Pazartesi, Aralık 24, 2012

2012 Kitapları/Filmleri/Dizileri/Şarkıları

Öncelikle "Öf çok uzun yazmışsın okunmaz ki bu" diyecekleri malum olan arkadaşları bir kenara alalım çünkü bu yazı çok uzun olacak.

2011'in son günlerinde o yıl okuduğum kitapları ve izlediğim filmleri derleyip toparlayıp buraya yazmıştım, bu yıl da aynını yapacağım.

Kitap

Vincent Spinetti'nin Tuhaf Kariyeri (Joey Goebel): Çekinerek aldığım kitaplardan biriydi, Joey Goebel ile tanıştım, muhteşem diyebileceğim bir kitap olmasa da son yıllardaki vampir-kurt adam-bilmem ne klişelerinden sıkılmış biri için farklı ve güzeldi. Farklı olan her şeyi severiz.

Franny ve Zoey & Dokuz Öykü & Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar#Seymour-Bir Giriş (Salinger): Bu yıl inat edip sevdiğim yazarların bütün kitaplarını bitirmeye niyetlendiğim ve bunu kısmen başardığım bir yıl oldu, mesela Salinger'ın eserlerini bu kitaplarla beraber bitirmiş oldum. Bu adam psikoloğum olsaydı hayat bir başka olurdu.

Paniğe Kapılma! (Neil Gaiman) & Ve Başka Bir Şey Daha (Eoin Colfer): Otostopçu arkadaşlarımın bildiği gibi bu yıl art arda çıktı bu Otostopçu'yla bağlı kitaplar, farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış olsalar da güzel yanları vardı elbet; Douglas Adams hakkında sürüyle ayrıntı öğrenmemiz gibi mesela.

Sylvia Plath'ın Şairliği Bağlamında Analizi (Nilgün Marmara): Sylvia'ya daha çok yakınlaşmak, Nilgün Marmara'yı tanımaya başlamak.

Veciz Sözler & Sinek Isırıklarının Müellifi (Barış Bıçakçı): Ailemizin ekstra melankoli sağlayıcısı Barış Bey'e her ne kadar ulaşamasak, onu göremesek, röportajlarını okuyamasak da kitaplarında hep kendine dair bir şeyler arıyoruz şüphesiz. Veciz Sözler'deki baş kahraman bunlardan biri mesela. Barış Bıçakçı artık sessizce yeni kitap yazmasını beklediğim tek Türk yazar oldu çıktı.

Kitap Hırsızı (Markus Zusak): Yazarken "Bu yıl çok güzel kitaplar okudum, ama acaba bu yıl okuduklarım içinde en iyisi hangisiydi, seçebilir miyim ki?" diye düşündüm ve aklıma ilk bu kitap geldi. Selin sayesinde aldığım bir kitaptı, öyle herkesin kitap önerilerini dikkate almadığım için nadir yaşadığım bir hadise yaşadım: Selin'e ne kadar teşekkür etsem az. Çünkü bu kitap hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum, bir cümleye başlıyorum ama gerisini getiremiyorum, çünkü bu kitap tam bir şey anlatacakken boğazınıza bir yumruk yerleştiren ve sizi hıçkıra hıçkıra ağlatan duygu gibi bir şey. Gözlerim yana yana okuduğum son kısımda hiç durmadan ağladığımı belirtmem gerek. Bu kitabı okuyun.

Dracula (Bram Stoker): "Okunması gereken kitaplar" kuşağından ilk kitap bu. Ve sizi temin ederim Anne Rice bile bu kitabın yanında halt etmiş. İnsanı hiç bilmediği duygulara sürükleyen ve etkisi altından çıkmanıza izin vermeyen üsluplar var ya, bu kitap o üslupların kralını barındırıyor. Okumadıysanız okuyun. Bir de, bu kitabın resmi (?) filmi olmasa da karakterlerinin isimleri değiştirilerek yapılmış bir filmi var; Nosferatu. Korkudan gündüz vakti izlediğim, içinde hiç konuşma olmayan çok eski bir film. Youtube'ta bulmuştum ben, siz de bulursanız lütfen izleyin. Hayatımda izlediğim en korkunç ve gerilimli filmdi.

Kız Kısmı (Siminya): Bu yıl "Dizüstü Edebiyat" zımbırtılarına şiddetle karşı ve düşman olan blogger'lar olarak içimizden biri, zeki, çevik, ahlaklı blogger Siminya'nın kitabının çıkışına şahit olduk, aldık okuduk, güldük, eğlendik, üzüldük, hüzünlendik, Siminya'nın beynine ve hayatına görkemli bir giriş yaptık. Bu konudaki tek üzüntüm Bellatrix, Aylin ve Zeynep'in henüz kitap çıkarmamış olması. Keşke onların kitaplarını da okuyabilsek.

Wizard's First Rule & Stone of Tears (Terry Goodkind): Kendisiyle Legend of The Seeker adlı diziyle tanıştığım Sword of Truth serisinin ilk kitabını beynimde "O kadar uzun İngilizce kitabı okuyamazsın anlamazsın sen alma bence boşuna yazık" diyen Melda ile "Denemeden nereden bileceksin al bakalım bi okumaya başla anlarsın bebeğim anlarsın tatlım" diyen Melda kapışırken satın aldım. Ağustos ayıydı sanırım, evde, bahçede, yemek yerken, gece karanlığında, orada burada okuyayım derken bıçak gibi kesildi bitti kitap. Çok kolay okunan, sürükleyici ve görkemli bir dünya ve kurguya sahipti, tabii arkasından serinin ikinci kitabını da almadan edemedim, hatta birkaç gün önce onu da bitirdim, sonuna kadar Riço ve Kahlan'la devam edecekmişim gibi duruyor, yayınevleri isterlerse çevirmesinler ulan, yaşasın Sword of Truth! (İTHAKİ'YE ATAR YAPTI)

Uğultulu Tepeler (Emily Bronte): Bu yıl okuduğum en iyi kitabı seçerken bana çok büyük zorluk çektirecek "Okunması gereken kitaplar" kuşağının bir kitabıydı, kitaptan o kadar etkilendim ki çok ağlarım diye oturup filmini (filmlerini) bile izleyemedim, sanırım ilerleyen zamanlarda da izleyemeyeceğim.

Frankenstein (Mary Shelley): Vurmayın, evet bunu da okumamıştım ama böyle kitapları belli bir olgunluğa eriştikten sonra okumak daha cazip geliyor, nereden ne çıkaracağını, yazarın aslında neyi anlatmak istediğini hem içselleştirerek hem de altını çizerek anlıyorsun. Yine okumam gerekenler kuşağından, yine çok etkileyici, yine iyi ki okumuşum kitabı. Bu arada Frankestein is not the monster.

Gurur ve Önyargı & Emma & Northanger Manastırı & Akıl ve Tutku & İkna (Jane Austen): Jane Austen romanlarını art arda okuyarak neredeyse yetiştim gibi, bana bu romanların yazılış tarzı ve anlattıkları öyle naif geliyor ki yazarın kendisiyle tanışmayı bu yüzden çok isterdim, çünkü malumunuz şimdi yaşadığımız zamanda hiçbir şey ve hiç kimse naif değil. Sanırım en çok beğendiğim Austen kitabı Emma oldu, baş karakterin dönüşümü, yaşadıklarından ötürü değişimi ve etrafındakileri tanıdığını sanıp aslında hiç tanımadığını fark etmesini görmek, daha doğrusu yakından gözlemlemek çok hoşuma gitti. İşte bir yazar güçlü bir karakter yaratıp onu bizden biriymiş gibi tanıtıp ona herkesin yaşaması muhtemel olayları yaşattığında benim için kral olabiliyor. Bu arada Jane Austen sayesinde bir "celebrity crush" olayına daha girmek zorunda kaldım, Jane Austen kitapları okurken bir de onunla ilişkili filmleri izleyeyim dedim ve Jane Austen Book Club'ı izledim, akabinde Hugh Dancy'ye aşık olmamak elimde değildi. Günlerce Dancy diye diye öldüm.

Beyaz Geceler (Dostoyevski): Dostoyevski dostumla kendi seçimimden ötürü geç tanışıp ona erken alıştım ve en başarılı bulunan kitaplarından biri olan Suç ve Ceza'yı bile çok etkilenirim, günlerce uyuyamam korkusuyla okumuyorum sanki diğer kitapları beni hiç o yönde etkilemiyormuş gibi. Evet, Beyaz Geceler bir sonbahar akşamında beni cehenneme gönderip boğmuştu, açık havaya çıkmak bile eski halime dönmeme yardım edememişti. Öyle bir kitap.

Ölü Ruhlar Ormanı (Grange): Uzun zamandır polisiye okumuyorum çünkü lise yıllarında yeterince Grange ve Chattam kitapları okuyup yeterince seri katile aşık olmuştuk Elifle beraber, düşünün o zamanlardan beri bünyeme fazlaca katilli ipuçlu polisli şeyler yüklendiğinden CSI bile izlemiyordum (Dexter'ı saymıyorum tabii, o ayrı). Sonra geçenlerde kütüphanemde bu kitabın olduğunu gördüm, zamanında almışım ve aldığımı unutmuşum. Elimde okumadığım kitap kalmasın deyip okumaya giriştim ve elimde eridi bitti kitap. Klasik Grange, klasik katilin kimliğiyle ilgili bizi kandırma taktikleri, beklenmedik bitiş derken polisiyeyi çok özlediğimi fark ettim. Grange'dan başkasını okuyamıyorum ama.

Fang Ailesi (Kevin Wilson): Idefix.com'da kitap avına çıkmışken yeni çıkanlar kısmında görmüştüm bu kitabı, görür görmez de twitter'ımda paylaşıp "Bu kitabı okusak mı acaba?" demiştim. Domingo'nun twitter hesabından tatmin edici bir cevap gelince aldım, okudum, su gibi akıp giden, Wes Anderson'ın filmleri gibi, çok değişik ve zekice yazılmış bir kitaptı. Okuyun.

