Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Kalbimi en çok kıran dizi: The Tudors

Ben lisede tarih dersinden, tarih içerikli romanlardan, tarihi filmler/dizilerden nefret ederdim. Zaten gerçek hayatta yaşıyorum, neden olmuş bitmiş şeylere ilgim olsun ki diye azıcık aptalca bir düşüncem vardı. Sonra bu baharda Legend of the Seeker adında, izlemezseniz kafanızı duvarlardan duvarlara vuracağım bir diziye başladım. Her zaman olduğu gibi online izliyordum muhteşem dizimi fakat bir gün geldi, sitede sorunlar oldu, arşiv silindi, güncel diziler yeniden yüklenirken benim güzel dizim boynu bükük kaldı. Diğer her zaman dizi izlediğim site de kaldığım yerin internetinden ötürü mesai saatleri içinde açılmıyordu. Ve ben akşam olmasını bekleyemiyordum, çok dertliydim, bir süre bütün dizi sitelerini araştırdım, hepsinin arşivleri silinmişti, hayat bana hiç gülmüyordu...

Sonra youtube'tan aramayı denedim. Ve bütün bölümleri bulunca sevinçten naralar attım. Başladım kaldığım yerden izlemeye. Bir yandan izliyor, bir yandan araştırıyordum, bu dizi neden iki sezonla sonlandırılmıştı, devam etmesi için hala bir şeyler yapılıyor muydu, hayran kitlesi nasıldı, aman tanrım kitap uyarlaması mıydı?! Kaç kitap vardı, seri hala devam ediyor muydu, yazarı kimdi, twitter'ı var mıydı, kitapları Türkçeye çevrilmiş miydi? Sadece ilk kitap çevrilmişti ve onu hiçbir yerde bulamıyordum, halbuki daha on küsur tane kitap vardı! O zaman bütün kitapları orijinal halleriyle satın almalıydım, ilkinden başlamalıydım hemen.

Derken, dizi bitti. Diziyi hunharca izleyerek bitirdim. Sırf bitireyim diye iki gün boyunca dışarı çıkmadım. Gözlerim küçüldü, aç kaldım, susuz, uykusuz kaldım. Son iki bölümün kaldığı günün akşamı arkadaşlarım beni dışarı çağırdılar, işim var, iki saat sonra gelebilirim dedim, işimin ne olduğunu söyleyemedim çünkü onları bir diziye (!) sattığımı düşüneceklerdi... Son bölümü de izlediğimde içimde bir havalanma, gökyüzüne yükselme isteği oluştu ve dik bir başla hazırlanıp dışarı çıktım, farkında olmadan dimdik yürüyordum, sanırım bu içimde doğuveren Mord'Sith yüzündendi... Arkadaşlarımın yanına vardığımda yerimde bir türlü duramıyordum, ellerim titriyordu, bacaklarım titriyordu, bir sandalyeye bile oturamıyordum, başım hep yukarılardaydı, durup durup "iyi değilim ben" diyordum, yer ayaklarımın altından kayıyordu, o dünyaya gitmek için inanılmaz bir istek dolaşıyordu damarlarımda. Çaresini bulamadım. O gün de bulamadım, o günden sonraki aylarda da.

Sonra öğrendiğime göre, önceden başka biri sandığım ama araştırınca Darken Rahl adlı kötü fakat karizmatik ve İngiliz aksanlı karakter gerçekten de Yüzüklerin Efendisi'nde Haldir'i canlandıran Craig Parker'dı. Başka hangi filmlerde, dizilerde oynayıp bizi şaşırttığını kontrol ettim, henüz izleme fırsatı bulamadığım Spartacus'ta oynamıştı bu güzel adam.

Velhasıl kelam, Craig Parker faktöründen ötürü anında Spartacus: Blood and Sand'e başladım, bu benim izlediğim ilk tarihi diziydi, beğeneceğimden çok kuşkuluydum ama anlatılan hikayenin gerçek oluşu beni inceden cezbediyordu. Bir bölüm, iki bölüm derken bu dizinin de suyunu çıkarıp ilk sezonu anında yuttum. İsyanın çıktığı Blood and Sand'in final bölümünden öyle etkilenmiştim ki Spartacus'ın Crixus'ın kalkanından sıçrayıp balkona atlayarak herkesi öldürmeye başlayışı, Crixus'ın tüm kölelere "kill them, kill them all" diye bağırışı günlerce aklımda kaldı, açıp açıp o sahneyi izledim, tüylerim diken diken oldu, aklımdan silip atamadım.

