Pazartesi, Aralık 24, 2012

2012 Kitapları/Filmleri/Dizileri/Şarkıları

Öncelikle "Öf çok uzun yazmışsın okunmaz ki bu" diyecekleri malum olan arkadaşları bir kenara alalım çünkü bu yazı çok uzun olacak.

2011'in son günlerinde o yıl okuduğum kitapları ve izlediğim filmleri derleyip toparlayıp buraya yazmıştım, bu yıl da aynını yapacağım.

Kitap

Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri (Joey Goebel): Çekinerek aldığım kitaplardan biriydi, Joey Goebel ile tanıştım, muhteşem diyebileceğim bir kitap olmasa da son yıllardaki vampir-kurt adam-bilmem ne klişelerinden sıkılmış biri için farklı ve güzeldi. Farklı olan her şeyi severiz.

Franny ve Zoey & Dokuz Öykü & Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar#Seymour-Bir Giriş (Salinger): Bu yıl inat edip sevdiğim yazarların bütün kitaplarını bitirmeye niyetlendiğim ve bunu kısmen başardığım bir yıl oldu, mesela Salinger'ın eserlerini bu kitaplarla beraber bitirmiş oldum. Bu adam psikoloğum olsaydı hayat bir başka olurdu.

Paniğe Kapılma! (Neil Gaiman) & Ve Başka Bir Şey Daha (Eoin Colfer): Otostopçu arkadaşlarımın bildiği gibi bu yıl art arda çıktı bu Otostopçu'yla bağlı kitaplar, farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış olsalar da güzel yanları vardı elbet; Douglas Adams hakkında sürüyle ayrıntı öğrenmemiz gibi mesela.

Sylvia Plath'ın Şairliği Bağlamında Analizi (Nilgün Marmara): Sylvia'ya daha çok yakınlaşmak, Nilgün Marmara'yı tanımaya başlamak.

Veciz Sözler & Sinek Isırıklarının Müellifi (Barış Bıçakçı): Ailemizin ekstra melankoli sağlayıcısı Barış Bey'e her ne kadar ulaşamasak, onu göremesek, röportajlarını okuyamasak da kitaplarında hep kendine dair bir şeyler arıyoruz şüphesiz. Veciz Sözler'deki baş kahraman bunlardan biri mesela. Barış Bıçakçı artık sessizce yeni kitap yazmasını beklediğim tek Türk yazar oldu çıktı.

Kitap Hırsızı (Markus Zusak): Yazarken "Bu yıl çok güzel kitaplar okudum, ama acaba bu yıl okuduklarım içinde en iyisi hangisiydi, seçebilir miyim ki?" diye düşündüm ve aklıma ilk bu kitap geldi. Selin sayesinde aldığım bir kitaptı, öyle herkesin kitap önerilerini dikkate almadığım için nadir yaşadığım bir hadise yaşadım: Selin'e ne kadar teşekkür etsem az. Çünkü bu kitap hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum, bir cümleye başlıyorum ama gerisini getiremiyorum, çünkü bu kitap tam bir şey anlatacakken boğazınıza bir yumruk yerleştiren ve sizi hıçkıra hıçkıra ağlatan duygu gibi bir şey. Gözlerim yana yana okuduğum son kısımda hiç durmadan ağladığımı belirtmem gerek. Bu kitabı okuyun.

Dracula (Bram Stoker): "Okunması gereken kitaplar" kuşağından ilk kitap bu. Ve sizi temin ederim Anne Rice bile bu kitabın yanında halt etmiş. İnsanı hiç bilmediği duygulara sürükleyen ve etkisi altından çıkmanıza izin vermeyen üsluplar var ya, bu kitap o üslupların kralını barındırıyor. Okumadıysanız okuyun. Bir de, bu kitabın resmi (?) filmi olmasa da karakterlerinin isimleri değiştirilerek yapılmış bir filmi var; Nosferatu. Korkudan gündüz vakti izlediğim, içinde hiç konuşma olmayan çok eski bir film. Youtube'ta bulmuştum ben, siz de bulursanız lütfen izleyin. Hayatımda izlediğim en korkunç ve gerilimli filmdi.

Kız Kısmı (Siminya): Bu yıl "Dizüstü Edebiyat" zımbırtılarına şiddetle karşı ve düşman olan blogger'lar olarak içimizden biri, zeki, çevik, ahlaklı blogger Siminya'nın kitabının çıkışına şahit olduk, aldık okuduk, güldük, eğlendik, üzüldük, hüzünlendik, Siminya'nın beynine ve hayatına görkemli bir giriş yaptık. Bu konudaki tek üzüntüm Bellatrix, Aylin ve Zeynep'in henüz kitap çıkarmamış olması. Keşke onların kitaplarını da okuyabilsek.

