Çarşamba, Mayıs 24, 2017

Bu şarkı ilk çıktığında ne güzel hafif ama etkili bir yakarış olmuş, art arda 100 kez dinleyeyim de 100 kat daha fazla seveyim ve özleyeyim diye düşünmüştüm, milattan önceymiş gibi geliyor şimdi o anlar, bu kısım güzel de şarkıyı silemiyoruz ki yeryüzünden. Üstelik çok kötü şarkı. Şu an sadece ilk 2 saniyesini falan seviyorum, girişi güzel geliyor bir tek. Sözleri de saçma sapan. O zaman neden dinliyorum, aslında çok açık, o beni çok özlediğim için. Çok uzun zamandır özlüyorum onu ama elimden bir şey gelmiyor, ne yazık ki bundan sonra da gelmesi olasılık dahilinde değil. Sana bu şarkı aracılığıyla diyebileceğim tek şey şu, keşke hayatının en azından o bölümünü başka bir yöne doğru yaşasaydın, tek başına geçirsen bile olurdu, o zaman en azından kendini severdin. Bir ekşi sözlük başlığında biri diyordu ki; "kendini sev. çok sev. daha çok sev. bir narsist olana kadar bunu yapmaya devam et. başına ne gelecekse kendini sevmemekten gelecek. bunu yapmak için 22 yaşını bekleme, bir 22 şubatı ya da 22 ağustosu da." Ben bu cümleleri hiç unutamıyorum. Hayattaki en önemli şey çünkü bu. Keşke her şey bittikten sonra değil de daha önceleri anlasaydım.

Şu an eskiden çok dinlediğim şarkıları tek tek bulmaya + tekrar dinlemeye çalışıyorum nedense. Ben bu şarkıların bazılarını dinlerken sokakta yürüyor olsam bile içten gülümsüyordum, bazılarını dinlerken de çok ağlıyordum, şu an hiçbir şey hissetmiyorum, çok şey ifade ediyorlar hala ama his yok içimde. Yıllar önce bugün ne yapıyordum, ne dinliyordum, nereye gidiyordum, ne hissediyordum onu çok merak ediyorum örneğin şimdi de. Keşke günlük tutsaymışım. Bunu sürekli diyorum ama şu anda da günlük tutmuyorum, şimdi hiçbir şey yaşamadığımdan tutmuyorum sanırım ama o günlerde de başıma iyi/kötü/tanımlanamayan herhangi bir şey gelmeyeceğini düşündüğüm için tutmuyordum. 

O yazın üzerinden tam 7 yaz geçmiş oldu bu sırada da. Üzgünüm, özlüyorum. 