Kutsal Dedektiflik Bürosu & Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati (Douglas Adams): Nihayet yeniden basılan, Douglas Adams'ın Otostopçu'dan bağımsız yazdığı Dirk Gently serisinin iki kitabı. Beni yeniden Otostopçu'yu okurken yaşadığım ruh haline taşıdı, bu büyük yazarın ölümüne bir kez daha üzüldüm, üzüldüm, üzüldüm, ama hiçbir işe yaramadı.

Goodreads hesabım için sizi şöyle alıyorum.

Film

Dizilerden vakit bulduğum kadarıyla filmler indirip izledim bu yıl, günde üç film izlediğim de oldu, koca bir ayı hiç film izlemeden geçirdiğim de. Üstelik sanırım birkaç ay öncesine denk geliyor, bir film kulübü kurduk dört blogger hatunu olarak, her hafta düzenli olarak beraber seçtiğimiz filmleri izleyip kritiklerini yapıyoruz, bu da artık haftada en az bir film izlemek zorunda olduğumu gösteriyor. Şimdi kısaca bu yıl izleyip beğendiğim filmlerden bahsedeceğim size.

The Royal Tenenbaums sanırım en çok etkilendiğim filmdi. Hatta bir ara twitter'da Tenenbaum soyadını kullanmıştım, o derece.

Sylvia'yı izlemem tam bir felaket oldu, son kısımlarda öyle çok ağladım ki sonrasında da The Bell Jar'ı okuduğum zamanlarda olduğu gibi uzun süre kendime gelemedim. Sylvia Plath'in hayatımda oldukça büyük bir yeri ve etkisi varsa demek.

Almost Famous tam izlemekten aşırı hoşlandığım tarzda filmlerdendi, özellikle Penny Lane karakteri bana o kadar çok şey anımsatıyor, söylediklerini öyle iyi anlıyordum ki bir ara "Acaba hayatımın bir döneminde Penny Lane mi oldum ben?" demekten kendimi alamadım.

My Life Without Me, hassas olduğum bir dönemde izlediğim için mi yoksa filmin kendisinden ötürü mü bilmiyorum ama beni çok ağlatan bir film oldu, filmde 23 yaşında kanser olan ve tedaviyi kabul etmeyip son zamanlarını kocası, aşığı ve çocuklarıyla geçirip hepsine ayrı ayrı ses kayıtları düzenleyip mektuplar yazarak geçiren bir kadını anlatıyor. İzleyin.

Chernobyl Diaries, iki arkadaşımla gidip birinin filmin bir noktasından sonra ekrana bakmadan yoluna devam ettiği bir film oldu, "sözde" korku filmlerini sevmem fakat tüylerimi bir anda ürperten gerilim filmlerine bayılırım, işte bu o filmlerden biriydi. İzleyin.

Nosferatu ve Jane Austen Book Club'tan kitaplar bölümünde bahsetmiştim.

Midnight In Paris, geç izleyip öldüğüm, öldüğüm, ve tekrar öldüğüm bir film oldu; tabii ki kıskançlıktan öldüm. Allah belasını versin başka bir şey demek istemiyorum.

Prometheus, her ne kadar gerçek olmadığını biliyor olsam da böyle şeylerin hayal edilebilirliği ve insana bazen "Acaba?" dedirtebilmesi dolayısıyla sinemada izleyip beğendiğim bir film oldu.

My Week With Marily çok iç burkucuydu. Çok.

Despicable Me, aynı ay içinde dört kez izleyip her seferinde gülmekten sandalyeler yuttuğum (O kadar büyük kahkahalar atıyordum ki içlerinden sandalyeler bile geçebiliyordu) ve ikincisini çok büyük sabırsızlıkla beklediğim bir animasyon. Şu animasyonlardaki küçük çocuklar beni gülmekten gebertmekten ne zaman vazgeçecekler bilmiyorum. It's so fluffy I'm gonna die. Sabahları bu sesle uyanıyorum.

Ruby Sparks'tan daha önce uzunca bahsetmiştim.

Hysteria, Hugh Dancy çılgınlığının film kulübümüzü esir almasıyla izlediğimiz ve delice eğlendiğimiz bir film oldu, izleyin.

Safety Not Guaranteed: Zaman yolculuğunu bize kimse böyle anlatamamıştı.

Phoebe In Wonderland, beyinle alakalı hastalıklara ne çok dikkat edilmesi ve bu hastalıkların ne kadar ciddiye alınması gerektiğini gösterip küçük bir kızın bununla nasıl baş ettiğini bize izleten etkileyici bir filmdi. Özellikle Alice In Wonderland göndermelerini çok büyük keyifle izledim.

It's Kind of a Funny Story: Depresyonda olduğunu düşünen bir ergen kendini akıl hastanesine kapatırsa neler yaşar. Bir hafta sonra oradan çıkıp hayatını yaşamaya karar verir. Bu kadar. İzleyin.

Ve The Hobbit, yılın en iyi filmi. Canım.

Diziler

Şöyle genel olarak bakıyorum, bu yıl devam eden dizilerden düzenli olarak takip edip beni en çok heyecanlandıran dizi The Walking Dead idi. Hele ikinci sezonun aptallığını üstlerinden attıktan sonra çok muhteşem bir diziye dönüştürdüler cağnım Yürüyen Ölüler'i. Hastasıyız.

Dexter ağzımı burnumu dağıtmaya devam etti, *spoiler* Isaac Sirko'nun sezon ortası pat diye ölmesinin *spoiler* dışında mükemmeldi.

Bu yıl pazartesilerimin neşesi Once Upon A Time yerine Downton Abbey oldu. Dönem dizilerini seviyorsanız İngiliz'lere güvenin.

American Horror Story benim için zirvelerin zirvesine çıktığı ilk sezonun son bölümlerinden sonra Asylum temasıyla beraber ikinci sezonu uçurdu, havada çekiyorlar diziyi. Hastasıyım.

Supernatural'ın gidişatından o kadar sıkıldım ki bölümleri biriktire biriktire boş zamanım olduğunda izliyorum. Bitirin gitsin arkadaşlar zorlamayın.

The Big Bang Theory sezonun ilk kısımlarında beni çok baysa da son bölümleri sandalyeler yutturdu. Muhteşem.

Fringe'in her cumartesi yayınlanmasını hiç hoş karşılamıyorum ÇÜNKÜ DİZİ BİTİYOR ARKADAŞLAR. Bunu istemiyorum. Her ne kadar kalbimi Tudors kadar kıracak bir dizi hiçbir zaman olmayacak olsa da içimi öldürdü Fringe bu sezon. Her bölümde öldüm.

Grimm; çoğunluğun izlemediği ve kendi başıma keşfettiğim dizilerin en güzeli. İzlemiyorsanız çok şey kaybediyorsunuz, inanılmaz bir hayal gücü var işin içinde.

Bir de kocaman DOCTOR WHO deyip bırakacağım.

Pazar, Aralık 16, 2012

An Unexpected Journey: Eve dönüş

"Good morning" said Bilbo, and he meant it. The sun was shining, and the grass was very green. But Gandalf looked at him from under long bushy eyebrows that stuck out further than the brim of his shady hat.
"What do you mean?" he said. "Do you wish me a good morning, or mean that it is a good morning whether I want it or not; or that you feel good this morning; or that it is a morning to be good on?"
"All of them at once," said Bilbo.

Merhaba, iyi günler, iyi akşamlar.

Bildiğiniz üzre konu The Hobbit. Konu geçen cuma gösterime girmiş bir film! Bazen konuşmak istemiyorum onlarla, bunu bir film sananlarla; eskiden, Orta Dünya'yı ilk keşfettiğim yıllarda herkese bunu anlatmaya çalışırdım; "Bunlar sadece kitap değil, bunlar sadece film değil, bu bir gerçeklik, bu başka bir gerçeklik ve bizim bir yarımız orada yaşıyor!" diyordum ama anlaşılamıyordum.

2001 yılının bir kış akşamı karşılanmıştım Shire'da, o günden beri yazın konusunda tanrı kabul ettiğim Tolkien'ın yarattığı dünya benim için alternatif bir gerçeklik oldu çıktı, günlük konuşmalarıma, dinlediğim şarkılara, yazdıklarıma, hayallerime, planlarıma yansıdı. Taktığım yüzük, yaptırdığım kolye, orijinalleriyle beraber satın aldığım tüm kitaplar, o muhteşem Orta-dünya haritası. Benim bir parçamdı artık Tolkien ve Orta-dünya. Baştan beri "Orada yaşasam hangi ırka mensup olmak isterdim" sorusuna kesin bir cevap veremiyordum fakat birkaç zaman önce anladım nereye ait olduğumu.

Bu fiziksel dünyada bile hiçbir yere aitmişim gibi hissetmiyorum ama fiziksel olarak var olmadığı(!) için gerçek kabul edilmeyen o dünyada ben kesinlikle bir hobbit olmak, Shire'da, Hobbiton'da yaşamak isterdim; samimi, içten, güleryüzlü, çalışkan, komik, eğlenceli hobbitlerin arasında, bahçemde çiçekler, domatesler yetiştirerek, hiçbir maceraya bulaşmadan(!), Bilbo Baggins gibi, Samwise Gamgee gibi. Kapısı yuvarlak bir hobbit evim olur, içini istediğim gibi döşer, kitaplarımı oraya buraya saçardım, bütün gün çay içip yazılar yazardım.

Yüzüklerin Efendisi macerası gözyaşları içinde bittikten sonra uzun bir süre boyunca Aralık aylarını aynı heyecanla karşıladım, sanki bir film daha gelecekti, sanki bir hikaye daha izleyecektik. En önemli 3 kitabın sinemaya uyarlanma serüveni bitmişti ama iyi ki bu bir son olmadı. Her ne kadar hepimiz Hobbit'ten üç film yapılacağını duyunca Peter Jackson'ı paragözlükle suçlamak istesek de hepimiz biliyoruz ki ne kadar uzun süre Orta-dünya'yla çevrili olursak o kadar iyi olacağız, o kadar mutlu, o kadar huzurlu olacağız.

