Pazartesi, Şubat 27, 2012

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bir süre önce ertelediğim bütün küçük şeyleri yapmaya başladım. Sevdiğim bir kitabı tekrar okumak gibi, uzun süredir "keşke bunu satın alabilsem" dediğim bir şeyi sonunda satın almak gibi. Hatta bütün kurallarımı yıkıp o çok sevip etkilendiğim kitabı tekrar satın alıp tekrar okurken, içimi parçalayan ya da kendimi yakın hissettiğin tüm cümlelerin, tüm ifadelerin altını tükenmez kalemle çizmek gibi. Ben kitaplarımı yıpratmayı sevmem, sayfalarını kıvırmayı sevmem, cümlelerin altlarını çizmeyi sevmem. Ama bu kez, bu kitapta, "ben"den bir iz olsun istedim. İçime akıta akıta okuduğumu bir şekilde göstermek istedim. Onca karakterin içinde aslında en hüzünlü ya da en umutlu olanına değil de, onların hislerini böyle aktaran adama yakınlık hissettiğimi göstermek istedim.

Barış Bıçakçı, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Bir buçuk sene kadar önce, kısa bir süreliğine tumblr açtığım zamanlarda birinin sayfasında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"den bir alıntı görüp "kim yahu bu adam?" cümlesini kurduktan çok sonra keşfettiğim yazar. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir aşkı, bir dostluğu, bir çaresizliği, çocukluğa olan masum özlemi anlatıyordu. Çok ben, çok biz olan o kadar çok vurucu cümle vardı ki. Barış Bıçakçı beni kendine bağladı, sonra bırakamadım, duramadım. Abartmalıyım dedim, bu adamı abartmalıyım, ona hayran olmalı, bir gün gelmeli, onu bulmalıyım. Ona kahve ısmarlamalı, onunla sohbet etmeliyim bir yerlerde, belki hiç sevmediğim o şehirde, Ankara'da. Ama bunları yapmalıyım. Beni bu kadar iyi tanıyan bir yazarın peşini bırakmamalıyım.

Kitabın adı. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Uzun kitap isimlerini asla sevmedim, asla benimsemedim; hatta kendi kitabımın adı için aklımda hep iki kelimelik bir şeyler olmuştur. Ama bu ifadenin bende nasıl bir his bıraktığını mümkün değil anlatamam. "Yere paralel gitmek", "bir süre yere paralel gitmek", "sonra". Yere paralel gitmek nedir? Hayatı hem dibine kadar yaşamak, hem de yaşayamamak mı? Hayatı yakalayamayıp kendi içindeki uçurumlardan hiç durmamacasına düşmek mi? "Sonra"sında yere çakılmak mı? Yer neydi de ona paralel gitmişti birileri? O süre ne kadardı? Ya hiç bitmeseydi o süre? Yere paralel gidip durarak yaşanan bir hayat nasıl olurdu?

Bir başlık bu kadar düşündürüyorsa, o kitabı alıp okumak gerek. Ben her satırında ağladım, hıçkıra hıçkıra ağladım, bitirdikten sonra başa döndüm, bütün gün kafamı kitabın içine sokup sayfaları kokladım. Başak'ı duydum, Umut'u duydum, Selma'yı duydum. Sonra yere paralel gitmenin nasıl bir şey olduğunu bildiğimi anladım. Kendi kendime; "ben de bir süre yere paralel gitmiştim, acaba şimdi neredeyim?" dedim. O şarkının ellerinde kaldık mı, yoksa insanların arasına karışmayı becerebildik mi?