Wizard's First Rule & Stone of Tears (Terry Goodkind): Kendisiyle Legend of The Seeker adlı diziyle tanıştığım Sword of Truth serisinin ilk kitabını beynimde "O kadar uzun İngilizce kitabı okuyamazsın anlamazsın sen alma bence boşuna yazık" diyen Melda ile "Denemeden nereden bileceksin al bakalım bi okumaya başla anlarsın bebeğim anlarsın tatlım" diyen Melda kapışırken satın aldım. Ağustos ayıydı sanırım, evde, bahçede, yemek yerken, gece karanlığında, orada burada okuyayım derken bıçak gibi kesildi bitti kitap. Çok kolay okunan, sürükleyici ve görkemli bir dünya ve kurguya sahipti, tabii arkasından serinin ikinci kitabını da almadan edemedim, hatta birkaç gün önce onu da bitirdim, sonuna kadar Riço ve Kahlan'la devam edecekmişim gibi duruyor, yayınevleri isterlerse çevirmesinler ulan, yaşasın Sword of Truth! (İTHAKİ'YE ATAR YAPTI)

Uğultulu Tepeler (Emily Bronte): Bu yıl okuduğum en iyi kitabı seçerken bana çok büyük zorluk çektirecek "Okunması gereken kitaplar" kuşağının bir kitabıydı, kitaptan o kadar etkilendim ki çok ağlarım diye oturup filmini (filmlerini) bile izleyemedim, sanırım ilerleyen zamanlarda da izleyemeyeceğim.

Frankenstein (Mary Shelley): Vurmayın, evet bunu da okumamıştım ama böyle kitapları belli bir olgunluğa eriştikten sonra okumak daha cazip geliyor, nereden ne çıkaracağını, yazarın aslında neyi anlatmak istediğini hem içselleştirerek hem de altını çizerek anlıyorsun. Yine okumam gerekenler kuşağından, yine çok etkileyici, yine iyi ki okumuşum kitabı. Bu arada Frankestein is not the monster.

Gurur ve Önyargı & Emma & Northanger Manastırı & Akıl ve Tutku & İkna (Jane Austen): Jane Austen romanlarını art arda okuyarak neredeyse yetiştim gibi, bana bu romanların yazılış tarzı ve anlattıkları öyle naif geliyor ki yazarın kendisiyle tanışmayı bu yüzden çok isterdim, çünkü malumunuz şimdi yaşadığımız zamanda hiçbir şey ve hiç kimse naif değil. Sanırım en çok beğendiğim Austen kitabı Emma oldu, baş karakterin dönüşümü, yaşadıklarından ötürü değişimi ve etrafındakileri tanıdığını sanıp aslında hiç tanımadığını fark etmesini görmek, daha doğrusu yakından gözlemlemek çok hoşuma gitti. İşte bir yazar güçlü bir karakter yaratıp onu bizden biriymiş gibi tanıtıp ona herkesin yaşaması muhtemel olayları yaşattığında benim için kral olabiliyor. Bu arada Jane Austen sayesinde bir "celebrity crush" olayına daha girmek zorunda kaldım, Jane Austen kitapları okurken bir de onunla ilişkili filmleri izleyeyim dedim ve Jane Austen Book Club'ı izledim, akabinde Hugh Dancy'ye aşık olmamak elimde değildi. Günlerce Dancy diye diye öldüm.

Beyaz Geceler (Dostoyevski): Dostoyevski dostumla kendi seçimimden ötürü geç tanışıp ona erken alıştım ve en başarılı bulunan kitaplarından biri olan Suç ve Ceza'yı bile çok etkilenirim, günlerce uyuyamam korkusuyla okumuyorum sanki diğer kitapları beni hiç o yönde etkilemiyormuş gibi. Evet, Beyaz Geceler bir sonbahar akşamında beni cehenneme gönderip boğmuştu, açık havaya çıkmak bile eski halime dönmeme yardım edememişti. Öyle bir kitap.

Ölü Ruhlar Ormanı (Grange): Uzun zamandır polisiye okumuyorum çünkü lise yıllarında yeterince Grange ve Chattam kitapları okuyup yeterince seri katile aşık olmuştuk Elifle beraber, düşünün o zamanlardan beri bünyeme fazlaca katilli ipuçlu polisli şeyler yüklendiğinden CSI bile izlemiyordum (Dexter'ı saymıyorum tabii, o ayrı). Sonra geçenlerde kütüphanemde bu kitabın olduğunu gördüm, zamanında almışım ve aldığımı unutmuşum. Elimde okumadığım kitap kalmasın deyip okumaya giriştim ve elimde eridi bitti kitap. Klasik Grange, klasik katilin kimliğiyle ilgili bizi kandırma taktikleri, beklenmedik bitiş derken polisiyeyi çok özlediğimi fark ettim. Grange'dan başkasını okuyamıyorum ama.