Blog'uma geri sayım eklentisini koyduğum günü o kadar iyi hatırlıyorum ki, Twitter'a yazmıştım geri sayım yapsak ya gibisinden bir şeyler. Sonra bu "yeni" yolculukta bana yoldaşlık edeceğinden habersiz olduğum Selin, bana geri sayımı nasıl ekleyeceğimi göstermişti, kendi blog'una da koymuştu, ondan sonra ben de koydum ve hep birlikte beklemeye başladık. Bu sırada fragmanlar, setlerden görüntüler, röportajlar, Twitter'da soru-cevaplı görüşmeler geldi. Hepsini izledik, hepsini yedik, hazmettik. Ama heyecanımız asla azalmadı. Görsel olarak o dünyaya tekrar dahil olmak öyle bir heyecandı ki kelimelerle anlatmak imkansız. Anlatamıyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bazen anlatmak da istemiyorum zaten, benimle aynı duyguları paylaşan insanlarla bir bakışma bile yetiyor.

14 Aralık'a doğru, filmi IMAX'le izleyebileceğimizi, fakat Türkiye'de IMAX'li iki sinema olduğunu öğrendim. Mr. E. sağ olsun aklıma düşürdü filmi izlemek için İstanbul'a gidilebileceğini. Birkaç saniye bile düşünmedim. Biletler MyBilet'e düştüğü gün gerçek manada sinir krizleri geçirmiş olsam da gözyaşları içinde aldım biletimi. 14 Aralık 2012, 17:30. Selinle beraber gidecektik filme, o sabah seansına da bilet almıştı ve benimle tekrar izleyecekti filmi. Aslında sabah izledikten sonra heyecanının biraz dinmiş olacağını düşünmüştüm ama yanılmışım :) Uçak biletlerim zaten hazırdı, birkaç ay önce onları da almıştım. Yani her şey tamamdı, tek beklenen "o gün"dü.

Yolculuktan birkaç gün önce büyücü şapkamı almıştım, cuma gününü heyecanla bekliyordum. 13 Aralık gecesi 12 gibi yattım, uyumaya çalışıyordum. UYUMAYA. Fiziksel olarak buna ihtiyacım vardı. Fakat kalbimin çarpıntısını durduramıyordum, çünkü aşırı heyecanlıydım ve aklımdan ertesi gün Hobbit'i izleyeceğim gerçeğini savuşturamıyordum. YAPAMIYORDUM. Saatlerce uyuyamadıktan sonra ilginç bir şekilde daldım fakat gecenin 5'inde, saatim olmadığı için etrafa "SABAH OLDU MU ACABA YA ALARMIM ÇALMADI ACABA GEÇ Mİ KALDIM" nidalarıyla uyanıp telefonuma tek gözümle bakınca henüz güneşin bile doğmadığını anladım. O saatten sonra bana uyku yoktu. 7'de, 8'de ve 9'da tekrar uyandım. En sonunda hazırlanıp kafama büyücü şapkamı da takıp yollara düştüm.

Metroda beklerken yüzümde silemediğim bir gülümseme vardı ve insanlar sanırım bir problemim olduğunu düşündüler. Birkaç tanesi dakikalarca baktı, birkaç tanesi gerçekten de delirdiğimi düşünüp acıyarak baktı, bazıları yadırgamadı bile. Bense hiçbirini önemsemedim. Gayet normalmiş gibi havaalanı durağına gelmeyi bekledim.

Havaalanı-uçak-havaalanı-eve yolculuk derken yollarda epey yoruldum, bir ara başımın ağrısından bayılacağımı sandım. Ama heyecanım öylece duruyordu işte, hiçbir şey modumu değiştiremiyordu: Saatler sonra Orta-dünya'ya yeni bir adım atacaktım, çok özlediğim arkadaşlarımı, çok özlediğim evimi görecektim.

Sonra İstinye'ye yolculuk başladı. Saat 3 gibi İstinyepark'a varmıştım bile, Selinle sinemanın önünde buluşmaya karar verdik. Yürüyen merdivenlerden çıkarken sağıma şöyle bir baktığımda çok uzun zamandır yazdıklarını okuyup yaşadıklarını kendi ağzından dinlediğim, dertleştiğim, uzun sohbetler ettiğim, Twitter'da sürekli linkler attığım, film ve kitap önerileri aldığım, samimiyetine hayran olduğum, çok, çok, çok sevdiğim Selin'i gördüm. Görür görmez tanıdım zaten kendisini, fotoğraflarından tek farkı daha güzel ve tatlı olması, kendisi dünya tatlısı bir kadın! Bayıldım doğallığına, neşesine, heyecanına, bayıldım bayıldım bayıldım!

Birbirimizi bulur bulmaz biletlerimizin çıktısını almak için biraz kafası güzel bir makineyle uğraştık. İkimiz de biletlerimizi aldığımızda heyecandan zıplamamak için kendimizi zor tutuyorduk, filmi nerede bekleyeceğimizi düşünürken sinema bölümünden ayrılmak istemedim; ortamdan kopmak istemiyordum, saati geldiği an salona "dalmak" istiyordum adeta. Zaten ruh halimiz tamamen aynıydı, bu yüzden görüş ayrılığına düşmedik ve salon 5'in karşısındaki yere oturduk. Tabii öncesinde; "Birer kahve içelim ya, burda kahve yok mu, aaa yok galiba olmaz mı hiç cık cık cık ne kadar saçma" dedik dedik, bilin bakalım sonra noldu? MEĞER KAHVE VARMIŞ. Biz heyecandan görememişiz. Sanırım en azından bir saat sonra bunu fark edip içeceklerimizi aldık, Gandalf'ın yamacına oturduk. Ortalık kalabalıklaşmadan birkaç fotoğraf çekildik.



Burada Tolkien'ın Orta-dünya'sından biraz kopup bize gelmem gerek. Salonun önünde oturup muhabbet ederken çok tuhaf duygular içine girdim. Tamam birbirimizi bloglarımız aracılığıyla tanıyoruz, yaşadığımız benzer olaylar olmuş, uzun muhabbetlerimiz olmuş, ilgilerimiz hemen hemen aynı yönde. Ama o tuhaf ruh halinin bunlarla pek bir alakası yok. Daha önce de internette muhabbet edip sonra tanıştığım insanlar oldu. Bu insanlar son zamanlarda hep blogger'dan bildiklerimdi ama Selinle oturup konuştuğumuzda hissettiğim şey tam olarak şuydu: "Ben bu hatunu tanıyorum, biz daha önce tanışmıştık, biliyorum ben Selin'i, nereden biliyorum ki acaba?!"

Hayatım boyunca böyle duygular içine girmemiştim. Resmen Selin'i yıllardır tanıyordum ben. İlkokul arkadaşı olabilirdik mesela, zamanında çok yakındık ama sonra birimiz şehir değiştirdi ya da başka bir terslik oldu ve biz uzun zaman görüşemedik, şimdi ise tekrar birbirimizle tanışıyor gibiyiz. GERÇEKTEN. BİZ KESİN TANIŞIYORUZ. Aksine asla inanmıyorum. Selin varmış meğer benim hayatımda, Hobbit, Orta Dünya, Tolkien, P. Jackson, hepsi el ele verip bizi yeniden buluşturmuş. Çok da iyi yapmışlar.

Hiç susmadan neredeyse iki buçuk saat boyunca Tolkien'ın kitaplarından, filmlerden, edebiyattan bahsettik. Bir tane bile gerçek hayatla(!) ilgili konu geçmedi. Gerçek hayatın beni hiç tatmin etmediği, hiçbir şeyin ilgimi çekemediği son dönemlerde bu sohbet ilaç gibi geldi. Bir o konuşuyor bir ben konuşuyorum, anlatacak, konuşacak ve gülecek o kadar çok şeyimiz vardı ki. Bir saniye bile sıkılmadım. Sürekli sırıtıyordum, ne güzeldi Orta-dünya'da benim hissettiklerimi hisseden biriyle kaybolmak!

Film saati yaklaştıkça neler yapacağımızı planlamaya başladık, 15 dakika kala patlamış mısır ve kolalarımızı alıp salonun önünde bekleyecektik. Sonra biletlerimiz elimizde, kapının hemen önünde, kocaman Bilbolu afişe iç geçirerek baka baka içeridekilerin tamamen çıkmasını bekledik. O bekleyiş ne tatlıydı. Tabii saçma tarafları yok değildi :) Arkamızdaki "alakasızlar" saçma sapan yorumlar yapıyor, ne kitaplarla ne de dünyayla pek ilgilerinin olmadığını gösteriyorlardı, biz de epey güldük onlara. İçeride, ekranda oyuncular ve yapımcıların isimleri geçerken o güzelim soundtrack'in güzelim şarkılarından biri çalıyordu ve ben duymamak için elimden geleni yapıyordum.

5-10 dakika sonra içeri alımlar başladı, bir hevesle salona adımımı attım, hemen yerimizi bulduk ve koltuklara kurulduk. Reklamlar, Star Trek'in film kadar uzun olan tanıtımı (GICIK OLDUK) derken ve ben "film ha başladı ha başlayacak" moduyla gözlüğümü takıp çıkararak beklerken, sonunda, SONUNDA, film başladı.

"The Hobbit" yazısını görür görmez gözlerim doldu, ne hissettiğimi kelimelerle anlatamam ve başka hiçbir dilde duygularımın karşılığı yok; aşk gibi değil, özlemle biraz alakalı ama kelime çok yetersiz kalıyor, o kadar seviyorum, o kadar benden bir parça, o kadar benimsemişim ki, sanki kitapları ben yazdım, filmleri ben yaptım, başrolde ben oynadım; öyle bir heyecanla, öyle bir hazla, öyle bir gururla izliyorum her kareyi. Hele yaşlı Bilbo'yu ve Frodo'yu gördüğümüzde içim öyle acayip oldu ki, "Özlemişim" diyemiyorum, "İyi ki geldiniz" de diyemiyorum, çünkü hiç gitmediler ki. Hiç değişmemişler, hep Orta-dünyadalarmış, öylece bekliyorlarmış, zaman durmuş, biz durmuşuz, şimdi akreple yelkovan yeniden hareket ediyor, yeniden heyecanlanıyoruz, yeniden gözlerimiz parlıyor.