Andy'nin ölümünün ne kadar berbat bir durum olduğunu Vengeance'a başlayınca anladım, bir süre diziye konsantre olamadım ama üzerinden bilmem kaç yıl geçmesine rağmen şu an içinde yaşadığımız dünyanın dizidekinden hiç de farklı olmayışı beni tavlamaya devam ediyordu. Vengeance ve Gods of the Arena da bitince ben yine bir dizi arayışına girdim. Fakat bu kez bir liste yaparak yapılmış bütün tarihi dizileri izleyeceğim diyerek kendime söz verdim.

Spartacus olayından sonra büyük çoğunluğun sürekli övdüğü, muhteşem olduğu söylenen diziye başladım ben de. Benim için hiçbir tarihi dizi Spartacus kadar etkileyici olamazdı fakat izlemeliydim, tarihi öğrenmeliydim, bu kadar cahil büyümüş olmam çok kötüydü, keşke ortaokuldaki, lisedeki hocalarımız tarihi bize daha güzel anlatsalardı da biz de tarihleri ve savaş sebeplerini ezberleyip sınavlardan 100 alacağımıza her şeyi gerçekten öğrensek, ilgi duysak ve ezberlememize gerek kalmasaydı. Rome bana çok büyük darbe vurdu, özellikle birinci sezonun son bölümünün (azıcık spoiler kaçabilir ama hepimiz Caesar'a nolduğunu biliyoruz) son sahnesini ağzım açık izledim. Ardından Caesar hakkında azıcık araştırma yapınca yazdığı kitapların bu güne ulaştığını ve burnumun dibinde olduklarını görüp hemen iç savaşla ilgili yazdığı kitabı aldım.

Rome'un ardından Tudors geldi. Evet; ben bir Capua'da, bir Roma'da gezinip dururken İngiltere beni öylece beklemişti, şimdi sıra İngiltere'deydi. Toplam dört sezon olması beni korkutuyordu ama hemen başladım. Yine hep kaçındığım, öğrenmek istemediğim için bilmediğim ama isimlerini duyduğum karakterler çıktı karşıma.

Ama benim kalbimi kıran olay tamamıyla Anne Boleyn ile alakalı.

Dizideki olayların, ilişkilerin, ilişkilerin boyutlarının, karakterlerin, sözlerin ne kadarı gerçektir ne kadarı kurgudur asla bilemem. Diziyi izlemeden önce tek bildiğim şey Boleynler'in ortalığı çok fena karıştırıp sonlarının berbat olduğuydu, ilk iki sezonu soluksuz izledim, entrikanın her türlüsü dönüyordu ama ben Henry'nin Anne'e olan aşkı için Kraliçe Catherine'i yüzüstü bırakışını, onu resmen kovuşunu kötü karşılamıyordum. Bence de aradan çekilmeliydi. Anne ve Henry birbirlerini çok seviyordu öyleyse beraber olmalılardı.

Anne Boleyn'i oynayan Natalie Dormer adlı güzel kadının dudaklarını büzerek attığı sinsi bakışlar ilk başta çok sevimsiz gelse de sonraları Henry'yle aralarındaki aşktan ötürü ikisini de deliler gibi benimseyiverdim, ah Anne erkek bir çocuk doğursaydı! Elizabeth doğduğunda aklımdan geçen tek şey: "Tamam erkek değil ama bi büyüsün!" idi, Elizabeth'ten bahsedildikçe de aklıma Cate Blanchett geliyordu, Elizabeth ve Elizabeth: The Golden Age filmlerinde onu Cateciğim canlandırdığı için aklımda başka bir yüz canlanmıyordu. "Zaten Natalie Dormer da ancak Cate Blanchett gibi birini doğurabilirdi" diye düşünüyordum.

Dizide Henry metres alıp durduğunda ve Anne Boleyn bu yüzden karnındaki erkek çocuğu kaybettiğinde aşkın bitmek üzere olduğunu biliyordum ve oturup bu duruma üzülüyordum resmen. Diziyi izlerken bir yandan wikipedia'yı kontrol ediyor, Anne'in ölümüne kadar daha neler olacağını okuyordum. Ensest ilişki ve zina kelimelerinin geçtiğine inanamıyordum, Anne böyle mi ölecekti yani? Bence masumdu, yapmazdı, olamazdı, Henry onu, erkek bir evlat doğurmamış olsa bile yeniden severdi, nasıl bir tutkuyla bağlıydı başlangıçta Anne'e!

