Pazar, Aralık 16, 2012

An Unexpected Journey: Eve dönüş

"Good morning" said Bilbo, and he meant it. The sun was shining, and the grass was very green. But Gandalf looked at him from under long bushy eyebrows that stuck out further than the brim of his shady hat.
"What do you mean?" he said. "Do you wish me a good morning, or mean that it is a good morning whether I want it or not; or that you feel good this morning; or that it is a morning to be good on?"
"All of them at once," said Bilbo.

Merhaba, iyi günler, iyi akşamlar.

Bildiğiniz üzre konu The Hobbit. Konu geçen cuma gösterime girmiş bir film! Bazen konuşmak istemiyorum onlarla, bunu bir film sananlarla; eskiden, Orta Dünya'yı ilk keşfettiğim yıllarda herkese bunu anlatmaya çalışırdım; "Bunlar sadece kitap değil, bunlar sadece film değil, bu bir gerçeklik, bu başka bir gerçeklik ve bizim bir yarımız orada yaşıyor!" diyordum ama anlaşılamıyordum.

2001 yılının bir kış akşamı karşılanmıştım Shire'da, o günden beri yazın konusunda tanrı kabul ettiğim Tolkien'ın yarattığı dünya benim için alternatif bir gerçeklik oldu çıktı, günlük konuşmalarıma, dinlediğim şarkılara, yazdıklarıma, hayallerime, planlarıma yansıdı. Taktığım yüzük, yaptırdığım kolye, orijinalleriyle beraber satın aldığım tüm kitaplar, o muhteşem Orta-dünya haritası. Benim bir parçamdı artık Tolkien ve Orta-dünya. Baştan beri "Orada yaşasam hangi ırka mensup olmak isterdim" sorusuna kesin bir cevap veremiyordum fakat birkaç zaman önce anladım nereye ait olduğumu.

Bu fiziksel dünyada bile hiçbir yere aitmişim gibi hissetmiyorum ama fiziksel olarak var olmadığı(!) için gerçek kabul edilmeyen o dünyada ben kesinlikle bir hobbit olmak, Shire'da, Hobbiton'da yaşamak isterdim; samimi, içten, güleryüzlü, çalışkan, komik, eğlenceli hobbitlerin arasında, bahçemde çiçekler, domatesler yetiştirerek, hiçbir maceraya bulaşmadan(!), Bilbo Baggins gibi, Samwise Gamgee gibi. Kapısı yuvarlak bir hobbit evim olur, içini istediğim gibi döşer, kitaplarımı oraya buraya saçardım, bütün gün çay içip yazılar yazardım.

Yüzüklerin Efendisi macerası gözyaşları içinde bittikten sonra uzun bir süre boyunca Aralık aylarını aynı heyecanla karşıladım, sanki bir film daha gelecekti, sanki bir hikaye daha izleyecektik. En önemli 3 kitabın sinemaya uyarlanma serüveni bitmişti ama iyi ki bu bir son olmadı. Her ne kadar hepimiz Hobbit'ten üç film yapılacağını duyunca Peter Jackson'ı paragözlükle suçlamak istesek de hepimiz biliyoruz ki ne kadar uzun süre Orta-dünya'yla çevrili olursak o kadar iyi olacağız, o kadar mutlu, o kadar huzurlu olacağız.

Blog'uma geri sayım eklentisini koyduğum günü o kadar iyi hatırlıyorum ki, Twitter'a yazmıştım geri sayım yapsak ya gibisinden bir şeyler. Sonra bu "yeni" yolculukta bana yoldaşlık edeceğinden habersiz olduğum Selin, bana geri sayımı nasıl ekleyeceğimi göstermişti, kendi blog'una da koymuştu, ondan sonra ben de koydum ve hep birlikte beklemeye başladık. Bu sırada fragmanlar, setlerden görüntüler, röportajlar, Twitter'da soru-cevaplı görüşmeler geldi. Hepsini izledik, hepsini yedik, hazmettik. Ama heyecanımız asla azalmadı. Görsel olarak o dünyaya tekrar dahil olmak öyle bir heyecandı ki kelimelerle anlatmak imkansız. Anlatamıyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bazen anlatmak da istemiyorum zaten, benimle aynı duyguları paylaşan insanlarla bir bakışma bile yetiyor.