"Yıllar sonra Başak o kompozisyonu, imbatın denizden karaya estiğini iyice bellemek için yazdığını söyleyecekti. Denizden karaya mı, yoksa karadan denize mi hep karıştırıyordu ama karıştırmamak, babam ile ilgili her şeyi 'doğru' hatırlamak istiyordu. 'Bunun en iyi yolu da zihnimde canlandırabileceğim bir görüntü oluşturmaktı. O kompozisyonu bunun için yazmıştım,' demişti ona her zaman çok yakışan o bilmiş edayla. 'Ama önemli olan bu değil,' diye eklemişti sonra. 'Önemli olan öğretmenin sorusuydu aslında. Çünkü edebiyat bu soruyla başlar. Sana anlamsız gelebilir ama ben bu soruyla birlikte kompozisyonu yazanın gerçekten de 'başka biri' olduğunu ve bu başka birinin içimde bir yerde olduğunu, beni görüp işittiğini, sonra da kah kendisi köle olarak kah beni köle kılarak yazdığını ilk bu soruyla keşfetmiştim.'
(...)
Şimdi hepimiz, ben, annem Abidin, Nergis, Ahmet, annemin arkadaşları, hepimiz, 'Bunu sen mi yaptın Başak?' diye soruyor, hiçbir makul cevap alamadığımız halde, sırf bu soruyu sorduğumuz için bir sonuca ulaşıyoruz.
Bir sonuca ulaşıyoruz."

"Keman tekrar giriyor ve Başak adımlarını kontrbasa uydurmaya çalışmadan şehrin kalabalık caddelerinde yürümeye başlıyor. Akşam saatleri, hava henüz kararmamış, sıcak. Başak'ın üzerinde lacivert bir pantolon, kolları ve yakası lastikli şeker pembesi bir bluz var. Saçını toplamış, at kuyruğu yapmış. Yürürken kollarından birini daha fazla sallıyor, engebeli bir yolda yürüyormuş da dengesini sağlamaya çalışıyormuş gibi. Başı hafifçe öne eğik yine de her şeye bakıyor. İnsanlara, ağaçlara, afişlere, duvar diplerine... Her köşe başında, daha önce tam orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biri tam o anda orada değilmiş gibi küserek duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. Vitrinlere bakan, alışveriş yapan, art arda sıralanmış duraklarda otobüs bekleyen, onunla aynı yönde yürüyen, farklı yönlere giden insanların arasından, onlara karışmadan geçiyor. Bir yoğunluk farkı var çünkü bu hissediliyor. Başak, duraklara yanaşmaya çalışan otobüslerin, kaldırıma yakın giderek müşteri arayan taksilerin, sokaklardan caddeye çıkmaya çalışan sabırsız otomobillerin önünden karşı kaldırıma koşarken, sanki bir hemzemin geçit çanı çalıyor: Çan çan çan. Pastanelere, çay ocaklarına, kahvelere, birahanelere, lokantalara girip çıkıyor Başak. Bir şey arıyor. Tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, çünkü Başak bu, bazen kardeşçe dokunabilir yaranıza bazen de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi, seviyor mu nefret ediyor mu belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin yanından geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk. Üzerine bir kedi sıçramış da bütün kuşlar korkup uçmuş gözden uzağa, öyle bir boşluk; Başak muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bir süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna."

"Akşam olacak, gece yine eşikte durup yalandan birkaç kez öksürecek. Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, 'Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız...' diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.
Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun."

"Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.
Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.
Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen de budur. Bilge tepeyi tırmanırken, yukarıdan bakıyorum yine de körüm, der geniş kanatlı kuş. Dilimi ısırdım derdim içimde kaldı, diye inler taş. Kuşun gördüğü olmak ister bilge, taşın derdini dinleyen. Çünkü ondan beklenen budur.
Ben bilge değilim.
Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalın ayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır, ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.
Nafile."

"Öyle uçsuz bucaksızsın ki, kıyıya yaklaşan gemilerin direkleri görünmüyor. Sen şimdiki zamansın, şimdiki mükemmel zaman, içinden cümleler geçiyor. Seviyorum seni, üzüm gözlerini, bakışlarının ağır salkımlarını, gidip de dönmek için biri bile yeter bana. Salıncaksın sen, sesin açık pencereden içeri doluyor."

1 uruk-hai öldürdü:

Larien Beyinütüleyen dedi ki...

"Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, 'Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız...' diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.
Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun."

bu çok fenaydı. çok.