Cumartesi, Mayıs 06, 2017

Sing your song, song, now the camera's on, and you're alive again

Arkadaşlarımı geri istiyorum.
O güzel akşamları, deniz kokusunu, yaşadığımız tüm eğlenceli günleri geri istiyorum.
Shuffleda Placebo ya da Jeff Buckley çaldığında üzülmemek istiyorum.
Buraya eskisi gibi özgürce yazabilmek istiyorum.
Üzgünken aslında hiç tanımadığım insanların beni teselli etmeye çalıştığı günleri üzülerek hatırlamamak istiyorum.
O günlerden aklımda kalan insanların yine aynı yerlerde, bulabileceğim yerlerde olmasını istiyorum.
Bir süreliğine üzüldüğüm her şeyi bana unutturan insanları yanımda istiyorum.
Dertleri değil ama onları beraber unutmaya çalıştığımız anları istiyorum.
Hepsinin bir şekilde mümkün olduğunu biliyorum ama dünyanın şu anki düzeninin gerektirdiği bir sürü şeyi yapmak zorunda olduğum için istediğim yerlere gidemeyip istediğim insanlara sarılamamama kızıyorum.
Bir keresinde o hasta uyurken ben ziyadesiyle uyanıktım ve şu an hatırlamadığım biriyle konuşuyordum, o anları bile geri istiyorum.
İnsanlara ihtiyacım olduğunu biliyorum ama beni ben olduğum için seven bir avuç insanı yanımda istiyorum sadece, gülüşlerini duymak istiyorum yeniden, balkonda oturup hiçbir şey konuşmadığımız ama aslında çok şey konuştuğumuz, her şeye rağmen güldüğümüz ve havanın çok güzel koktuğu günleri geri istiyorum.
Belki orada, o insanlarla olsam hava yine çok güzel kokar ama şu an, bu şehirde, bu şekildeyken hiçbir şey güzel olamıyor, ondan eminim.
Bir derdim vardı ve o derdin bitmesini istedim hep, iyi de yapmışım, iyi ki de bitmiş ama keşke en azından iki şey aynı anda olabilseydi, içimdeki yaşama sevinci başka bir dertle kesişmeseydi de beynimin bir kısmı o noktaya takılmasaydı, ya da şu an o dert yokken o insanlar yanımda olabilselerdi. En azından saçma sapan videolar izleyip okey oynarken çirkeflik yapsaydık, ben puanları yazarken sanki çok önemli bir yazarmışım da o çok önemli kitabımı yazarken çekilmiş gibi duran fotoğrafı çeken kişi şu an yanımda oturuyor olsaydı da hiç fotoğraf çekmeseydik.
O dönem dinlediğimiz şarkıları dinlerken bile ah diyorum, ne oldu, nerelere gittik bir anda, neler yaptık, ne yaptık ve hangi noktaya geldik, neden en azından iki güzel şey aynı anda olamıyor da her gün, her ay, her yıl bir şeyden şikayet ediyoruz, bu nasıl bir dünya da anı yaşadığımız zamanlarda bile aklımızda çözülmesi çok zor görünen bir dert oluyor. Çözülmeyen tek dert kesinlikle, kesinlikle ölüm olmasına rağmen.
Yıllar çok çabuk geçmiş gibi, örneğin şu an dinlediğim şarkıyı en son muhtemelen beş yıl kadar önce dinlemişimdir, ama o günler dün gibi, geri dönsem tek bir şeyi bile değiştirmezdim ama en azından gidip arkadaşıma sarılırdım çünkü o kadar, o kadar özlüyorum ki yine, daha 7 gün önce en güzel gününde görmüş olmama rağmen her gün sesini, gülüşünü, sohbetini o kadar özlüyorum ki. Yazıp çizince bir şeyin değişmediğini biliyorum, ona yazınca da bir şey değişmiyor, onunla konuşunca da bir şey değişmiyor; aramızda her şey aynı ama yan yana değiliz bir tek bu değişmiyor.
Hayatımda ilk kez sanki dönüşü olmayan, hayatımın geri kalanını büyük ölçüde etkileyecek bir şey olmuş gibi hissettiğim için (haklıydım) yere yıkıldığım, literally yere yıkıldığım gün arkadaşımın beni ayağa kaldırdığı, yanıma yatıp benimle olanları ve olacakları konuştuğu, yaşadığım en kötü günlerden birinde yanımda olmayı seçtiği anları hiç unutamıyorum. Beni üzen şeyi değil her şeye rağmen yanımda oluşlarını hatırlıyorum, varlıklarını hatırlıyorum, her şey kötü olsa bile sabah 152 saat yaptığımız kahvaltıları ve ardından gelen, asla inanmadığım kahve fallarını dinlediğimi hatırlıyorum, umursamamama rağmen her doğum günümde gelen nokta atışı niteliğindeki hediyelerini hatırlıyorum; bunun dışında birçok anımda aklıma gelen yerdeki ilk günümüzü hatırlıyorum, çok şey hissetmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyorum, bu kadar yoğun hissedip bunun iyi bir şey olmadığını görmem gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum, "Bunların yaşanması gerekiyormuş yoksa böyle bir insana dönüşemezdim" dediğimi hatırlıyorum, yaşanan kötü şeylerin öğrettiklerini hatırlıyorum, birçok insan tarafından sevilmenin & birkaç insan tarafından sevilmemenin çok güzel bir şey oduğunu hatırlıyorum, yaşadığım her şeyi hatırlıyorum, "Keşke şöyle bir şey de yaşasaydım" dediğim o kadar az şey var ki bu noktada ona da bir şey diyemiyorum, herkesin yaşaması gerekenler ve yaşamaması gerekenler var herhalde, öyleyse öyledir, artık hiçbir şeyi değiştirecek ya da değiştirmek isteyecek gücüm yok, bunları yapmaya niyetim de yok, ne olduysa oldu, ne yaptıysam yaptım, hepsinin arkasındayım, hem iyi şeylerin hem de kötü şeylerin. Herkes her zaman doğru şekilde davranamıyor çünkü düşünemiyor, bunca yıldır üzdüğüm insan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyeceğinden emin olduğum için hiçbir şeyden pişman değilim, geri dönsem ufak şeyleri değiştirirdim belki, ya da şu anki halimle geri dönsem pek de bir şey yaşayacağımı sanmıyorum şimdi düşününce, belki o zamanlar daha umutlu ve iyi niyetliydim, zaten o yüzden bu noktaya geldim, evet bu halimle eskiye dönsem hiç eğlenemezdim belki de, hiç umut edemezdim, umut iyi miydi kötü müydü bilmiyorum, şu an böyle biri olmamın nedeni o zamanlar öyle olabilmiş olmamsa çok bir şeyi değiştirmezdim herhalde. "And now she's so devoid of colour she don't know what it means" diyebilirdi geçmişteki ben yanıma gelip beni şimdi görseydi, ona diyecek hiçbir şeyim yok, bildiğin gibi yaşa, böyle olacaksın sonunda ama sen yine de nasıl biliyorsan, neyi doğru gördüysen öyle yap, başka seçenek varsa da sonucunda ne olacağını bilmiyoruz, sarf ettiği tek bir cümle bile insanın hayatının seyrini değiştirebiliyor, sanıyorum bana da öyle oldu, başka bir şey bilmiyorum, paralel evrenlere yolculuk edebilseydim belki görürdüm alternatifleri ama bilmiyorum, bilemeyeceğim, elimdekiyle yetinmek zorundayım; bir kişiye karşı değil birçok şeye karşı özlem hissettiğimi biliyorum, başka zerre bir şey hissetmiyorum, bunun iyi bir şey olduğunu düşünerek yola devam ediyorum, büyük olasılıkla kendimi bu dünyadan alana kadar (Sonumun böyle olacağını tanrı da biliyor bence)
Dünyayı sevmiyorum. İçindeki birkaç insanı ve birkaç hayali seviyorum. Başka bir şeyi sevemedim, düzen bana uymadı, birçok insanın düşünmeden yaptığı birçok şey bana saçmalıkmış gibi geliyor, kabullenemiyorum, bilmem, öğrenmem gereken çok şey olduğu için konuşmam gereken insanlarla konuşabildiğim kadar konuşmaya çalışıyorum, konuşmak genel olarak benim sevdiğim bir şey değil ama sevdiğim insanlarla sonsuza kadar konuşabilirim, bu günlerde en fazla kendimle konuşuyorum ama sanırım bu yüzden bu haldeyim şu an; uzun yıllar önce hiç bilmediğim ama olmaktan mutluluk duyduğum bir yerde ilk kez başkasının walkman'inde dinlediğim bir şarkı beni hala, bıkmadan usanmadan güldürebiliyor, mutlu edebiliyor, o yaşlarımı seviyorum, iyi biriydim çünkü o zamanlar, her şeye ve herkese çok önem verdiğim için biraz üzülmüştüm belki ama o insan güzel bir insandı yine de, başlarken kötü biri değildim, işte bunu bilmek bile beni rahatlatıyor, suçu size ve dünyaya atabiliyorum, çünkü hep öyledir zaten, bilmiyorum, herkes aynı olamaz, aynı hissedemez, bir sözcüğün bile başka birini nasıl etkileyebileceğini bilemez, bazısı zaten kalpsiz, bazısı zamanla kalpsizleşiyor, hiçbirinin nedeni önemli değil, dünya böyle bir yer, her şey olabiliyor.

Paralel evrenlere kapı açıp gidemedik bir tek. Buraya bağlamazsam delireceğim. Walter Bishop beni buradan alır mısın lütfen.

Pazartesi, Şubat 27, 2017

Red Dragon Con 3

Bir şeyi tutkuyla sevmeye bayılıyorum. Kitap, film, dizi, yazar, aktör, aktris fark etmiyor. Bir şeyi / birini tutkuyla sevdiğimde onunla ilgili bir şeyler yapıyor, düşünüyor ya da konuşuyor oluyorum ve bunları yaptığımda yaşadığımı hissediyorum, tıpkı yazdığımda olduğu gibi. Diğer zamanlar sadece nefes alıp veriyorum.

Hannibal karakterinin hayatıma nasıl girdiğini anlatmayacağım, çoğu insanınkiyle aynı öyküdür benimki de büyük olasılıkla. Gerçi şimdi bahsi geçecek olan konu yüzde yüz onunla ilgili değildi. Hafta sonu paylaştığım satırlardan kopya çekeceğim: 17 yaşında, ÖSS senesinde zavallı biriyken Blood and Chocolate adlı filmde Hugh Dancy’yi görmüş, şu an bile çok iyi hatırladığım bir sahnede kendisine âşık olmuştum çünkü bir insan bu kadar güzel olamazdı. O zamanlar çok da gençmiş, şimdi bakınca çok iyi anlaşılıyor :) Ergenliğin şartlarından biri fangirllük olduğundan hadi bu aktöre de aşık olayım bari demiştim herhalde. Okul yüzünden bir süre beni mutlu eden pek fazla şey yapmadığım için unutmuş da olabilirim, net hatırlamıyorum. Ama aklımdaydı hep. Sonra hangi filmlerini izledim hatırlamıyorum, kitap ve film kulübüyle Hysteria ve Jane Austen Book Club’ı izledik ama örneğin, o günlerde deli aşığıydım. Grigg’e lanet olsun ne güzel karakter o. Bir de Hugh canlandırınca. Hugh senden nefret ediyorum :(

Sonra ne oldu? Hannibal dizi oluyormuş, Hugh Dancy de oynayacakmış haberleri geldi. Hannibal mı? Hugh Dancy mi? Getirin hemen! Günler sayıldı, yanlış hatırlamıyorsam 2013 kışında başladı her şey. İyi ki başladı. Çok büyük “iyi ki” burası.