14 Aralık'a doğru, filmi IMAX'le izleyebileceğimizi, fakat Türkiye'de IMAX'li iki sinema olduğunu öğrendim. Mr. E. sağ olsun aklıma düşürdü filmi izlemek için İstanbul'a gidilebileceğini. Birkaç saniye bile düşünmedim. Biletler MyBilet'e düştüğü gün gerçek manada sinir krizleri geçirmiş olsam da gözyaşları içinde aldım biletimi. 14 Aralık 2012, 17:30. Selinle beraber gidecektik filme, o sabah seansına da bilet almıştı ve benimle tekrar izleyecekti filmi. Aslında sabah izledikten sonra heyecanının biraz dinmiş olacağını düşünmüştüm ama yanılmışım :) Uçak biletlerim zaten hazırdı, birkaç ay önce onları da almıştım. Yani her şey tamamdı, tek beklenen "o gün"dü.

Yolculuktan birkaç gün önce büyücü şapkamı almıştım, cuma gününü heyecanla bekliyordum. 13 Aralık gecesi 12 gibi yattım, uyumaya çalışıyordum. UYUMAYA. Fiziksel olarak buna ihtiyacım vardı. Fakat kalbimin çarpıntısını durduramıyordum, çünkü aşırı heyecanlıydım ve aklımdan ertesi gün Hobbit'i izleyeceğim gerçeğini savuşturamıyordum. YAPAMIYORDUM. Saatlerce uyuyamadıktan sonra ilginç bir şekilde daldım fakat gecenin 5'inde, saatim olmadığı için etrafa "SABAH OLDU MU ACABA YA ALARMIM ÇALMADI ACABA GEÇ Mİ KALDIM" nidalarıyla uyanıp telefonuma tek gözümle bakınca henüz güneşin bile doğmadığını anladım. O saatten sonra bana uyku yoktu. 7'de, 8'de ve 9'da tekrar uyandım. En sonunda hazırlanıp kafama büyücü şapkamı da takıp yollara düştüm.

Metroda beklerken yüzümde silemediğim bir gülümseme vardı ve insanlar sanırım bir problemim olduğunu düşündüler. Birkaç tanesi dakikalarca baktı, birkaç tanesi gerçekten de delirdiğimi düşünüp acıyarak baktı, bazıları yadırgamadı bile. Bense hiçbirini önemsemedim. Gayet normalmiş gibi havaalanı durağına gelmeyi bekledim.

Havaalanı-uçak-havaalanı-eve yolculuk derken yollarda epey yoruldum, bir ara başımın ağrısından bayılacağımı sandım. Ama heyecanım öylece duruyordu işte, hiçbir şey modumu değiştiremiyordu: Saatler sonra Orta-dünya'ya yeni bir adım atacaktım, çok özlediğim arkadaşlarımı, çok özlediğim evimi görecektim.

Sonra İstinye'ye yolculuk başladı. Saat 3 gibi İstinyepark'a varmıştım bile, Selinle sinemanın önünde buluşmaya karar verdik. Yürüyen merdivenlerden çıkarken sağıma şöyle bir baktığımda çok uzun zamandır yazdıklarını okuyup yaşadıklarını kendi ağzından dinlediğim, dertleştiğim, uzun sohbetler ettiğim, Twitter'da sürekli linkler attığım, film ve kitap önerileri aldığım, samimiyetine hayran olduğum, çok, çok, çok sevdiğim Selin'i gördüm. Görür görmez tanıdım zaten kendisini, fotoğraflarından tek farkı daha güzel ve tatlı olması, kendisi dünya tatlısı bir kadın! Bayıldım doğallığına, neşesine, heyecanına, bayıldım bayıldım bayıldım!

Birbirimizi bulur bulmaz biletlerimizin çıktısını almak için biraz kafası güzel bir makineyle uğraştık. İkimiz de biletlerimizi aldığımızda heyecandan zıplamamak için kendimizi zor tutuyorduk, filmi nerede bekleyeceğimizi düşünürken sinema bölümünden ayrılmak istemedim; ortamdan kopmak istemiyordum, saati geldiği an salona "dalmak" istiyordum adeta. Zaten ruh halimiz tamamen aynıydı, bu yüzden görüş ayrılığına düşmedik ve salon 5'in karşısındaki yere oturduk. Tabii öncesinde; "Birer kahve içelim ya, burda kahve yok mu, aaa yok galiba olmaz mı hiç cık cık cık ne kadar saçma" dedik dedik, bilin bakalım sonra noldu? MEĞER KAHVE VARMIŞ. Biz heyecandan görememişiz. Sanırım en azından bir saat sonra bunu fark edip içeceklerimizi aldık, Gandalf'ın yamacına oturduk. Ortalık kalabalıklaşmadan birkaç fotoğraf çekildik.