Shire sahneleri benim için tam bir "Eve dönüş" oldu, Bag End'in kapısını, bahçesini, pencerelerini, mutfağını o kadar iyi tanıyorum ki, sanki benim evim, sanki yıllarca bir hobbit olarak ben yaşamışım orada, Martin Freeman'ı ilk başta Bilbo Baggins olarak bir türlü hayal edememiştim fakat o kadar yakıştırmış ki bu karakteri kendine, şu an başka bir ihtimali düşünemiyorum bile. O Bilbo artık, Martin değil. Ki Bilbo karakterinin huyları, yaşamı, gelişimi bana Frodo'nunkinden daha gerçekçi ve daha etkileyici gelmiştir her zaman. Martin uymuş bu karaktere. Fazlasıyla uymuş.

Shire sahnelerinin LOTR üçlemesindekine göre daha uzun ve ayrıntılı oluşu benim için bayram gibiydi, hiç bitmesin istedim, daha çok kapı açılsın, daha çok şey görelim istedim, ki zaten istediğim de oldu. Bag End'in neredeyse bütün odalarını gezdik Bilbo'yla beraber. Gandalf, bildiğimiz Gandalf, bir tanecik büyücümüz, yine Gandalf the Grey.

Macera başladıktan sonra gözlerim dur durak bilmedi, ekran o kadar geniş ve IMAX ile izlemek o kadar keyifli ki, 3 saat boyunca bütün dikkatim filmdeydi, mısırımı bile zor yedim. Birçok sahne aklıma LOTR sahnelerini getirdi ki bu muazzamdı, sanki o filmleri daha dün izlemişiz de hatırlıyormuşuz gibi geldi. Bilbo çok iyiydi Bilbo. Bilbo çok sevimliydi.

Gollum ve Bilbo'nun karşılaşma sahnesi sanırım favori sahnem oldu. Gollum'u "canlandıran" Andy Serkis'e zaten LOTR zamanından beri öyle hayranım ki, bu filmle beraber bir kez daha taptım. Muhteşem bir oyunculuk ve fedakarlık isteyen bir işin altından kalkmış yine. Bilmece kısmını kitaptan o kadar iyi hatırlıyordum ki çok büyük keyifle izledim. "My precious" kısımları, yüzüğün bulunuşu, Bilbo'nun yüzüğü keşfedişi, çok çok çok güzel yapılmıştı.

Sona gelindiğinde küçük çocuklar gibi ağlayasım geldi, bitmesini hiç istemiyordum, daha BİTMEMELİYDİ! Oturup bir posta daha izleyebilirdim, bütün vaktimi bu filme verebilirdim, BİTMESİNDİ İŞTE. O kadar güzeldi. "GÜZEL" yani. Bir kadının, bir adamın, bir çocuğun güzel oluşu gibi. Anlatabilsem keşke.

Sonrasında benim için Selin'den ayrılmak zor oldu. Bir ara içimden "Keşke yarın da gelip beraber izlesek filmi" dedim, her gün aynı saatte oraya gelip filmi izleyebilirdim. Öyle bir doyamamışlık. Öyle bir özlem, hasret, sevgi, bağlılık, hayranlık. Velhasıl kelam her şeyin, ve özellikle güzel olan şeylerin hep bir sonu var, izledik ve bitti, ama ilk izleyişimdi biten, daha birçok kez sinema salonlarında gezeceğim ben. Vizyonda kaldığı sürece, canım sıkıldığında, moralim bozulduğunda kalkıp gideceğim izlemeye. Bana her şeyden daha iyi geliyor Orta-dünya.

Bu güzelim şarkıyla ve şu sözlerle bitirelim.

Some folk we never forget
Some kind we never forgive
Haven't seen the end of it yet
We'll fight as long as we live

Cuma, Kasım 23, 2012

Mr writer, why don't you tell it like it is?*

Eğer anlamı olmayan ve/veya anlamlandırıl(a)mayan hayatlar bir araya gelince koca bir kara delik oluşturabilseydi buna karşılık olarak anlamı olan ve/veya anlamlandırıl(a)bilinmiş hayatlar bir araya geldiğinde hiçbir şey olmazdı. Bir şey olmayı bırak onlar bir araya bile gelemezlerdi. Çünkü onlar hiçbir şey yapamamaya inanmış ya da inandırılmışların hayatları. Kimse kimsenin hayatını güle oynaya değiştiremedi, herkes acı çekti, bazıları çoktan öldü, bazıları yaşamayı reddetti. Kim neyi hayal ettiyse ya gerçekleşmedi ya da ölümden sonra gerçekleşti. Zaten ölüm de hayatın en ciddi parçasıydı.

Bir otel odasının samimiyetini bilen benden başka kimse yoktu belki ama ben yine de anlatmıştım ve bunu hayatını anlamlandırabilmişlerden birkaçıyla paylaştım. Sonra hepsiyle paylaşmak istedim ama bu ben değildim, kaç senedir bununla ayakta durmamıştım.

And never again, and never again, they gave us three shots to the back of the head and we're all dead now. (ve through it all how could you cry for me, coz I don't feel bad about it.) Belki onlarla paylaşmakla değil, sadece kendimle, ölmüş hayat değiştiricilerinden birkaçıyla paylaşmakla ayakta durmuştum. Bunu tam olarak kimin bileceğiyle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve bu olanların ve olacak olanların en berbat noktasına varmış olmamla açıklanabilirdi. Sonra durdum, güldüm ve bana fiziksel anlamda hayat vermişlerin kollarına koştum.

Çünkü bir sürü şey yaşadıklarından ötürü şarkılar bestelemişlerin hepsi yalan söylüyordu ve gökyüzünde de bütün ömrüm boyunca yalan söylemiş yıldızlar vardı sadece. İronik olan, bütün bu yazdıklarımı o büyük yalanları izleyerek yazmamdı. Ve bundan sonra da gökyüzündeki yalanlara olan inancımı değiştiremeyecek oluşum son noktaydı.

*

Cumartesi, Ekim 27, 2012

O golden lotus, o Lady Lazarus.

Daha önce hiç, bundan yıllar evvel ölmüş bir yazarın ya da şairin kendi eserini okuduğu kaydı dinleyerek uyudunuz mu bilemem, onun şiirlerini okuyup son ya da sondan bir önceki satırda kendinizi bulup hıçkırıklarınızı tutamadan ağladınız mı, hele onu hiç bilemem.

Bu gece bildiğim tek bir şey var: Bu kadınla ilgili hislerimi kelimelere dökerek anlatamam, çünkü sevdiğim her yazar hakkında "Bir gün karşılaşsak naparım" düşüncesine cevap olarak sayfalarca yazabileceğim koca diyaloglar varken, Sylvia'yla karşılaşsam tek kelime bile edemeyeceğimi biliyorum.

Ben aynanın karşısına geçip kendimle de konuşamam, ya yetersizliğimi ya da aidiyetsizliğimi ortaya çıkarmaktan korkarım, mevcut farkındalığımı fersahlarca aşıp aklımı gerçekten kaybetmekten korkarım.

Bazıları her şeyi reddeder, ona verilmiş olan hayatı bile.

Ve diğer bazıları da dünyadaki en basit şey olan sevgiyi bile anlamayıp her şeyi yıkar geçer, acımaz kendine bile.

Bugün her on yılda bir intihar edip sonuncusunda buradan gitmeyi başaran Sylvia Plath'ın doğum günü. İyi ki yaşadın.

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Kalbimi en çok kıran dizi: The Tudors

Ben lisede tarih dersinden, tarih içerikli romanlardan, tarihi filmler/dizilerden nefret ederdim. Zaten gerçek hayatta yaşıyorum, neden olmuş bitmiş şeylere ilgim olsun ki diye azıcık aptalca bir düşüncem vardı. Sonra bu baharda Legend of the Seeker adında, izlemezseniz kafanızı duvarlardan duvarlara vuracağım bir diziye başladım. Her zaman olduğu gibi online izliyordum muhteşem dizimi fakat bir gün geldi, sitede sorunlar oldu, arşiv silindi, güncel diziler yeniden yüklenirken benim güzel dizim boynu bükük kaldı. Diğer her zaman dizi izlediğim site de kaldığım yerin internetinden ötürü mesai saatleri içinde açılmıyordu. Ve ben akşam olmasını bekleyemiyordum, çok dertliydim, bir süre bütün dizi sitelerini araştırdım, hepsinin arşivleri silinmişti, hayat bana hiç gülmüyordu...

Sonra youtube'tan aramayı denedim. Ve bütün bölümleri bulunca sevinçten naralar attım. Başladım kaldığım yerden izlemeye. Bir yandan izliyor, bir yandan araştırıyordum, bu dizi neden iki sezonla sonlandırılmıştı, devam etmesi için hala bir şeyler yapılıyor muydu, hayran kitlesi nasıldı, aman tanrım kitap uyarlaması mıydı?! Kaç kitap vardı, seri hala devam ediyor muydu, yazarı kimdi, twitter'ı var mıydı, kitapları Türkçeye çevrilmiş miydi? Sadece ilk kitap çevrilmişti ve onu hiçbir yerde bulamıyordum, halbuki daha on küsur tane kitap vardı! O zaman bütün kitapları orijinal halleriyle satın almalıydım, ilkinden başlamalıydım hemen.