Yaratıcı işleri inanılmaz seviyorum. Öyle diziler var ki, bazen senaryolarına, bazen karakterlerine, bazen bütün olarak öyküye bayılabiliyorum. Eğer Amerikan dizisiyse yeni bölümü izlemek ertesi gün yaptığım ilk iş oluyor (aslında oluyor-du öğrenciyken ama neyse). Asla kopamam, ayrılamam, farklı bir bağlılığım var belli dizilere. Hannibal öyle olur mu bilmiyordum. Dizinin yazarının Pushing Daisies’i yazan kişi olduğunu okumuştum, o diziyi minnacık bir kitle olarak çok seviyorduk lise zamanları diye hatırlıyorum, iyi ki izlemişim, o yıllarda güzeldi öyle gülümseten bir dizi izlemek. (Şu an pek değil, ağlıyoruz öyle dizilere artık.)

Hannibal’ı izlemeye ilk başladığım zamanki halimi hatırlayınca çok gülüyorum. “Böyle Hannibal Lecter mı olur, hademe bu” gibi düşüncelerim olmuştu, tiviti bile var, allah kahretsin böyle önyargıyı. Diziye Hugh ve Hannibal karakteri yüzünden başladım ama sonuçta nereye geldim? İlk sezonun sonuna doğru delirdim. Yıllar sonra ilk kez fangirling yapmaya başladım. Ama sadece Mads’e değil, dizinin kendisine de resmen âşıktım. Nedenini nasılını hiç anlatmayacağım, gerek yok. Ama beni kendilerine öyle bağladılar ki bölümler gecenin bir yarısı kalkılıp Amerika’yla aynı anda izlenmeye başladı, live tweeting denen zıkkıma başladım, bir yandan kulaklarımda kulaklık, son ses Mads aksanlı Hannibal izliyorum, bir yandan telefondan tivitler atıyorum. Bol ünlemlilerinden. Bir sürü insanın da benim kadar heyecanlı olduğunu görüyorum tabii, öyle bir community oluyoruz ki, herkes deli ama herkes çok akıllı. Buna gelirim sonra :)

Live tweeting’e özellikle Cambridge’deyken katılmamız efsaneydi. İnsan tek başına da böyle şeyler için güzelce delirebiliyor ama yanında kendisi gibi biri olduğunda daha kaliteli deliriyor. 3. Sezon ne hikmetse yaz aylarında yayınlanmaya başlamıştı, iyi ki de öyle olmuş, Christina’yla aynı yurtta olduğumuz için gecenin köründe rahat rahat çığlıklar atarak izleyebiliyorduk. En güzel zamanlardı herhalde. Birine tutkuyla bağlı olduğunuz, çok sevdiğiniz bir şeyden bahsedince anlaması kadar güzel bir şey yok.

Sonra dizi iptal edildi, kalan bölümleri üzülerek izledik, sezon finalinde öldük, dizi bittiğinde Cambridge’deki son bir ayımızdı ve o ayın her gününün her sabahında otobüs durağına yürürken malum şarkıyı dinledim. Asla sekmedi. Bazı günler ağladım bile. Çok seviyordum çünkü her şeyini, her ayrıntısına, her oyuncusuna, her yazarına kadar çok seviyordum. Sevgi taşıyordu benden artık. Hayatımda hiçbir dizide shipleme yapmamıştım, yapanların da hevesine anlam veremiyordum ama Hannigram o kadar güzeldi ki. O iki adam karakterleriyle de kendileriyle de benim severek delirmeme neden oldular.

Asla çok sevdiğim, yaptığı işlere, yazdıklarına, oynadıklarına bayıldığım insanlarla tanışabilmeyi geçtim, yakınlarında olmayı bile düşünemem genelde. Doğduğumuz yer itibarıyla zaten her şeyden uzağız. Amerikalılar her sene çeşitli yerlerdeki comic con’lara gidebiliyor örneğin. Almanya’da, İngiltere’de yaz ve kış comic con’ları var. Diğer Avrupa ülkelerinde de vardır kesin. Benim şu doğduğumuz ülkeye diyecek bir şeyim yok zaten artık, çok dağıtmayacağım konuyu o yüzden.

Geçen Hannibal con’da etkinliğin organizatörü Sean Harry “Bundan sonra Hannibal etkinliği yapmayacağım” dedikten sonra cumartesi akşamı main hall’da çıkıp “Açıklamam var. 3. con’u yapıyoruz. Açıklayacağım ilk misafirimiz de Hugh Dancy” deyince atılan çığlıkları hala hatırlıyorum :) Birçok insan bu etkinliğe katılan oyuncular hangileri olursa olsun o ortamda, o insanlarla aynı diziden bahsetmeyi çok sevdiği, yeni insanlarla tanışıp eğlendiği için gelmeyi seviyor. Eh ben de çok sevmiştim. O anda herkes telefonlarına yüklenip internetten 3. con’a bilet aldı. Ben gözümü karartıp gold ticket aldım. Çok pahalıydı ama pişman mıyım? Asla. Gerekirse beş ay evden çıkmaz yine de o parayı o bilete öderdim. (Şu anda da aynı durumdayım ya neyse ^^)

Tabii gold ticket’ın tek özelliğinin her yerde öncelikli olmak olduğunu sanıyordum. DEĞİLMİŞ. İlk akşam opening ceremony’den sonra başka bir salonda sadece gold ticket’lılar için meet & greet denen, neredeyse kalbimi durduran bir hadise gerçekleşiyormuş. Lanet olsun böyle olaya. Çok net söylüyorum, hayatımda hiç ruhumun bedenime sığmadığı bir an olmadı. Hem çok sevinip hem de çok üzüldüğüm, buna benzer anlar oldu tabii, Hobbit premiere’inde, Tolkien’ın mezarında, Harry Potter stüdyolarını gezerken örneğin. Ama bu biraz daha farklı. Bunda öyle bir yakınlık, samimiyet, aile oluş, sevgi patlaması var ki. Gerçekten sözcükler çok yetersiz. Pazar akşamı Bryan autograph’ı için sırada dururken bir kız “So many emotions, so few words!” demişti. Çok haklısın canım Fannibal :’’) Bu yalnızca sevdiğiniz dizinin sevdiğiniz oyuncularını görmek, onlarla tanışmak değil. Onlar bizi öyle yoğun seviyor ki. Bunu biliyordum ama bu kadarını asla tahmin etmemiştim.