Burada Tolkien'ın Orta-dünya'sından biraz kopup bize gelmem gerek. Salonun önünde oturup muhabbet ederken çok tuhaf duygular içine girdim. Tamam birbirimizi bloglarımız aracılığıyla tanıyoruz, yaşadığımız benzer olaylar olmuş, uzun muhabbetlerimiz olmuş, ilgilerimiz hemen hemen aynı yönde. Ama o tuhaf ruh halinin bunlarla pek bir alakası yok. Daha önce de internette muhabbet edip sonra tanıştığım insanlar oldu. Bu insanlar son zamanlarda hep blogger'dan bildiklerimdi ama Selinle oturup konuştuğumuzda hissettiğim şey tam olarak şuydu: "Ben bu hatunu tanıyorum, biz daha önce tanışmıştık, biliyorum ben Selin'i, nereden biliyorum ki acaba?!"

Hayatım boyunca böyle duygular içine girmemiştim. Resmen Selin'i yıllardır tanıyordum ben. İlkokul arkadaşı olabilirdik mesela, zamanında çok yakındık ama sonra birimiz şehir değiştirdi ya da başka bir terslik oldu ve biz uzun zaman görüşemedik, şimdi ise tekrar birbirimizle tanışıyor gibiyiz. GERÇEKTEN. BİZ KESİN TANIŞIYORUZ. Aksine asla inanmıyorum. Selin varmış meğer benim hayatımda, Hobbit, Orta Dünya, Tolkien, P. Jackson, hepsi el ele verip bizi yeniden buluşturmuş. Çok da iyi yapmışlar.

Hiç susmadan neredeyse iki buçuk saat boyunca Tolkien'ın kitaplarından, filmlerden, edebiyattan bahsettik. Bir tane bile gerçek hayatla(!) ilgili konu geçmedi. Gerçek hayatın beni hiç tatmin etmediği, hiçbir şeyin ilgimi çekemediği son dönemlerde bu sohbet ilaç gibi geldi. Bir o konuşuyor bir ben konuşuyorum, anlatacak, konuşacak ve gülecek o kadar çok şeyimiz vardı ki. Bir saniye bile sıkılmadım. Sürekli sırıtıyordum, ne güzeldi Orta-dünya'da benim hissettiklerimi hisseden biriyle kaybolmak!

Film saati yaklaştıkça neler yapacağımızı planlamaya başladık, 15 dakika kala patlamış mısır ve kolalarımızı alıp salonun önünde bekleyecektik. Sonra biletlerimiz elimizde, kapının hemen önünde, kocaman Bilbolu afişe iç geçirerek baka baka içeridekilerin tamamen çıkmasını bekledik. O bekleyiş ne tatlıydı. Tabii saçma tarafları yok değildi :) Arkamızdaki "alakasızlar" saçma sapan yorumlar yapıyor, ne kitaplarla ne de dünyayla pek ilgilerinin olmadığını gösteriyorlardı, biz de epey güldük onlara. İçeride, ekranda oyuncular ve yapımcıların isimleri geçerken o güzelim soundtrack'in güzelim şarkılarından biri çalıyordu ve ben duymamak için elimden geleni yapıyordum.

5-10 dakika sonra içeri alımlar başladı, bir hevesle salona adımımı attım, hemen yerimizi bulduk ve koltuklara kurulduk. Reklamlar, Star Trek'in film kadar uzun olan tanıtımı (GICIK OLDUK) derken ve ben "film ha başladı ha başlayacak" moduyla gözlüğümü takıp çıkararak beklerken, sonunda, SONUNDA, film başladı.

"The Hobbit" yazısını görür görmez gözlerim doldu, ne hissettiğimi kelimelerle anlatamam ve başka hiçbir dilde duygularımın karşılığı yok; aşk gibi değil, özlemle biraz alakalı ama kelime çok yetersiz kalıyor, o kadar seviyorum, o kadar benden bir parça, o kadar benimsemişim ki, sanki kitapları ben yazdım, filmleri ben yaptım, başrolde ben oynadım; öyle bir heyecanla, öyle bir hazla, öyle bir gururla izliyorum her kareyi. Hele yaşlı Bilbo'yu ve Frodo'yu gördüğümüzde içim öyle acayip oldu ki, "Özlemişim" diyemiyorum, "İyi ki geldiniz" de diyemiyorum, çünkü hiç gitmediler ki. Hiç değişmemişler, hep Orta-dünyadalarmış, öylece bekliyorlarmış, zaman durmuş, biz durmuşuz, şimdi akreple yelkovan yeniden hareket ediyor, yeniden heyecanlanıyoruz, yeniden gözlerimiz parlıyor.