Derken, dizi bitti. Diziyi hunharca izleyerek bitirdim. Sırf bitireyim diye iki gün boyunca dışarı çıkmadım. Gözlerim küçüldü, aç kaldım, susuz, uykusuz kaldım. Son iki bölümün kaldığı günün akşamı arkadaşlarım beni dışarı çağırdılar, işim var, iki saat sonra gelebilirim dedim, işimin ne olduğunu söyleyemedim çünkü onları bir diziye (!) sattığımı düşüneceklerdi... Son bölümü de izlediğimde içimde bir havalanma, gökyüzüne yükselme isteği oluştu ve dik bir başla hazırlanıp dışarı çıktım, farkında olmadan dimdik yürüyordum, sanırım bu içimde doğuveren Mord'Sith yüzündendi... Arkadaşlarımın yanına vardığımda yerimde bir türlü duramıyordum, ellerim titriyordu, bacaklarım titriyordu, bir sandalyeye bile oturamıyordum, başım hep yukarılardaydı, durup durup "iyi değilim ben" diyordum, yer ayaklarımın altından kayıyordu, o dünyaya gitmek için inanılmaz bir istek dolaşıyordu damarlarımda. Çaresini bulamadım. O gün de bulamadım, o günden sonraki aylarda da.

Sonra öğrendiğime göre, önceden başka biri sandığım ama araştırınca Darken Rahl adlı kötü fakat karizmatik ve İngiliz aksanlı karakter gerçekten de Yüzüklerin Efendisi'nde Haldir'i canlandıran Craig Parker'dı. Başka hangi filmlerde, dizilerde oynayıp bizi şaşırttığını kontrol ettim, henüz izleme fırsatı bulamadığım Spartacus'ta oynamıştı bu güzel adam.

Velhasıl kelam, Craig Parker faktöründen ötürü anında Spartacus: Blood and Sand'e başladım, bu benim izlediğim ilk tarihi diziydi, beğeneceğimden çok kuşkuluydum ama anlatılan hikayenin gerçek oluşu beni inceden cezbediyordu. Bir bölüm, iki bölüm derken bu dizinin de suyunu çıkarıp ilk sezonu anında yuttum. İsyanın çıktığı Blood and Sand'in final bölümünden öyle etkilenmiştim ki Spartacus'ın Crixus'ın kalkanından sıçrayıp balkona atlayarak herkesi öldürmeye başlayışı, Crixus'ın tüm kölelere "kill them, kill them all" diye bağırışı günlerce aklımda kaldı, açıp açıp o sahneyi izledim, tüylerim diken diken oldu, aklımdan silip atamadım.

Andy'nin ölümünün ne kadar berbat bir durum olduğunu Vengeance'a başlayınca anladım, bir süre diziye konsantre olamadım ama üzerinden bilmem kaç yıl geçmesine rağmen şu an içinde yaşadığımız dünyanın dizidekinden hiç de farklı olmayışı beni tavlamaya devam ediyordu. Vengeance ve Gods of the Arena da bitince ben yine bir dizi arayışına girdim. Fakat bu kez bir liste yaparak yapılmış bütün tarihi dizileri izleyeceğim diyerek kendime söz verdim.

Spartacus olayından sonra büyük çoğunluğun sürekli övdüğü, muhteşem olduğu söylenen diziye başladım ben de. Benim için hiçbir tarihi dizi Spartacus kadar etkileyici olamazdı fakat izlemeliydim, tarihi öğrenmeliydim, bu kadar cahil büyümüş olmam çok kötüydü, keşke ortaokuldaki, lisedeki hocalarımız tarihi bize daha güzel anlatsalardı da biz de tarihleri ve savaş sebeplerini ezberleyip sınavlardan 100 alacağımıza her şeyi gerçekten öğrensek, ilgi duysak ve ezberlememize gerek kalmasaydı. Rome bana çok büyük darbe vurdu, özellikle birinci sezonun son bölümünün (azıcık spoiler kaçabilir ama hepimiz Caesar'a nolduğunu biliyoruz) son sahnesini ağzım açık izledim. Ardından Caesar hakkında azıcık araştırma yapınca yazdığı kitapların bu güne ulaştığını ve burnumun dibinde olduklarını görüp hemen iç savaşla ilgili yazdığı kitabı aldım.

Rome'un ardından Tudors geldi. Evet; ben bir Capua'da, bir Roma'da gezinip dururken İngiltere beni öylece beklemişti, şimdi sıra İngiltere'deydi. Toplam dört sezon olması beni korkutuyordu ama hemen başladım. Yine hep kaçındığım, öğrenmek istemediğim için bilmediğim ama isimlerini duyduğum karakterler çıktı karşıma.

Ama benim kalbimi kıran olay tamamıyla Anne Boleyn ile alakalı.

Dizideki olayların, ilişkilerin, ilişkilerin boyutlarının, karakterlerin, sözlerin ne kadarı gerçektir ne kadarı kurgudur asla bilemem. Diziyi izlemeden önce tek bildiğim şey Boleynler'in ortalığı çok fena karıştırıp sonlarının berbat olduğuydu, ilk iki sezonu soluksuz izledim, entrikanın her türlüsü dönüyordu ama ben Henry'nin Anne'e olan aşkı için Kraliçe Catherine'i yüzüstü bırakışını, onu resmen kovuşunu kötü karşılamıyordum. Bence de aradan çekilmeliydi. Anne ve Henry birbirlerini çok seviyordu öyleyse beraber olmalılardı.

Anne Boleyn'i oynayan Natalie Dormer adlı güzel kadının dudaklarını büzerek attığı sinsi bakışlar ilk başta çok sevimsiz gelse de sonraları Henry'yle aralarındaki aşktan ötürü ikisini de deliler gibi benimseyiverdim, ah Anne erkek bir çocuk doğursaydı! Elizabeth doğduğunda aklımdan geçen tek şey: "Tamam erkek değil ama bi büyüsün!" idi, Elizabeth'ten bahsedildikçe de aklıma Cate Blanchett geliyordu, Elizabeth ve Elizabeth: The Golden Age filmlerinde onu Cateciğim canlandırdığı için aklımda başka bir yüz canlanmıyordu. "Zaten Natalie Dormer da ancak Cate Blanchett gibi birini doğurabilirdi" diye düşünüyordum.

Dizide Henry metres alıp durduğunda ve Anne Boleyn bu yüzden karnındaki erkek çocuğu kaybettiğinde aşkın bitmek üzere olduğunu biliyordum ve oturup bu duruma üzülüyordum resmen. Diziyi izlerken bir yandan wikipedia'yı kontrol ediyor, Anne'in ölümüne kadar daha neler olacağını okuyordum. Ensest ilişki ve zina kelimelerinin geçtiğine inanamıyordum, Anne böyle mi ölecekti yani? Bence masumdu, yapmazdı, olamazdı, Henry onu, erkek bir evlat doğurmamış olsa bile yeniden severdi, nasıl bir tutkuyla bağlıydı başlangıçta Anne'e!

Ama yok, olmadı, gözümün önünde o tutkulu aşk, sırf ona erkek bir evlat veremedi diye o kadını silip atan ve yolunu kaybetmesine sebep olan bir kralla bitiverdi en sonunda, daha da ilginci Henry'nin ilk başta uğruna Kraliçe'yi ve hatta dini hiçe sayışından sonra o kadın hakkında "fahişe" kelimesini kullanışıydı ve evet kalbimi en çok kıran şey buydu.

Doğru muydu bilmiyorum, tarihi kaynaklara mı bakmam lazım, haklarında yazılan romanları mı okumam lazım, hangisi daha gerçektir bilemem, ama olayların buna benzer bir şekilde gelişmiş olması muhtemeldir diye düşünüyorum. Bu sahnede deliler gibi ağladığımı da itiraf ediyorum, hatta ne zaman izlersem izleyeyim yine ağlayacağımı biliyorum.

Olay hep aynı yere geliyor, aynı soruyu soruyorum ve cevap alamıyorum, belki bir gün bu sürekli cevapsız kalan soru beni öldürecek:

Nasıl oluyor da müthiş bir tutku, aşk ve sevgiyle bağlandığın bu kadının ölümünü görmeyi bu kadar çok isteyebiliyorsun?

Pazartesi, Temmuz 16, 2012

Tolkien babam, yine naptın bana?

Bunca yıldır LOTR aşığıyım, bunca yıldır Tolkien aşığıyım, bu güne kadar Frodolu, Samli, Gandalflı Aragornlu, Sarumanlı ya da ejderhalı, atlı, savaşlı milyon tane rüya görmüşümdür belki. Ki böyle çılgınca sevdiğim bir dünyaya dair herhangi bir şey görmem gayet doğal.

Fakat bu gece gördüğüm rüya, yani böyle... Anlatılmaz yaşanır tarzında, acayip, tüyler ürpertici, olağanüstü, benim için bir o kadar da korkutucuydu; sonra durup bi düşündüm, acaba dedim, rüyalara fazla anlam yüklememeli miyim, yoksa eskisi gibi çıkarımlar yapmaya devam mı etmeliyim? Çünkü ben bazen böyle anlamlı rüyaları değişik yorumlarım, öyle olduğuna inanmak isterim, mesela bir keresinde rüyamda Jennifer Love Hewitt'in (kendisi her giriştiği işi başarıyla sonuçlandıran biri çünkü) kitabımla ilgili bana cesaret verdiğini, konuşurken bana "Don't give in!" dediğini görmüştüm (ki bu rüya yaklaşık iki sene öncesinin rüyası). Beynim hemen bir senaryo kurmuş, "Tanrı bu işte çok başarılı olacağımı ve hatta bu sayede bir şeyleri değiştirebileceğimi bildiği için bu şekilde bana cesaret ve inanç gönderiyor" demişti. Ben de inanmıştım.

Bu kez, onca yıllık LOTR ve Tolkien aşkıma rağmen rüyamda hiç görmediğim birini gördüm: TOLKIEN'ı. Kelimelere nasıl dökebilirim bilmiyorum, çünkü gerçekten, GERÇEKTEN onu gördüm, yüzünü inceledim, sesini daha sonra hatırlayabilmek için çok dikkatlice dinledim, hepsini hatırlıyorum.