Meet & greet’te aynı masada oturduğum İskoç bir çiftle salak salak şeyler konuşup salak salak güldük kaçınılmaz anlar gelene kadar. Hugh etrafımızdaki masaları dolaştıkça “Gelmeeeeee bu masaya gelme”  diyerek onları daha çok güldürürken bir baktık ki Hugh masamıza geliyor. O kadar utangaç, çekingen ve heyecanlıydı ki inanamadım! Biz de öyle olduğumuz için çok belli oluyor başkasının heyecanını görebilmek. Çekinerek gelip oturdu yanımıza, ilk başta ne soracağını bilemedi örneğin. Bu kadar ünlü ve başarılı bir oyuncunun hayranları karşısında böyle olması o kadar o kadar o kadar tatlı ki. Zaten inanmıyorum başka bir dizinin con’u için bu insanların kalkıp Londra’ya böyle istekle geleceğine. Con’dan önce Hugh Bryan’ı arayıp “Onlarla tanışacağım için çok heyecanlıyım” demiş. Sadece bunu paylaşmak için Bryan’ı aramış. NE DİYEYİM Kİ SANA HUGH? NE GÜZEL İNSANSIN. LANET OLSUN SANA :(

Bryan masamıza geldiğinde NE OLDUYSA birden Brexit, Trump ve iğrenç dünyadan bahsetmeye başladık :’’) Bunlardan kaçıp geldik buraya zaten Bryan, sussana. Neyse ki sonra o bomba soruyu bize de sordu; Ağustos’tan sonrası için Hannibal’ın 4. Sezonunun Hannibal & Will öyküsüyle mi yoksa Silence of the Lambs’le mi devam etmesini istediğimizi sordu. BİZE YENİ SEZONDA NE İSTEDİĞİMİZİ SORUYOR. ÜSTELİK DİZİ İPTAL EDİLELİ NEREDEYSE İKİ YIL GEÇTİ VE BİZ HALA DÖNMESİNİ BEKLİYORUZ, DÖNECEĞİNE İNANIYORUZ, O DA ELİNDEN GELENİ YAPIYOR. Bu müthiş bir şey. Bizi çok seviyor, bunun yanı sıra fikirlerimize, ne istediğimize çok önem veriyor, herkesi tek tek dinliyor. Bunu hayatımızda kimse yapmıyor arkadaşlar :’’)

Bryan’ın herkese sıkı sıkı sarılması, herkesin her cümlesini dikkatle dinleyip cevap vermesi, tatlı gülüşü, sevecenliği, bize bakarken gözlerinin hep dolu dolu ve sevgi fışkırıyor oluşu, güzel enerjisi... Hiç unutamayacağım bu adamı. Böyle biri olduğunu bilmiyordum. Dünyada ne güzel insanlar var, keşke onların hatırına biraz düzelse her şey.

Fotoğraf çekilmeden önce sarıldık. Çok duygulanıp “Her şey için teşekkürler” dedim, gözlerim doldu, daha da sıkı sarıldı. Otelin herhangi bir yerinde herhangi bir şekilde onları görmek, aynı ortamda olmak, o enerji, flower crownlar, kostümler, her şey öyle güzel ve samimi ki. Gerçek hayata dönmek istemiyorum. Hiç istemiyorum. Nefret ediyorum.

Bryan ve Hugh’un pazar günkü Q&A’sinde bir Fannibal çıkıp çok duygusal birkaç cümle etti. Ondan önce de Bryan bu tür bir dizinin böyle sevgi dolu, güzel bir fandom yaratmış olması müthiş demişti, çok haklı. O Fannibal’ın konuşmasından da ağlamaklı olduğu için sesinin titremesini ve “Thank you all for making me feel less alone” deyişini hiç unutmayacağım. Bryan ne demişti; “We all want to be understood, and Hannibal is about two people who always thought they would end up alone.”

Cumartesi, Aralık 31, 2016

2016 Kitapları

Bu kez gevezelik yapmayıp sadece bu yıl okuduklarımdan seçtiklerimi listeledim.
En çok beğendiğim iki kitaba Oscar verdim. Bir de beni şaşırtan kitapları ekledim.
100 kitapla kapatıyorum, 2017 hedefim 101. İyi okumalar.

Çok sevdiklerim:
1.Martin Eden - Jack London
2.Suç ve Ceza - Fyodor Dostoyevsky
3.Kralların Yolu (The Stormlight Archive, #1) - Brandon Sanderson
4.The Shadow of the Wind (The Cemetery of Forgotten Books, #1) - Carlos Ruiz Zafón
5.The Storied Life of A.J. Fikry - Gabrielle Zevin
6.Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde
7.Efendi Uyanıyor - H.G. Wells
8.Naked Empire (Sword of Truth, #8) - Terry Goodkind
9.The Well of Ascension (Mistborn, #2) - Brandon Sanderson
10.Revival - Stephen King

and the Oscar goes to...
Martin Eden
&
Suç ve Ceza

BONUS
Şaşırtıcı bulduklarım:
*Middlesex - Jeffrey Eugenides
*The Man Who Folded Himself - David Gerrold
*Expedition to the Mountains of the Moon (Burton & Swinburne, #3) - Mark Hodder
*Rama'yla Buluşma (Rama, #1) - Arthur C. Clarke
*The Long Way to a Small, Angry Planet (Wayfarers, #1) - Becky Chambers
*Kâtip Bartleby - Herman Melville
*Beyefendiler - Gonçalo M. Tavares
*Dünyanın Merkezine Tünel Kazmak - Kevin Wilson
*The Sparrow (The Sparrow, #1) - Mary Doria Russell

Perşembe, Eylül 01, 2016

Tearing through the pages and the ink

Blog yazısı yazmamı bekleyen iki kişi buldum. Birini tanımıyorum. Diğeri hep bekliyor zaten. Aslında ben de aylardır bir şeyler yazmak istiyorum ama hep böyle oluyor biliyorsunuz ki, yazmak istiyoruz ama yazmıyoruz çünkü zaman bulamıyoruz & keyfimiz olmuyor & yazmaya niyetlenip boş sayfaya yarım saat bakıp kapatıyoruz. Tabii okudukları kitapların yorumlarını içeren bloglar oluşturup binlerce okura / takipçiye sahip olan, hatta bu şekilde ünlü olan bir sürü insan da var. İş haline getirmişler olayı belli ki. Beş gün sonra YKŞ yayımlanalı üç sene olacak, ben de öylesine oturuyorum işte. Çok sıcak havalarda güneşlendikten sonra buz gibi denize atlayınca tuhaf hissediyor ya insan, ben de ütopya topraklarından distopya topraklarına bir anda geçince öyle tuhaf oldum 2015 senesinin Eylül ayı biterken. Sonrası cehennem, daha fazla anlatmaya gerek yok.