Shire sahneleri benim için tam bir "Eve dönüş" oldu, Bag End'in kapısını, bahçesini, pencerelerini, mutfağını o kadar iyi tanıyorum ki, sanki benim evim, sanki yıllarca bir hobbit olarak ben yaşamışım orada, Martin Freeman'ı ilk başta Bilbo Baggins olarak bir türlü hayal edememiştim fakat o kadar yakıştırmış ki bu karakteri kendine, şu an başka bir ihtimali düşünemiyorum bile. O Bilbo artık, Martin değil. Ki Bilbo karakterinin huyları, yaşamı, gelişimi bana Frodo'nunkinden daha gerçekçi ve daha etkileyici gelmiştir her zaman. Martin uymuş bu karaktere. Fazlasıyla uymuş.

Shire sahnelerinin LOTR üçlemesindekine göre daha uzun ve ayrıntılı oluşu benim için bayram gibiydi, hiç bitmesin istedim, daha çok kapı açılsın, daha çok şey görelim istedim, ki zaten istediğim de oldu. Bag End'in neredeyse bütün odalarını gezdik Bilbo'yla beraber. Gandalf, bildiğimiz Gandalf, bir tanecik büyücümüz, yine Gandalf the Grey.

Macera başladıktan sonra gözlerim dur durak bilmedi, ekran o kadar geniş ve IMAX ile izlemek o kadar keyifli ki, 3 saat boyunca bütün dikkatim filmdeydi, mısırımı bile zor yedim. Birçok sahne aklıma LOTR sahnelerini getirdi ki bu muazzamdı, sanki o filmleri daha dün izlemişiz de hatırlıyormuşuz gibi geldi. Bilbo çok iyiydi Bilbo. Bilbo çok sevimliydi.

Gollum ve Bilbo'nun karşılaşma sahnesi sanırım favori sahnem oldu. Gollum'u "canlandıran" Andy Serkis'e zaten LOTR zamanından beri öyle hayranım ki, bu filmle beraber bir kez daha taptım. Muhteşem bir oyunculuk ve fedakarlık isteyen bir işin altından kalkmış yine. Bilmece kısmını kitaptan o kadar iyi hatırlıyordum ki çok büyük keyifle izledim. "My precious" kısımları, yüzüğün bulunuşu, Bilbo'nun yüzüğü keşfedişi, çok çok çok güzel yapılmıştı.

Sona gelindiğinde küçük çocuklar gibi ağlayasım geldi, bitmesini hiç istemiyordum, daha BİTMEMELİYDİ! Oturup bir posta daha izleyebilirdim, bütün vaktimi bu filme verebilirdim, BİTMESİNDİ İŞTE. O kadar güzeldi. "GÜZEL" yani. Bir kadının, bir adamın, bir çocuğun güzel oluşu gibi. Anlatabilsem keşke.

Sonrasında benim için Selin'den ayrılmak zor oldu. Bir ara içimden "Keşke yarın da gelip beraber izlesek filmi" dedim, her gün aynı saatte oraya gelip filmi izleyebilirdim. Öyle bir doyamamışlık. Öyle bir özlem, hasret, sevgi, bağlılık, hayranlık. Velhasıl kelam her şeyin, ve özellikle güzel olan şeylerin hep bir sonu var, izledik ve bitti, ama ilk izleyişimdi biten, daha birçok kez sinema salonlarında gezeceğim ben. Vizyonda kaldığı sürece, canım sıkıldığında, moralim bozulduğunda kalkıp gideceğim izlemeye. Bana her şeyden daha iyi geliyor Orta-dünya.

Bu güzelim şarkıyla ve şu sözlerle bitirelim.

Some folk we never forget
Some kind we never forgive
Haven't seen the end of it yet
We'll fight as long as we live

4 uruk-hai öldürdü:

Sycorox dedi ki...

varya okurken bende heyecanlandım yahu bu nedir allasen! :))
ben kardeşimle gittim, kendime özel kıyafet dikmediğim için acayip hayıflandım ya. :)

Mr.E dedi ki...

Yaptığı her hangi bir işin hakkını veren insanlara hayranım :) Seninle beraber yazıyı okurken sevindim valla :)

Finduilas dedi ki...

Neredeyse hislerle izlemişiz, ne güzel ya, çok seviyorum :(

Selin dedi ki...

Okuyup okuyup bir daha mutlu oluyorum!