Fang Ailesi (Kevin Wilson): Idefix.com'da kitap avına çıkmışken yeni çıkanlar kısmında görmüştüm bu kitabı, görür görmez de twitter'ımda paylaşıp "Bu kitabı okusak mı acaba?" demiştim. Domingo'nun twitter hesabından tatmin edici bir cevap gelince aldım, okudum, su gibi akıp giden, Wes Anderson'ın filmleri gibi, çok değişik ve zekice yazılmış bir kitaptı. Okuyun.

Kutsal Dedektiflik Bürosu & Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati (Douglas Adams): Nihayet yeniden basılan, Douglas Adams'ın Otostopçu'dan bağımsız yazdığı Dirk Gently serisinin iki kitabı. Beni yeniden Otostopçu'yu okurken yaşadığım ruh haline taşıdı, bu büyük yazarın ölümüne bir kez daha üzüldüm, üzüldüm, üzüldüm, ama hiçbir işe yaramadı.

Goodreads hesabım için sizi şöyle alıyorum.

Film

Dizilerden vakit bulduğum kadarıyla filmler indirip izledim bu yıl, günde üç film izlediğim de oldu, koca bir ayı hiç film izlemeden geçirdiğim de. Üstelik sanırım birkaç ay öncesine denk geliyor, bir film kulübü kurduk dört blogger hatunu olarak, her hafta düzenli olarak beraber seçtiğimiz filmleri izleyip kritiklerini yapıyoruz, bu da artık haftada en az bir film izlemek zorunda olduğumu gösteriyor. Şimdi kısaca bu yıl izleyip beğendiğim filmlerden bahsedeceğim size.

The Royal Tenenbaums sanırım en çok etkilendiğim filmdi. Hatta bir ara twitter'da Tenenbaum soyadını kullanmıştım, o derece.

Sylvia'yı izlemem tam bir felaket oldu, son kısımlarda öyle çok ağladım ki sonrasında da The Bell Jar'ı okuduğum zamanlarda olduğu gibi uzun süre kendime gelemedim. Sylvia Plath'in hayatımda oldukça büyük bir yeri ve etkisi varsa demek.

Almost Famous tam izlemekten aşırı hoşlandığım tarzda filmlerdendi, özellikle Penny Lane karakteri bana o kadar çok şey anımsatıyor, söylediklerini öyle iyi anlıyordum ki bir ara "Acaba hayatımın bir döneminde Penny Lane mi oldum ben?" demekten kendimi alamadım.

My Life Without Me, hassas olduğum bir dönemde izlediğim için mi yoksa filmin kendisinden ötürü mü bilmiyorum ama beni çok ağlatan bir film oldu, filmde 23 yaşında kanser olan ve tedaviyi kabul etmeyip son zamanlarını kocası, aşığı ve çocuklarıyla geçirip hepsine ayrı ayrı ses kayıtları düzenleyip mektuplar yazarak geçiren bir kadını anlatıyor. İzleyin.

Chernobyl Diaries, iki arkadaşımla gidip birinin filmin bir noktasından sonra ekrana bakmadan yoluna devam ettiği bir film oldu, "sözde" korku filmlerini sevmem fakat tüylerimi bir anda ürperten gerilim filmlerine bayılırım, işte bu o filmlerden biriydi. İzleyin.

Nosferatu ve Jane Austen Book Club'tan kitaplar bölümünde bahsetmiştim.

Midnight In Paris, geç izleyip öldüğüm, öldüğüm, ve tekrar öldüğüm bir film oldu; tabii ki kıskançlıktan öldüm. Allah belasını versin başka bir şey demek istemiyorum.

Prometheus, her ne kadar gerçek olmadığını biliyor olsam da böyle şeylerin hayal edilebilirliği ve insana bazen "Acaba?" dedirtebilmesi dolayısıyla sinemada izleyip beğendiğim bir film oldu.

My Week With Marily çok iç burkucuydu. Çok.

Despicable Me, aynı ay içinde dört kez izleyip her seferinde gülmekten sandalyeler yuttuğum (O kadar büyük kahkahalar atıyordum ki içlerinden sandalyeler bile geçebiliyordu) ve ikincisini çok büyük sabırsızlıkla beklediğim bir animasyon. Şu animasyonlardaki küçük çocuklar beni gülmekten gebertmekten ne zaman vazgeçecekler bilmiyorum. It's so fluffy I'm gonna die. Sabahları bu sesle uyanıyorum.

Ruby Sparks'tan daha önce uzunca bahsetmiştim.