Şöyle bir şey gözlemledim Sam Scarlet kod adlı bloggerda: Önceden güzel şeylere inancı olduğu için - ne kadar hayal kırıklığına uğrasa da, insanlara ya da kendine küsse de inancını kaybetmediğini de ekleyelim - yazma (kitap yazmaktan bahsetmiyorum) eylemi hoştu, rahatlatıcıydı, üretkenlik belirtisiydi, ısınma turlarıydı. Şimdi hiçbir şeye inancı yok, içinde insanlara yöneltebileceği bir sevgi kırıntısı yok, eskiden sevdiği insanları şimdi çok daha az seviyor, ilk romanını "ruhları kendininkine benzeyen insanları kurtarmak için" yazmıştı, o kişiyi öldürdü, şimdi bencilliğini hat safhada yaşayarak sadece kendisi için, yaşama amacı bu olduğu için, üretmeyi sevdiği için, kafasının içindeki dünyayı kağıda aktarmaktan hoşlandığı için, o fikirleri basılı halde görmeyi sevdiği için yazmaya devam ediyor - yani başkalarının kurtulup kurtulmamasını, iyi hissedip hissetmemesini, mutlu olup olmamasını önemsemiyor.

Geçenlerde rüyamda ikinci romanı bitirdiğimi ve yayınevine teslim ettiğimi gördüm. Birkaç haftadır, geçen seneden beri tek harfine dokunmadığım romanın yazdığım kadarının düzeltmesini yapmakla meşgulüm, ondan bilinçaltımda. Yazarlıkla, yazmakla, üretmekle ilgili en son ne zaman rüya gördüğümü hatırlayamıyorum bile, ki rüyalarımın yazdıklarım üzerindeki etkileri inanılmaz büyük. YKŞ'yi rüyalarım sayesinde tamamlayabilmiştim örneğin. Hatta romanın geçtiği yeri rüyamda gördükten sonra birkaç fikir gelmişti aklıma. O zamanlar tanrının yanımda olduğunu, dünyaya yazar olmak için geldiğim fikrini bu şekilde onayladığını düşünüyordum. Tanrı Dostoyevski'nin, Tolkien'ın, Ursula'nın falan yanında olmuştur, beni ne yapsın.

Normalde seneler içinde yazı tipini bile sürekli değiştiren biriyken sosyal medyadaki adımı hiç değiştirmedim çünkü başladığım noktayı hiç unutmamak istiyorum. İnsanlığın ve dünyanın bana neler yaşattığını, beni nasıl bu şekilde kendilerine benzettiklerini unutmayayım ki nefretim hiç bitmesin. Nefret duygusu çok güzel biliyor musunuz? Hak eden birilerinden nefret ettiğimde çok huzurlu oluyorum. Birileri nefretin insanı yavaş yavaş tükettiğini söylemeye bayılıyor nedense ama bana hiçbir şey olmadı gördüğünüz gibi. Sevilmeyi hak eden insanlar varsa nefret edilmeyi hak edecek insanlar da var. Ne ara herkes melek oldu ki? :)

Buraya yazmadığım süre içinde iki kedim öldü, çevirdiğim kitap yayımlandı, iş buldum, İstanbul'a taşındım, dayım öldü, anneannem hastalandı, hayatımda ilk kez biriyle kitabımı okuduktan sonra tanışıp arkadaş oldum, bir evim oldu, geçen sene BtRDC'ye gidememişken bu sene gidebileceğim, 27. doğum günümü Atina'da kutlamayı planladım, "cennet vatanımızzz<3" olarak tanımlanan distopya beni biraz daha öldürdü, vesaire vesaire. Kısacası; hayat.

Az önce instagram'e fotoğraf koyarken altına hissettiklerimi ve düşündüklerimi yazarken fazla uzun olduğunu gördüm. Sonra yazarken ne kadar mutlu olduğumu, distopyada çürüyor olsam da ütopyada yaşadıklarımı hatırladığımda üzülmediğimi, aksine mutlu olduğumu fark ettim. Acaba ne kadar zamandır o güzel anıları yazmayı erteliyordum?

Birleşik Krallık benim ülkem, Cambridge benim evim, Londra dünyada beni en çok büyüleyen şehir, yağmura, parklara, kibar insanlara aşığım. İnsanların yarattığı dünyaları, karakterleri, olayları seviyorum. Çoğu insanın tabiriyle "gerçek olmayan" dünyalarla ilgili kitaplar okumaktan, filmler ve diziler izlemekten ve benimle aynı şeyleri hisseden insanlarla iletişim kurabilmekten hoşlanıyorum. Bunların hepsini, ve yine "çoğu insana" çılgınlık, çocukluk, salaklık gibi gelen tüm düşüncelerim ve davranışlarımla beni sevebilen insanlar buldum o ülkede. 2015 senesinin Ağustos ayının yanılmıyorsam 10'unda hayatımın en güzel anlarından birini yaşamıştım örneğin. Günün tamamı inanılmaz güzeldi ama olur ya, bir an çok özel bir şey hissedersiniz, içinizden "Hayat şu an ne kadar güzel!" dersiniz, benim için hayat öyle dediğim anlardan ibaret.

Bu hissi ilk ne zaman yaşadığımı hatırlamaya çalışıyorum, sanırım ilkinde ortaokul birinci sınıftaydım, 2000 senesiydi, yazarlık hayalimin başlamasını sağlayan Türkçe hocamın veli toplantısında benim için söylediklerini duymuştum. Hayatımda bir daha o kadar güzel sözler duymadım belki de. :) Şu an için o sözlerin gerçekliğine inanmıyorum ama o zamanlar doğru olduğundan eminim. Çok büyük bir yeteneğimin olduğunu ve desteklenmem gerektiğini söylemişti; bir çocuğun en büyük hayalinin temelini oluşturmaktı resmen bu. Kendimi çok sevmiştim o zaman, bu yüzden unutamam.

İkincisini, 2001 senesinin Aralık ayının şu an net hatırlayamadığım bir gününde yaşamıştım. Annem, babam, ben ve halam, Konak'ta bir sinemada Yüzük Kardeşliği'ni izlemiştik. Filmi akşam seanslarından birinde izlemiş olmalıyız çünkü eve gece yarısı döndüğümüzü hatırlıyorum. Varyant'tan çıkıp yola devam ederken - kendimi göremiyordum ama o sırada gözlerimin parladığına eminim - "Filmi dönüp tekrar izle deseler şu an geri dönerim!"  demiştim. (O an bilmiyordum ama filmi sinema salonunda olmasa da yüzlerce kez izleyecektim.) Bu ilk kez yabancı bir dünyaya rahatlıkla ait hissedebildiğim zamandı. Bana bunca zamandır fantastik edebiyat lazımmış meğer, öyle demiştim birkaç sene sonra kendi kendime. JRR Tolkien olmasa şu an olduğum insan olamazdım.