Tahtadan yapılmış uzun bir masa var. Nerede olduğumuzla ilgili pek bir fikrim yok ama kütüphane gibi bir yer. Sessiz, sakin, kimsecikler yok. Belki de O'nun evinin bir odası. Orada tek başına oturmakta biz içeri girdiğimizde. Yanımda iki adam var, editör, yazar ya da gazeteci olmalılar. Ben masaya fazla yaklaşmıyorum, uzakta duruyorum. Adamlardan biri Tolkien'ın yanına gidiyor, Tolkien başını okumakta olduğu kitaptan kaldırıyor, adam da bana bakarak; "İşte bu Tolkien," diyor, sonra da benim adımı söyleyerek bizi tanıştırmış oluyor. Ne el sıkışıyoruz ne de memnun olduğumuzu söylüyoruz. Sanki o başka dünyada, ben başka bir dünyada gibiyim; ardından ayağa kalkıyor, bana doğru geliyor, bir şeyler anlatmaya başlıyor. Ama bana hiçbir şekilde bakmıyor, sadece karşımda durmuş sürekli konuşuyor. Benle konuştuğunu biliyorum ama bana bakmıyor. Sanki o bir canlı, ben bir hayaletim ve o beni göremiyor.

Bunları boşverip yüzünü inceliyorum, gerçekten de o mu merak ediyorum. İçimden; "Evet fotoğraflarında gördüğüm adam bu, aynısı, bu Tolkien, o yanımda, onunla tanıştırıldım" diyorum. Sonra uyanır gibi oldum, yarı uyanık bir halde; "Bu rüyayı hatırlamalıyım, hatırlamalıyım, hatırlamalıyım" diyerek tekrar dalmışım.

Sabah kalktığımda dayak yemiş gibiydim. Belki beni ziyaret etmiştir, olamaz mı?

Pazartesi, Temmuz 09, 2012

30 Ocak'tan 3 Temmuz'a kadar benimle beraber yaşayan güzel sevgilim; kitabım.

Haziran 2009'dan beri aklımda şekillenen bir roman olduğundan bahsetmiştim, 30 Ocak 2012'de iki satırlık bir cümleden yola çıkarak boş bir word sayfasına birkaç sayfa yazmakla başladım sürekli lafını ettiğim kitaba. Aslında hiçbir zaman kalkıp da etrafımdaki tüm insanlara bahsetmedim bundan, yalnızca çok yakınımdaki insanlar biliyordu.

Şubat ayında yaşadığım "görünüşte" kötü bir olaydan sonra birkaç hafta neler olduğunu anlayamadığımdan kitabı yazma işi de sekteye uğradı. Ama her kötü olayda iyi bir yan da vardır ya hani, o zamanlar bunu çok iyi anlayamamış olsam da 16 şubat hadisesi hayatımı kurtardı. "Hiç bu kadar yazmamıştım. Artık özgürüm."

Kör topal ilerliyordum, oda arkadaşımın hediye ettiği güzel bir defterim vardı, kitapla ilgili küçük notları hep o deftere yazıyordum ve her ne olursa olsun kitapla iletişimimin asla kopmaması için elimden geleni yapıyordum. Bir otobüste miyim, boş vaktim mi var, hemen kitabı düşünmeye başlıyordum, ders arasında mıyım, yapacak bir şeyim mi yok, hemen defterimi ve kalemimi çıkarıp bir şeyler yazıyordum. Aklımda hep o vardı. Her sabah uyandığımda ve her gece başımı yastığa koyduğumda aklımda kitabım oluyordu.

Sonra öyle bir mayıs ayı geldi çattı ki, şimdi bahsedeceğim dönemin tam olarak nasıl başladığını hatırlamıyorum ama kitabın bu kadar çabuk bitmesinin sebebi kesinlikle o dönemin başlangıcı. Havalar iyice ısınınca bütün akşamı yurtta geçirdiğim zamanlar saat 11'de sanki birileri dürtüyormuş gibi bloğun önündeki merdivenlere oturup cep telefonumun mesaj kısmına yazıyordum her şeyi. Sonra yukarı çıkıp bilgisayara geçiriyor, böylece yazdıklarımı en azından bir kez kontrol etmiş oluyordum. Zaman geçtikçe telefon yetersiz olmaya başladı, artık defterim ve kalemimle iniyordum aşağı, tabii kulağımda mp3 player'ım asla eksik olmuyordu, şarkılarım olmasa tek satır bile yazamazdım zaten. Bu şekilde her gece en az iki sayfa yazmaya başladım, sırf bu yüzden dışarı çıkmıyordum. Benim bu gece yazmalarım bir buçuk ay kadar sürdü. Bu süre içinde yazma konusunda denk gittiğim, roman atölyesinden arkadaşım Serapla sürekli telefonda konuşuyorduk, onunla konuşmak bana enerji veriyor ve motivasyon sağlıyordu.

Bir gün Serap arayıp "benim kitap bitti" dedi. Ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi şaşırdım; o kadar mutlu oldum ki, ne tarz bir mutluluk olduğunu anlatmak çok zor. O gün benim için kendi kitabımı bitirmek çok uzakmış gibi geliyordu ama tam bir hafta sonra Serap'ı arayıp "bitti" diyen bendim. İkimiz de o kadar heyecanlıydık ki, telefonda sürekli gülüyor ve "inanılmaz bi şey bu!" deyip duruyorduk. Elbette hocalarımız bizim kadar heyecanlı değillerdi, sonuçta onlar gayet deneyimli yazarlardı zaten. Ama bizim ilk kitabımızdı! Ve birbirimizi ancak biz anlayabilirdik.

Şu an nerede bulunduğumuzu söyleyeyim: Kitabın bitmiş halini Gündüz hocama gönderdim, o okuduktan sonra ayrıntılı bir görüşme yapacağız. Sonrasını ben de bilmiyorum, keşke bilsem, ya da bilmesem daha güzel, her şey sürpriz olsun, hiç yaşamadığım bir şey yaşıyorum ne de olsa, bilmeyeyim bir sonraki kısmı, ne olur ki.

Pazartesi, Haziran 18, 2012

We hope your rules and wisdom choke you.

Burada kendimi kandırıyormuşum gibi hissetmeye başladım ara sıra. Özgürlükten, hayalleri gerçekleştirmekten, varlığına inandığım dünyalardan bahsediyorum hep ama peki ya geri kalanı? Özgürlüğe ulaşmak için, hayalleri gerçekleştirmek için ödenen bedeller var elbet, hem de öyle küçük şeylerle değil, senelerle ödenen bedeller.

Beş senedir sırf ailem istiyor diye eğitimime devam ediyorum. Bunun dışında başka hiçbir sebebimin olmayışı çok saçma gelebilir belki ama benim için tek ve en mantıklı sebep bu. İki kez okulu bırakmaya karar verdiğimi söyledim, ikisinde de kötü bir şey olmasın diye kararımdan vazgeçip devam ettim. Zaten babamın isteğiyle başlamıştım, bitirdikten sonra hiçbir engel kalmazdı artık, özgür ve "mutlu" olurdum. Önce şu okulu bitireyim, sonrası çok güzel dedim hep.

Mezuniyetten sonra "kendim için" doğru düzgün bir planım yok, aslında tek düşündüğüm şey; 11 senedir uğruna yaşadığım hayalin gerçekleşmesinin çok "acayip" şeylere sebep olabileceği ve ne planlarsam planlayayım o kitap ve getirdiklerinin her şeyi geçersiz kılacağıydı. Ama özgürlüğümle ilgili olarak, okul sağ salim bittikten sonra muhtemelen nefret edeceğim bir iş bulup evden temelli ayrılmayı planlıyordum. Her fırsatta da söylüyordum bunu.

Çok para kazanmama gerek yoktu, karnım azıcık doysa, kiramı tamamlasam, faturalarımı ödeyebilsem yeterdi. Zaten geri kalanını idare etmeyi biliyorum. Ucuz ama doyurucu yemekler nerededir, beş kuruşumuz yoksa karnımızı nasıl doyururuz ya da nasıl eğleniriz, hepsini yüzlerce kez deneyip yanılmadığım için bu konuda sıkıntım yok. Zaten cebinde beş kuruşun kalmadığı durumlar olmadığı sürece yaşadığını nasıl anlayacaksın ki? İnsan asıl fakirken, elinde bir şey yokken ama "özgürken" çok mutlu oluyor. Paran yok ama arkadaşların var, paran yok ama özgürlüğün var, paran yok ama sen kendinsin.

"Arkadaşlarımla konuşurken onlar kızlarının doktora yaptığından, okullar bitirdiğinden bahsediyor, ben mecburen susuyorum. Hayat planlarından bile haberim yok." gibi bir cümle sarf edildiğinde ben sadece acı acı gülümseyebildim. Bu cümlede benim savaşmakta olduğum o kadar çok şey var ki, belki hayatımın başından beri karşı çıktığım şeyler hepsi.

Öncelikle: O okullar bitirip doktora yaptıkları için "çok başarılı", "çok zeki", "sürekli anlatılan ve gurur duyulan" evlatlar: Şimdi kalkıp da Einstein ve benzeri örnekleri vermeyeceğim ama, bu ülkede (ya da dünyada) okulların nasıl eğitimler verdiğini çok iyi biliyoruz. Ne geri zekalıların hiç takılmadan dört senede üniversiteden mezun olduklarını, ne salakların yüksek lisans, doktora, vesaire yapıp kariyer sahibi olduklarını biliyoruz. Ben geçen sene aynı sıralarda oturup notlarına bakılırsa benden daha "başarılı" olduğu söylenebilecek bir kızın derste hocanın sorduğu bir soruya: "İnsanları ilerleten bilimdir tabii ki, edebiyatın hiçbir şeyi değiştirme gücü yoktur ki" diye cevap verdiğini unutamıyorum hala, ve siz çıkmış bu kız dört senede mezun olup iyi bir işe girdiği için hayatta benden, bizden daha başarılı olduğunu mu söylüyorsunuz?

Ayrıca: hayat planlarımın ne olduğunu hemen söyleyeyim. Dünyayı değiştirmek! Tamam, bu kimseye söylenebilecek bir şey değil. Sonuçta "dünya değiştirici" diye bir meslek yok, devlet bu insanlara maaş vermez, bunlar toplumda saygı görmez, sonları da kimsenin bilmediği bir yerde "sürüne sürüne" ölmek olur.

Kariyer yapıp zengin olmaktansa, bu ülkenin diğer ucunda hiç tanımadığım, her şeyin en ucuna gelmiş birkaç insanın benim kelimelerimi okuyup mücadeleye devam etmesini ve sonra sırf bunun için adımı hatırlamasını diliyorum.

Perşembe, Haziran 14, 2012

Dün Mavi Sanat'ın balkonunda Gündüz hocayla konuşurken kitabımı oluşturan sayfaları özenle içine koyduğum dosyayı göğsüme bastırıp neredeyse kucaklayışıma güldük.

Önceki düşüncelerimin aksine, bittiğinde içimde bayağı büyük bir boşluk olacak.

Perşembe, Mayıs 10, 2012

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: "Tadı güzel mi dostum?"
"Acı, acı," diye karşılık verdi;
"Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim."

H. Crane

Pazar, Mayıs 06, 2012

Şimdi size biraz Roman Atölyesi'nden bahsedeceğim.

Geçen yaz Çankaya taraflarında yürürken görmüştüm Mavi Sanat'ın afişini, ilk önce AKM'deki workshoplarına katılmış, sonra yaz boyunca dramatik yazarlık kursuna devam etmiştim. 11 yaşından beri yazıyor olmama rağmen hayatımda ilk kez bu konuda bir eğitim alıyordum. En büyük sorunum "bende bir şeyler olup olmadığını" bilmememdi. Yazmayı çok seviyorum, yazar olmak benim çocukluk hayalim, başıma kötü ne geldiyse hep bu hayal sayesinde ayakta kalabildim, bir şeyler umut edebildim. Hiçbir zaman kendimi başka bir şekilde göremedim. Hiçbir zaman bir doktor, bir mühendis, bir avukat, bir mimar değildim, olamazdım. Hep, bir kitabevinin tam ortasına konulmuş bir masanın arkasında oturup kitaplarını imzalayan, hiç tanımadığı insanların hayatlarında küçük de olsa bir değişikliğin olmasını sağlamış bir yazardım ben.

Buna rağmen yazdıklarımı dergi ya da gazetelere gönderdiğimi, yarışmalar kazandığımı hatırlamıyorum. Benim tek istediğim bir roman yazmaktı. Hatta yazdığımı bilen insanlar bana "neden yazdıklarını edebiyat dergilerine göndermiyorsun?" diye sorduklarında önce soruyu kendi kendime cevaplardım, "ben ortaya o şekilde değil, bir roman yazarak çıkmak istiyorum". Çünkü dergilerde hikayelerini görmek, ödüllü birkaç yarışma kazanmak; bunlar güzel ve gurur verici şeyler ama bana yeterli gelmiyor, tamamlanmış işlermiş gibi gelmiyor. Artık hayalini kurduğum bir şeyleri bitirmeliyim ve tek amacım da bu olmalı.

Geçen yaz dramatik yazarlık kursunda bir sürü farklı türde hikaye yazdım. Aralarından gerçekten beğendiğim birkaç tane ancak çıkar ama her biri değişik bir fikirdi. Yazma tekniklerinden hiçbir şekilde haberim yoktu, o anlamda birçok şey öğrendim. Ama en önemlisi biraz olsun yetenekli olduğumu öğrenmem; daha doğrusu onaylanmamdı. Hep bir şüphem vardı, çünkü yazmayı çok sevip yazamayan bir insan da olabilirdim, olur, var öyleleri. Bu işin içinden birilerinin bana iyi olduğumu, yazabildiğimi, yetenekli olduğumu söylemesi lazımdı. İşte o olduktan sonra ben bir daha hiç acaba demedim. Sen yazar olacaksın, dedim; hayatının geri kalan kısmında ne yaşarsan yaşa, ne kadar ertelenirse ertelensin, o gün gelecek.

Derken sonbahar gelince, benim asıl katılmak istediğim sınıf olan Roman Atölyesi sınıfı da 6 Ekim'de çalışmaya başladı. Sınıf yaklaşık 10 kişiydi, hemen hemen herkes 30 yaşın üstündeydi, herkes iş güç sahibi ya da okullarından mezun olmuş, bir sürü şeyi atlatmış insanlardı. Ben sırıtıyordum, daha üniversite öğrencisiydim, 21 yaşındaydım, çok çekindim ilk başlarda. Diğerlerinin yaşadıklarına, atlattıklarına, o sınıfa gelebilmelerine olan saygımdandı belki de. İlk başta her hafta bir saatimiz iki hocamızın bize kitap yazmakla ilgili püf noktalardan bahsetmesiyle geçiyordu, sonraki kısımda da bir konu veriliyordu ve orada, anında kısa bir hikaye yazıyorduk. Arkasından herkes sırayla yazdığını okuyor, hep beraber yazılanlarla ilgili konuşuyorduk. Bunların hepsinden çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Sadece kendi yazdıklarımla ilgili değil, eğer orada 10 kişiysek 10 farklı bakış açısı, 10 farklı hayat, 10 farklı üslup vardı ve onların tamamını dinleyebilmek çok büyük fırsattı. Bence bir yazarın ihtiyacı olan en önemli şeylerden biri tanıyabildiği kadar çok insan tanımak, toplayabildiği kadar hikaye ve karakter toplamak, iyi ya da kötü. O sınıfta aylarca işte bunlar oldu. Oturup eski sevgililerimizi bile çekiştirdik. Aramızda Roman Atölyesi'nde ikinci senelerini geçirenler vardı, onlardan hiç olmazsa birinin kitabının çıkış aşamalarını hep beraber yaşadık. Kitabın bitmiş halini gördüğümde "acaba benimki nasıl olacak" diye düşünmediğim zaman olmadı hiç.

Aslında Haziran 2009'dan beri aklımda şekillenen bir roman vardı ama bir türlü yazıya dökemiyordum, belki elli kere başlamış ama devam edememiştim, her şey kafamda çok dağınıktı ve toparlayamıyordum. Her hafta kısa hikayeler yazarken, aralık ayının bir günü, bir ödev verildi; yazmayı düşündüğünüz romanı anlatan tek bir cümle yazıp gelin. Çünkü söyleyeceğiniz tek bir cümle varsa, o bir romandır; derdi hocalarımızın biri. Benim için kolaydı, aklımda 3 senedir dönüp duran bir roman vardı zaten, o tek cümleyi yazıp gittim ertesi hafta derse. Çok beğenildi. Arkasından bir sayfalık bir synopsis yazmamız istendi. İşte o noktada bütün bunların benim için ne ifade ettiğini tam olarak anlayabildim. Bilgisayar başına o synopsis'i yazmak için oturduğumda, hayalimdeki romanın hiç olmazsa küçük bir kısmını kelimelere döktüğümde öyle heyecanlandım ki, kitabı tamamlanmış ve yayımlanmış bir halde gördüğümde neler hissedeceğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Hayatımın olayı. Şu an yaşıyor olmamın sebebi o kitap. Belki bundan sonra daha çok kitaplar yazmak için vaktim olacak ama bu, ilki çok önemli benim için. O benim hayatımı kurtardı.

Benim yazdığım synopsis'te her şey apaçık belliydi, nasıl başlayacağı, ne zaman ne olacağı, nasıl gelişeceği, ve kısmen de olsa, sonu. Koskoca kurguyu zip'leyip synopsis'e dönüştürmüştüm. Sonra onu açmak hiç zor olmadı. Hatta zorluktan kolaylıktan öte, o kadar heyecanlı, o kadar eğlenceli oldu ki. Kendime hemen bir defter aldım, daha doğrusu pek sevgili oda arkadaşım aldı. Artık kitapla ilgili notlarımı ona alacaktım. Baş karakterimle başladım, derken ortaya yan karakterler ben bilmeden çıkıverdi, kendi kendilerine şekillendiler, aslında onlar bana kendilerini yazdırdı. Kitabı yazmaya başladıktan sonra her hafta derse gittiğimizde yazdığımız kadarını okuyorduk ve hocalarımızdan tavsiyeler alıyorduk; tıkandığım yerlerde yeni fikirlerle kolayca devam edebilmemin tek sebebi onların varlığı. Sadece kendim için değil, onlar için de heyecanlanıyorum; mesela öyle çok isterim ki aynı zamanlarda çıksın kitaplarımız, ortak imza günlerimiz olsun, imzalarımızı yan yana verelim. Hayatta en çok özendiğim şeylerden biri bir müzik grubunda davulcu olarak çalmaktır, ben bir grupla, insanlarla yapılan, başarılan sanatsal aktivitelere bayılırım ve yazmak böyle bir şey değil ya hani, o anlamda bir eksiklik yaşayabileceğimi düşünmüşümdür her zaman. Ama hiç de öyle olmayacak çünkü biz Mavi Sanat'ta aile gibi olduk. Ben ilk başlarda herkesten çekinirken, şimdi onlarla sohbet etmeyi çok seviyorum, onların yazdıklarını okumayı çok seviyorum, hayatlarında neler olduğunu öğrenmeyi, esprilerine gülmeyi, son zamanlarda sınıfa her gittiğimde "ben bu hafta bilmem kaç sayfa yazdım, seninki ne kadar oldu?" demeyi seviyorum. Birkaç haftadır saçma zamanlar geçirdiğim için doğru dürüst ilerleme kaydedemediğim kitabı hocalarımın yarım saatlik cesaretlendirici konuşmasıyla toparlayıp adam edebilmeyi seviyorum. Geçen haftaki derse beş dakika kadar erken gitmiştim, Gündüz hoca beni görünce "Aaa Melda'mız gelmiş" deyip yanıma geldi ve sarıldı, bazen gerçekten bu yaşta ciddi derecede önemli bir şeyler yapabileceğime çok inandıklarını düşünüyorum, belki benim inandığımdan daha fazla. Ki muhtemelen öyledir, çünkü benim düşüncem şu; dizüstü edebiyatın, puccanın, falanın filanın tutulduğu ülkede nasıl başarılı olacaksın ki.