Hysteria, Hugh Dancy çılgınlığının film kulübümüzü esir almasıyla izlediğimiz ve delice eğlendiğimiz bir film oldu, izleyin.

Safety Not Guaranteed: Zaman yolculuğunu bize kimse böyle anlatamamıştı.

Phoebe In Wonderland, beyinle alakalı hastalıklara ne çok dikkat edilmesi ve bu hastalıkların ne kadar ciddiye alınması gerektiğini gösterip küçük bir kızın bununla nasıl baş ettiğini bize izleten etkileyici bir filmdi. Özellikle Alice In Wonderland göndermelerini çok büyük keyifle izledim.

It's Kind of a Funny Story: Depresyonda olduğunu düşünen bir ergen kendini akıl hastanesine kapatırsa neler yaşar. Bir hafta sonra oradan çıkıp hayatını yaşamaya karar verir. Bu kadar. İzleyin.

Ve The Hobbit, yılın en iyi filmi. Canım.

Diziler

Şöyle genel olarak bakıyorum, bu yıl devam eden dizilerden düzenli olarak takip edip beni en çok heyecanlandıran dizi The Walking Dead idi. Hele ikinci sezonun aptallığını üstlerinden attıktan sonra çok muhteşem bir diziye dönüştürdüler cağnım Yürüyen Ölüler'i. Hastasıyız.

Dexter ağzımı burnumu dağıtmaya devam etti, *spoiler* Isaac Sirko'nun sezon ortası pat diye ölmesinin *spoiler* dışında mükemmeldi.

Bu yıl pazartesilerimin neşesi Once Upon A Time yerine Downton Abbey oldu. Dönem dizilerini seviyorsanız İngiliz'lere güvenin.

American Horror Story benim için zirvelerin zirvesine çıktığı ilk sezonun son bölümlerinden sonra Asylum temasıyla beraber ikinci sezonu uçurdu, havada çekiyorlar diziyi. Hastasıyım.

Supernatural'ın gidişatından o kadar sıkıldım ki bölümleri biriktire biriktire boş zamanım olduğunda izliyorum. Bitirin gitsin arkadaşlar zorlamayın.

The Big Bang Theory sezonun ilk kısımlarında beni çok baysa da son bölümleri sandalyeler yutturdu. Muhteşem.

Fringe'in her cumartesi yayınlanmasını hiç hoş karşılamıyorum ÇÜNKÜ DİZİ BİTİYOR ARKADAŞLAR. Bunu istemiyorum. Her ne kadar kalbimi Tudors kadar kıracak bir dizi hiçbir zaman olmayacak olsa da içimi öldürdü Fringe bu sezon. Her bölümde öldüm.

Grimm; çoğunluğun izlemediği ve kendi başıma keşfettiğim dizilerin en güzeli. İzlemiyorsanız çok şey kaybediyorsunuz, inanılmaz bir hayal gücü var işin içinde.

Bir de kocaman DOCTOR WHO deyip bırakacağım.

5 uruk-hai öldürdü:

Sycorox dedi ki...

hepsi nasıl güzel. Grimm'i bende çok seviyorum yalnız değilsin. :)

EvA dedi ki...

Sen benim için " bir filmde ya da dizide baş kahramanın canı her sıkkın olduğunda onu ayağa kaldıran, mutlu eden bu dünyada örnek alınacak insanların hala yaşadığına inandıran ve tüm bunlardan habersiz olan hatta onu hiç tanımayan " kişisin. Her ne kadar ben kendi hayatımın başrolü olamasam da :D

Not: Yazıyla alakalı olarak şunu söyleyebilirim; Yaşayıp giderken bir yerlerde durup yanına bir şeyler alabilmeyi çok iyi başarıyorsun filmlerin dizilerin müziklerin yazıların düşüncelerin fikirlerin ve olaylardan çıkardığın sonuçlar. Hepsi tamamen senin, bu o kadar güzel ve önemli ki :)

Selin dedi ki...

1 haftadır her gün en az 3 kez böyle bir şey yapmaya niyetlenip, üşeniyorum. Sen yapmışsın, ne güzel :)

Harika olmuş :)

Gülşah dedi ki...

Yahu sen ne yaptın öyle? :)
Aralarında çok sevdiğim şeyler var,
Baktım zevklerimiz aynı, yapıştım hemen bi filme, izlicem şimdi.

Sam Scarlet dedi ki...

Syco, bak bunu bilmiyordum artık kritik yaparız o zaman :)

EvA, seviyorum seni, tanımasam da bil ki her güçsüz hissettiğinde ben ve kelimelerim burdalar :)

Selin, lütfen böyle bi yazı yazar mısın, bekliyorum bak! :)

Gülşah, inan çok zor oldu bunu yazmak :D Hangi film olduğunu bilmiyorum ama inşallah beğenirsin :)