Hayatımın en faydalı senesi 2004 olmalı. Bir dili hakkıyla öğrenmenin temelini atmıştım çünkü, hayatımın seyrini değiştiren hocalar listesine biri daha eklenmişti. Ortaokulda İngilizce'den nefret eden ben lise hazırlıkta canla başla uğraşmıştım o dili öğrenmek için. Temeli atmakla kalmamış, geliştirmek, daha iyi olmak için bir sürü şey yapmıştım kendimce. Hazırlık senesinde dersimize giren öğretmenle kötü bir anıyla başlayan ilişkimiz sene sonunda çok güzel bir hal almıştı, bu güne kadar İngilizce'yle ilgili yapabildiğim her şeyi ona borçluyum. Bir gün sınıfta o öğretmenle beraber İngilizce bir oyun oynuyorduk. Onun sınıftaki öğrencilerden birini seçmesi, bizim de ona o öğrenciyle ilgili sorular sorup kim olduğunu bulmaya çalışmamız gerekiyordu. Seçtiği öğrenci bendim. Saçma bir şekilde o kadar iyi hissetmiştim ki; çünkü o sene, öğrenim hayatımda ilk kez bir öğretmen haklı bir nedenle beni sınıftan atmıştı, buna rağmen saygı duyduğum ve çok sevdiğim bir büyüğüme, hocama farkında olmadan kendimi sevdirmiştim. (Bazı sorunların temel nedeni de burada örneğin: Sevilme ihtiyacı duymak. Neden yani. Wtf.)

Aslında lise dönemi hayatımın en sevmediğim dönemi, ama yine de aklımda birçok an var bahsedilmeye değer olan. Birkaçını 2006'da yaşamışım. Küçüklüğümden beri voleybolu çok seviyorum. Milli takımın maçlarını izleyip herkes gibi smaçör olmak değil, libero olmaktı benim amacım. :) (İyi smaçörler genelde takımın gözbebeği & göz önünde olanı olur, liberoyu ise çoğu insan bilmez, tanımaz. Belki de nedeni buydu.) Ama tabii ki lise takımına girememiştim. O zamanlar boyum kısaydı, çok zayıftım ve iyi bir oyuncu değildim. Galatasaray Voleybol Okulu açıldı sonra yaşadığım yere. Bu fırsatı öldürseler kaçırmazdım. Kaydoldum, inanılmaz güzel günler geçirdim, lise takımı umurumda olmadı. Haziran ayında İzmir Galatasaray Voleybol Okulu, Kuşadası'nda öğrencilere bir kamp düzenleyecekti, gitmeye karar verdim. Kamp maceraları muhteşemdi, insanlarla iletişim kurmakta inanılmaz başarısızdım ama yine de birkaç arkadaş edindim, hocalarımız harikaydı, ve bir gün Kuşadası'nın voleybol takımıyla maç yaptık. Maçta hocalarımız herkesi oynatmak istediği için sürekli oyuncu değişimi oluyordu, bu yüzden ben takıma girdiğimde heyecanlanamadım bile. Maçta geçirdiğim dakikaları hiç unutamıyorum ama en güzeli, servis bana dönmüşken (ve ben servis atmakta inanılmaz zorlanırken) "Filede kalacak, servisi kaçırıp rezil olacağım" diye düşünerek topa vurduğumu hatırlıyorum; sonra topun kıl payı rakip sahaya düştüğünü gördüm, o sırada içimden konuştuğumu sanarak sesli bir şekilde "Aaa geçti..." demiş, ardından file önündeki kızlardan birinin servisimi karşılamak için kendini yere atışını ama çabasının işe yaramayışını hep beraber izledik. Allah allah, ace mi yapmıştım ben? BEN?! Sayıyı alınca takımın pasörü, kampın en sempatiği olan kızla beraber sevinmiştik. Adını bile hatırlamıyorum ama sevinçle gülüşü hala gözümün önünde. Takım sahada dönüp ben o nefret ettiğim smaçör pozisyonuna geldiğimde aynı kız oyunu benim üzerimden kurmayı düşünüp bana pas vermiş, ben içimden "Ya napıyorsun allah kahretsin topu nasıl bana atarsın ben buna nasıl vurayım smaçör müyüm ben" derken öğrendiğim her şeyi uygulayıp zıplayabildiğim kadar zıpladım ve topa bütün gücümle vurdum. Sayıyı alınca yaşadığım sevincin arasında kenardaki hocalarımızdan birinin "Aferin kız!" dediğini duydum. :) Hayatım boyunca bir daha bir takımda oynamasam da olurdu. O maçta hepimiz azar azar oynamıştık, buna rağmen takımıma toplamda üç sayı kazandırmıştım.

O yaz ilk kez yurt dışına çıktım sonra. Şimdi "ülkem" dediğim yere, İngiltere'ye, dil eğitimine gittim. İlk gün arkadaşlarıma "Ben dönmek istiyorum ya" deyip dönmemize birkaç gün kala parkın birinde telefonda anneme "Ya ben dönmesem nolur ki?" demiştim. Etraftaki ağaçlar, devasa park, mutlu ve huzurlu insanlar, başka bir dilde iletişim kurabilmem, içinde bulunduğum cennet... "Bir gün buraya geri döneceğim" hissini ilk kez bir yer için yaşamıştım. (Dokuz yıl sonra dediğini yapmak.)

2009 senesinin Şubat'ı. Lisede hep hayalini kurduğum ama ÖSS belası yüzünden hakkını vererek yapamadığım bir şeyi yapmaktayım; İspanyolca kursuna gidiyorum. Sonra bir İspanya gezisi fırsatı çıkıyor karşıma, katılıyorum. Yine insanlarla iletişim kuramayan ben, o bir hafta içinde bir sürü insanla sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyorum. Hep gülerek hatırladığım an şöyle: Madrid'de, havalimanında uçağımızı bekliyoruz. İspanyolca kapısını bana açan sevgili hocama şöyle bir durup "Hocam, biz neden geri dönüyoruz ki?" diyorum, bana gülüp "Al işte, hocasına bak öğrencisini al!" diye cevap veriyor. (Bkz: Yavaş yavaş doğduğu yer olan o distopyadan soğumak ve başka memleketlere aşık olmaya başlamak.)

Yine 2009. Kasım'ın 12'si. 20. doğum günüm. Üniversitede edindiğim en harika arkadaşlarla ilk kez bir doğum günü kutluyorum. Onlardan biriyle aynı gün doğmuşuz, dolayısıyla çifte kutlama yapıyoruz. Bir sürü insan sadece bizim için bizim istediğimiz yerlere geliyor, bize hediyeler getiriyor, birileri şarkılar söylüyor, biz de onlara eşlik ediyoruz. Bilmediğim, hiç duymadığım şarkılarda bile kendimden geçmiştim, hatta o anlardan biri fotoğraflanmıştı. Ne yazık ki söz konusu fotoğraf kayıp. Olsun, anı kafamda çok net canlandırabiliyorum hala.