Ama yok, olmadı, gözümün önünde o tutkulu aşk, sırf ona erkek bir evlat veremedi diye o kadını silip atan ve yolunu kaybetmesine sebep olan bir kralla bitiverdi en sonunda, daha da ilginci Henry'nin ilk başta uğruna Kraliçe'yi ve hatta dini hiçe sayışından sonra o kadın hakkında "fahişe" kelimesini kullanışıydı ve evet kalbimi en çok kıran şey buydu.

Doğru muydu bilmiyorum, tarihi kaynaklara mı bakmam lazım, haklarında yazılan romanları mı okumam lazım, hangisi daha gerçektir bilemem, ama olayların buna benzer bir şekilde gelişmiş olması muhtemeldir diye düşünüyorum. Bu sahnede deliler gibi ağladığımı da itiraf ediyorum, hatta ne zaman izlersem izleyeyim yine ağlayacağımı biliyorum.

Olay hep aynı yere geliyor, aynı soruyu soruyorum ve cevap alamıyorum, belki bir gün bu sürekli cevapsız kalan soru beni öldürecek:

Nasıl oluyor da müthiş bir tutku, aşk ve sevgiyle bağlandığın bu kadının ölümünü görmeyi bu kadar çok isteyebiliyorsun?

8 uruk-hai öldürdü:

ginger dedi ki...

ben de tam şuanda Legen of the Seeker izliyordum =)

Sam dedi ki...

alnından öperim.

Çakma Samurai dedi ki...

Andy kansere yenik düştüğünden beri kansere dur deme çabasındayım ama olmuyor tabi neyse asıl demek istediğim birinin andy hayatını belgesele aldığı şimdilikse 7 dk bi video yayınlamış sadece yarana merhem olması dileğiyle...

http://www.kickstarter.com/projects/426354716/be-here-now-the-andy-whitfield-story

Sam dedi ki...

evet bu haberi takip ediyodum para için uğraşıyolardı ve başarmışlardı en son, o vidyoyu da çok zor izlemiştim. hele de insan yakınlarından birini kanser yüzünden kaybedince böyle şeyler daha çok etkiliyor. teşekkürler paylaştığın için.

Brida dedi ki...

Ben Tudors'un o sahnesinde deli gibi ağladım. Bir de o bölümün sonunda gerizekalı Henry göldeki kuğuyu yiyor ya. Orada da deli gibi ağladım. Ve benim Tudors'ta izlediğim ilk bölüm o bölümdü.

Sam dedi ki...

geri zekalı Henry, bence de... eğer izlediğin ilk bölüm oysa gerisini asla izleme.

JG dedi ki...

Ben Henry'nin aç gözlünün teki olduğunu düşünüyorum. Onun için seks var, şehvet var, elinde olmayanın cazibesi var ama aşk yok. Bu, böyle olmasaydı 6 tane karısı, 897t6347693786 tane metresi olmazdı. Anne itibar, güç ve para için Henry'i kullandı; Henry de seks, daha çok mutluluk için Anne'i. Ha o kadar kadın dururken neden Anne peki dersek de hatun işini biliyordu, tavladı adamı. Ama hepsi gelip geçici şeylerdi, gördük. Bu ikisine "aşk" gibi bi' olayı yakıştıramıyorum.

Ayrıca Henry gençken Catherine'e de deliler gibi aşıktı güya. Olaya "Anne ve Henry aşıklar, Catherine aradan çekilmeli." gözüyle bakarsak, Anne'den sonraki karısı Jane Seymour metresiyken de Anne aralarından çekilmeliydi gibi bi' durum olur. Hem bi' adam kız kardeşinden bi' sürü çocuk yaptıktan sonra sana nasıl aşık olabilir? Onu elde etti, şimdi sıra sende. Nasıl bi' mantık bu?:(

Bu arada Philippa Gregory'nin Tudors Dönemi'ni anlattığı romanları harikadır, tavsiye ederim.

Sam Scarlet dedi ki...

evet gerçekten görünüşte olaylar dediğin gibi, ama ben işte (!) olaylara safça baktım hep. hani sonlara doğru bi ara henry'nin metres almalarına bile doğal bakabiliyor hale gelmiştim.

o kitapları hep duyuyorum ama emin olamıyorum, listeye aldım bakalım. teşekkür ederim (: