kolayca devam edebilmemin tek sebebi onların varlığı. Sadece kendim için değil, onlar için de heyecanlanıyorum; mesela öyle çok isterim ki aynı zamanlarda çıksın kitaplarımız, ortak imza günlerimiz olsun, imzalarımızı yan yana verelim. Hayatta en çok özendiğim şeylerden biri bir müzik grubunda davulcu olarak çalmaktır, ben bir grupla, insanlarla yapılan, başarılan sanatsal aktivitelere bayılırım ve yazmak böyle bir şey değil ya hani, o anlamda bir eksiklik yaşayabileceğimi düşünmüşümdür her zaman. Ama hiç de öyle olmayacak çünkü biz Mavi Sanat'ta aile gibi olduk. Ben ilk başlarda herkesten çekinirken, şimdi onlarla sohbet etmeyi çok seviyorum, onların yazdıklarını okumayı çok seviyorum, hayatlarında neler olduğunu öğrenmeyi, esprilerine gülmeyi, son zamanlarda sınıfa her gittiğimde "ben bu hafta bilmem kaç sayfa yazdım, seninki ne kadar oldu?" demeyi seviyorum. Birkaç haftadır saçma zamanlar geçirdiğim için doğru dürüst ilerleme kaydedemediğim kitabı hocalarımın yarım saatlik cesaretlendirici konuşmasıyla toparlayıp adam edebilmeyi seviyorum. Geçen haftaki derse beş dakika kadar erken gitmiştim, Gündüz hoca beni görünce "Aaa Melda'mız gelmiş" deyip yanıma geldi ve sarıldı, bazen gerçekten bu yaşta ciddi derecede önemli bir şeyler yapabileceğime çok inandıklarını düşünüyorum, belki benim inandığımdan daha fazla. Ki muhtemelen öyledir, çünkü benim düşüncem şu; dizüstü edebiyatın, puccanın, falanın filanın tutulduğu ülkede nasıl başarılı olacaksın ki.

Bu hafta toplu olarak yaptığımız son ders olacak. Şu an altı kişiyiz, iki hocamız var, bizi üçer kişilik iki gruba ayırmışlar. Fantastik yazanlar bi yana, diğerleri bi yana olarak :) Bundan sonra her hafta hocamızla görüşmelerimiz olacak yine, kendi romanımla ilgili tahminim, bu yaz bitiririm, sonrasında olacaklarla ilgili hiçbir fikrim yok, ama çıkacağı günü beklemek bile o kadar muhteşem olacak ki. Bitirilmiş bir işin verdiği huzur, memnuniyet duygusu, ve sonra gurur.

Sonra nefret ettiğim halde okuduğum aptal bölüm beni okusun.