1 Ağustos 2010! (Bu tarih ünlemli cümlelerle bezeli olacak çünkü; "It's a new dawn, it's a new day, it's a new life for me, and I'm feeling good!") Birçok insanın yapmaktan çekindiği şeyi yapıp birine o değerli (!) cümleye çıkacak bir şeyler söylüyorum! Kendimdeyim, kaybedecek hiçbir şeyim yok! Aksine kazanıyorum! Çünkü her şey bir yana, Çınar adlı o otobüs durağından hükümet konağına doğru, gülümseyerek "What if gooood waaaas one of uuuuus" diye şarkı söyleyerek yürürken hayatımda her şey gayet net! Çok güzel bir andı ve diğer insanların bu durumla zerre ilgisi yok! Her şeyi kendim için yapmıştım!

2011'in sonbaharı ya da kışı, yazar olma hayalim için somut bir şeyler yapmak istiyorum ve Mavi Sanat'ın Roman Atölyesi kursuna başlıyorum. Birbirinden değerli iki yazar hocam var, her derste yazdıklarımla ilerlediğimi hissediyorum. İki an var aklımda: Biri, roman fikrimi paylaştığımda sınıfta oluşan o uzun sessizlik anı. Diğeri ise, bir yazarla ilgili yazdığım kısa öyküyü okurken hocalarımızdan birinin "Bu cümlenin senin için doğruluğu var mı?" gibi bir soru sorup benden evet cevabını alınca "Misyonun buysa hayatın çok zor geçecek" dediği andı. Haklıymış.

2012 senesinin Mayıs'ı ya da Haziran'ı. Bornova'da kaldığım yerin bahçesinde bir yerde oturmuş, defterime ilk romanımın son cümlelerini yazıyorum, kalemimi bırakıp defterimi kapatıyorum. Öyle içten gülümsüyorum, öyle huzurluyum ki neredeyse beynim patlayacak. Bazen nefret ediyorum, bazen çok seviyorum, bazen duyduğum / okuduğum yorumları hatırlayıp "iyi ki yazmışım", bazen de "keşke yazmasaydım" diyorum, anlayacağınız Gollum ve yüzük gibiyiz YKŞ ve ben, ama bu anları bana yaşattığı için iyi ki'ler biraz daha fazla sanırım.

2013 senesinin Temmuz'u, saçlarım lacivert, hava sıcak, deniz serin, dört kişi oturmuşuz, birimizin bize "çakıl ekonomisi" hakkında bilgi verişini dinliyoruz. :) Hiçbir şey anlaşılmadı değil mi, evet, ben de öyle olsun istemiştim.

1 Aralık 2014. Orta-dünya ve JRR Tolkien ile tanışalı on üç sene olmuş; ben bir distopyada doğup bir ütopyada bir sene geçirecek olmanın mutluluğunu yaşarken Londra'da, Hobbit serisinin son filminin galasında buluyorum kendimi. O akşamın hangi anının sonsuzluğundan bahsedeyim? Dünyanın her köşesinden "bizim gibiler"e son derece mantıklı gelen bir amaç uğruna oraya gelen bir avuç güzel insanla saatlerce Orta-dünya'yı konuşurken Christina'nın Hobbit'ten bir bölümü bize okuduğu, hepimizin pür dikkat dinlediğimiz anlar, birbirimizi tanıdıkça birçok ortak noktamız olduğunu fark ettiğimiz anlar, Galadriel cosplay'i yapan kızla sürekli fotoğraf çekildiğimiz anlar, "yeşil" halının kenarındaki yerlerimizi aldıktan sonra tek tek neredeyse tüm oyuncuların gelişini heyecanla izlediğimiz, onlara yanımıza gelip bize imza vermeleri için seslendiğimiz anlar, onları yakından görebildiğimiz ama her şeyin gerçek olduğuna inanamadığımız anlar, akşamın sonuna doğru "I See Fire" çalarken herkesin bir anda ağlamaya başladığı ve görevlilerden birinin bunu anlamlandıramadığını yüksek sesle söyleyip benden "Çünkü bunu son kez yaşıyoruz" cevabını aldığı an, görevlilerin yeşil halının iki yanındaki devasa afişleri isteyenlere verirken benim bir tanesini istediğim ve onunla inanılmaz bir tren yolculuğu yaptığımız anlar...

5 Ağustos 2015. Harry Potter Studio Tour'a katılıyoruz. Harry Potter demek çocukluğum demek, son kitabı bitirdiğimde çocukluğumun da bittiğini hissetmiştim, bittiği için yapabileceğim hiçbir şey olmadığından duvarlara, tavana boş boş bakmıştım. İşte o dünyanın görsele döndüğü yerlerde buldum kendimi o gün. Ortak Salon'a girdiğimde mutluluktan gözyaşı döktüm. Çünkü ilk kez hayalimde canlandırdığım bir yer gözlerimin önündeydi.

10 Ağustos 2015. Fannibal'lığı hakkıyla yaşadığım (aynı zamanda yaşattığım) dönem. Somerset House'taki açık hava film gösterimindeyiz, film ise The Silence of the Lambs. Christina ve ben iki Fannibal'la tanışıyoruz, filmi beklerken hiç susmadan sohbet ediyoruz. Çok güzel bir Londra akşamı, hava ne sıcak ne soğuk, filmin sonlarına doğru başımın altına TARDIS çantamı koyuyorum, üstümü Slytherin ceketimle örtüyorum, elimde Hannibal figürüyle ekrandaki Sir Anthony Hopkins'i izliyorum. O an çok güzel. Hala her şey kafamda canlı, öylece duruyor.

11 Ağustos 2015. Hayatımı değiştiren adamın yattığı yerdeyim. Yanına oturuyorum, ben ve Christina'dan başka kimse yok mezarlıkta. Mezarın üstü notlarla ve çiçeklerle dolu, küçük bir çocuk yamuk yumuk yazısıyla bir not bırakmış, bu kadar genç birinin hayatına yaşadığı dönemden seneler sonra dokunabilmek bir yazarın en çok istediği şeydir herhalde. Biz de birer not yazıyoruz, onunla konuşuyoruz, dualar ediyoruz, anı ölümsüzleştirmek için fotoğraflar çekiyoruz. Ağaçların etrafa yaydığı serinlik, kuşların cıvıltısı, bir yerlerde JRR Tolkien'ın ruhu. Bizi hep duyduğundan eminim ama ona olan minnettarlığımızdan ötürü ağladığımızda gülümsemiştir belki. Ruhumun ve kalbimin memleketini yaratan adama diyebileceğim çok fazla bir şey de yoktu, teşekkür ettim sadece.