Bu hafta toplu olarak yaptığımız son ders olacak. Şu an altı kişiyiz, iki hocamız var, bizi üçer kişilik iki gruba ayırmışlar. Fantastik yazanlar bi yana, diğerleri bi yana olarak :) Bundan sonra her hafta hocamızla görüşmelerimiz olacak yine, kendi romanımla ilgili tahminim, bu yaz bitiririm, sonrasında olacaklarla ilgili hiçbir fikrim yok, ama çıkacağı günü beklemek bile o kadar muhteşem olacak ki. Bitirilmiş bir işin verdiği huzur, memnuniyet duygusu, ve sonra gurur.

Sonra nefret ettiğim halde okuduğum aptal bölüm beni okusun.

Cumartesi, Mart 10, 2012

Aslında bir konu var.

Aylardan mart.
Havada oksijen yerine melankoli gezerken, dün akşam anlattıklarımın hepsini ve ekstra olarak alakasız yerlerde alakasız şekillerde bahsettiğim küçük anıları dinleyip sonra içinde "sandalye" geçen çok güzel bir şey anlatan, ve şu an ateşler içinde uyuyan arkadaşımın evinde, karanlıkta oturmuş bunları yazıyorum.
Sabahtan beri başım hiç hız kesmeden ağrıyor.
Bazen Beatles bile insanın yanında olamıyor.
Birileri var, birileri anlatsana diyor gecenin bu saatinde.
Birileri yaz, birileri kış, ama bilmiyorsunuz başka birileri de sonbahar.
Üçgen gezegenler, meşru cinayetler.
BAM!

Pazartesi, Şubat 27, 2012

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bir süre önce ertelediğim bütün küçük şeyleri yapmaya başladım. Sevdiğim bir kitabı tekrar okumak gibi, uzun süredir "keşke bunu satın alabilsem" dediğim bir şeyi sonunda satın almak gibi. Hatta bütün kurallarımı yıkıp o çok sevip etkilendiğim kitabı tekrar satın alıp tekrar okurken, içimi parçalayan ya da kendimi yakın hissettiğin tüm cümlelerin, tüm ifadelerin altını tükenmez kalemle çizmek gibi. Ben kitaplarımı yıpratmayı sevmem, sayfalarını kıvırmayı sevmem, cümlelerin altlarını çizmeyi sevmem. Ama bu kez, bu kitapta, "ben"den bir iz olsun istedim. İçime akıta akıta okuduğumu bir şekilde göstermek istedim. Onca karakterin içinde aslında en hüzünlü ya da en umutlu olanına değil de, onların hislerini böyle aktaran adama yakınlık hissettiğimi göstermek istedim.

Barış Bıçakçı, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Bir buçuk sene kadar önce, kısa bir süreliğine tumblr açtığım zamanlarda birinin sayfasında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"den bir alıntı görüp "kim yahu bu adam?" cümlesini kurduktan çok sonra keşfettiğim yazar. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir aşkı, bir dostluğu, bir çaresizliği, çocukluğa olan masum özlemi anlatıyordu. Çok ben, çok biz olan o kadar çok vurucu cümle vardı ki. Barış Bıçakçı beni kendine bağladı, sonra bırakamadım, duramadım. Abartmalıyım dedim, bu adamı abartmalıyım, ona hayran olmalı, bir gün gelmeli, onu bulmalıyım. Ona kahve ısmarlamalı, onunla sohbet etmeliyim bir yerlerde, belki hiç sevmediğim o şehirde, Ankara'da. Ama bunları yapmalıyım. Beni bu kadar iyi tanıyan bir yazarın peşini bırakmamalıyım.

Kitabın adı. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Uzun kitap isimlerini asla sevmedim, asla benimsemedim; hatta kendi kitabımın adı için aklımda hep iki kelimelik bir şeyler olmuştur. Ama bu ifadenin bende nasıl bir his bıraktığını mümkün değil anlatamam. "Yere paralel gitmek", "bir süre yere paralel gitmek", "sonra". Yere paralel gitmek nedir? Hayatı hem dibine kadar yaşamak, hem de yaşayamamak mı? Hayatı yakalayamayıp kendi içindeki uçurumlardan hiç durmamacasına düşmek mi? "Sonra"sında yere çakılmak mı? Yer neydi de ona paralel gitmişti birileri? O süre ne kadardı? Ya hiç bitmeseydi o süre? Yere paralel gidip durarak yaşanan bir hayat nasıl olurdu?

Bir başlık bu kadar düşündürüyorsa, o kitabı alıp okumak gerek. Ben her satırında ağladım, hıçkıra hıçkıra ağladım, bitirdikten sonra başa döndüm, bütün gün kafamı kitabın içine sokup sayfaları kokladım. Başak'ı duydum, Umut'u duydum, Selma'yı duydum. Sonra yere paralel gitmenin nasıl bir şey olduğunu bildiğimi anladım. Kendi kendime; "ben de bir süre yere paralel gitmiştim, acaba şimdi neredeyim?" dedim. O şarkının ellerinde kaldık mı, yoksa insanların arasına karışmayı becerebildik mi?

"Yıllar sonra Başak o kompozisyonu, imbatın denizden karaya estiğini iyice bellemek için yazdığını söyleyecekti. Denizden karaya mı, yoksa karadan denize mi hep karıştırıyordu ama karıştırmamak, babam ile ilgili her şeyi 'doğru' hatırlamak istiyordu. 'Bunun en iyi yolu da zihnimde canlandırabileceğim bir görüntü oluşturmaktı. O kompozisyonu bunun için yazmıştım,' demişti ona her zaman çok yakışan o bilmiş edayla. 'Ama önemli olan bu değil,' diye eklemişti sonra. 'Önemli olan öğretmenin sorusuydu aslında. Çünkü edebiyat bu soruyla başlar. Sana anlamsız gelebilir ama ben bu soruyla birlikte kompozisyonu yazanın gerçekten de 'başka biri' olduğunu ve bu başka birinin içimde bir yerde olduğunu, beni görüp işittiğini, sonra da kah kendisi köle olarak kah beni köle kılarak yazdığını ilk bu soruyla keşfetmiştim.'
(...)
Şimdi hepimiz, ben, annem Abidin, Nergis, Ahmet, annemin arkadaşları, hepimiz, 'Bunu sen mi yaptın Başak?' diye soruyor, hiçbir makul cevap alamadığımız halde, sırf bu soruyu sorduğumuz için bir sonuca ulaşıyoruz.
Bir sonuca ulaşıyoruz."

"Keman tekrar giriyor ve Başak adımlarını kontrbasa uydurmaya çalışmadan şehrin kalabalık caddelerinde yürümeye başlıyor. Akşam saatleri, hava henüz kararmamış, sıcak. Başak'ın üzerinde lacivert bir pantolon, kolları ve yakası lastikli şeker pembesi bir bluz var. Saçını toplamış, at kuyruğu yapmış. Yürürken kollarından birini daha fazla sallıyor, engebeli bir yolda yürüyormuş da dengesini sağlamaya çalışıyormuş gibi. Başı hafifçe öne eğik yine de her şeye bakıyor. İnsanlara, ağaçlara, afişlere, duvar diplerine... Her köşe başında, daha önce tam orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biri tam o anda orada değilmiş gibi küserek duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. Vitrinlere bakan, alışveriş yapan, art arda sıralanmış duraklarda otobüs bekleyen, onunla aynı yönde yürüyen, farklı yönlere giden insanların arasından, onlara karışmadan geçiyor. Bir yoğunluk farkı var çünkü bu hissediliyor. Başak, duraklara yanaşmaya çalışan otobüslerin, kaldırıma yakın giderek müşteri arayan taksilerin, sokaklardan caddeye çıkmaya çalışan sabırsız otomobillerin önünden karşı kaldırıma koşarken, sanki bir hemzemin geçit çanı çalıyor: Çan çan çan. Pastanelere, çay ocaklarına, kahvelere, birahanelere, lokantalara girip çıkıyor Başak. Bir şey arıyor. Tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, çünkü Başak bu, bazen kardeşçe dokunabilir yaranıza bazen de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi, seviyor mu nefret ediyor mu belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin yanından geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk. Üzerine bir kedi sıçramış da bütün kuşlar korkup uçmuş gözden uzağa, öyle bir boşluk; Başak muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bir süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna."

"Akşam olacak, gece yine eşikte durup yalandan birkaç kez öksürecek. Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, 'Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız...' diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.
Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun."

"Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.
Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.
Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen de budur. Bilge tepeyi tırmanırken, yukarıdan bakıyorum yine de körüm, der geniş kanatlı kuş. Dilimi ısırdım derdim içimde kaldı, diye inler taş. Kuşun gördüğü olmak ister bilge, taşın derdini dinleyen. Çünkü ondan beklenen budur.
Ben bilge değilim.
Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalın ayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır, ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.
Nafile."

"Öyle uçsuz bucaksızsın ki, kıyıya yaklaşan gemilerin direkleri görünmüyor. Sen şimdiki zamansın, şimdiki mükemmel zaman, içinden cümleler geçiyor. Seviyorum seni, üzüm gözlerini, bakışlarının ağır salkımlarını, gidip de dönmek için biri bile yeter bana. Salıncaksın sen, sesin açık pencereden içeri doluyor."

Cumartesi, Şubat 18, 2012

"Belki bazı insanlar başka mutluluklar için gelmişlerdir dünyaya, biz de onlardan ikisiyizdir..."

Perşembe, Ocak 05, 2012


"Use this chance to be heard"