*

26'ncı yaşımın bitmek üzere olduğu şu "Colors"lı günlerde, hep bildiğim ama ilk kez yazıya döktüğüm şu gerçeğin altını çizmiş olayım; ben yukarıda uzun uzun yazdığım anlar kadar yaşadım. Bunlara başka an eklenir mi bilmiyorum, umursamıyorum da çünkü hiçbir şeyle ilgili umudum yok. Ama gerçekten yaşadığım zamanları hatırlamak güzel. Ortalama 70 sene "yaşıyoruz" belki ama bu anlar dışındaki kısımlarda yaşamışım gibi gelmiyor, şu an da yaşadığımı sanmıyorum, nefes alıp veriyorum sadece. Sonuç olarak hayatın bir miktar saçma olduğunu düşünüyorum.

Bana söyleniyormuş gibi dinlediğim şu sözler güzel:

"You're only happy when your sorry head is filled with dope"

"Everything is blue
His pills, his hands, his jeans
And now I'm covered in the colors
Pulled apart at the seams
And it's blue
And it's blue"

"Everything is grey
His hair, his smoke, his dreams
And now he's so devoid of color
He don't know what it means
And he's blue
And he's blue"

Ek:
"Your heart is always almost beating
along with windy frozen tunes.
But you say you've laughed enough,
your closet's stuffed with last year's blues.
But you know by summertime your suicide's just last year's news.
What will we find inside of your room?
Notes in the margins,
records always spinning.
Clues you know you want all to know
your little soul grew old too soon
and surprises lost their thrill.
Vodka, pills and the marquee moon."

Perşembe, Mayıs 26, 2016

Oh my friend I'll meet you somewhere between the desert and the sea

Sabah 11 gibi uyanıyorum. 11 ay boyunca dersleri akşam olmasına rağmen sürekli geç uyanmaya alışmayan genç kadının üstünde böyle değişik bir etki bırakıyor o ev. Aslında birçok şey berbat: çok küçük olmasa da daha önce hep bir kişiye kiralanan odada iki kişi kalıyoruz, tavanın farklı yerlerini mesken tutmuş, canlıların her türüne olan sevgi ve saygımızdan öldüremediğimiz & korktuğumuz için de alıp dışarı atamadığımız örümceklerle beraber yaşıyoruz (birine Shelob ismini verdik, akşam eve gelip odamıza her girişimizde ona selam veriyoruz, acaba onunla konuştuğumuzu hiç anlamış mıydı?), birimiz mutfak tezgahının üzerinde, diğerimiz minicik çalışma masasının üzerinde çalışıyoruz, alanımız çok dar, ya yatıyoruz ya sandalye tepesindeyiz, sürekli kahve içiyoruz (bazen çay da içiyoruz, abartmayayım), sürekli atıştırma peşindeyiz, dolabımız boşsa akşamın bir vakti bile olsa üşenmeyip o 7-8 dakikalık yolu yürüyüp markete gidiyoruz, örneğin bir keresinde markette gözümüze dondurma çarpmıştı da bir kutu cornetto'ya benzeyen dondurmalardan almıştık, akşam birer tane yemiştik, sonra ben tam yatağa girip uyumaya niyetlenmişken aniden canım bir dondurma daha çekmişti ve kalkıp yemiştim o dondurmayı, ne güzel akşamdı o akşam, bak işte demiştim bir kere yazmaya başlasam gerisi gelecek diye, niyeyse haftalardır bugünü bekliyormuşum, ne saçma, hah sonra banyo çok küçük, saçımı tararken bile kolum oraya buraya çarpabiliyor, evde bir sürü insan geziyor, bazen gürültü de yapıyorlar, yine de aralarında güzel sohbeti olanlar var, buradaki ortak sorunlardan konuşuyoruz, İngilizce konuşmayı çok sevdiğim & yabancı insanları tanımaya çalışmaya bayıldığım için bu güzel bir şey, Her akşam dönerken evimizin sokağına girmeden önce köşede gördüğümüz evin turunculu siyahlı kedisi bazen bahçeden çıkmış sokakta geziyor oluyor, biz de onu seviyoruz tabii. Kedi ya da köpek gördüğümüzde kendimizi tutamıyoruz. Hayvanlar çok güzel çünkü. İnsanlar değil. Ben de değilim. Neredeyse bütün evlatlar gibi anne-babamı geçmişte üzdüm mutlaka. Diğer insanlara kasıtlı ya da kasıtsız yaptığım kötülüklerse umurumda değil, bu noktada bu cümleyi bitirip minik bir nokta koymayı, derdimi upuzun paragraflarla yazarak anlatmaktan daha uygun buluyorum.

*


Bir kedinin ölümü beni çok yaralıyor. Bir kedinin ölümüne bizzat tanık olmak beni çok yaralıyor. Doğduğundan itibaren tanıdığım bir kedinin ölüm anında yalnız olduğunu öğrenmek beni çok yaralıyor. Çocuğunuz doğdu; o sizin için dünyanın en güzel insanı, en sevimli, en zeki çocuğu, değil mi? En önemlisi de bebekken sadece sizin için değil, tüm insanlık için dünyanın en masum canlılarından biri o. Çünkü daha iyiliği, kötülüğü bilmiyor. Kalbi bir gıdım bile kirlenmemiş. Kıskanmak, kin tutmak, zarar vermek; bunların hiçbirinden haberi yok. Doğası ne gerektiriyorsa onu yapıyor, anne-babasının ona karşı tutumuna, onu yetiştiriş biçimine göre kişiliği yavaş yavaş oturuyor, arada bir huyları değişiyor, kendini bulmaya başlıyor. Bu masum dönem ne kadar sürüyor bilmiyorum, bir noktadan sonra hepimizin içinde kötülük tohumları yeşermeye başlıyor. Kendinizi o kadar yüceltmeyin, sizin de içinizde kötülük var. Herkesin içinde var. İnsan denen canlı türü böyle olmak zorunda herhalde, ya da evrimimizin sonu iğrenç bir noktaya vardı, o kadarını bilemiyorum. Asıl söylemek istediğim şu: O karanlık küçük ya da büyük her insanda var ama sizin çocuğunuz sizin için bebekken de, 5 yaşında da, 25 yaşında da melek. Kimse bunu değiştiremez. O dünyanın en iyi niyetli insanı. Kalbi hep temiz. Asla kötülük düşünemez. Çok masum. Evet... Şimdi ömrünüz boyunca görüp görebileceğiniz tüm kedilerin (bu durum sadece onlarla sınırlı değil tabii ama ben şu an konumuz onlar olduğu için böyle yazıyorum, hayvanlar aleminin diğer üyeleri lütfen alınmasın) GERÇEKTEN DE yüzde yüz masum canlılar olduğunu hatırlayın. Biri ona zarar vermediği sürece asla başkasına zarar vermez. Sadece doğasında kuş, böcek, sinek yemek olduğu ve doğanın belli bir düzeni olduğu için başka canlıları öldürürler. İnsanlar birbirlerini keyifleri ya da çıkarları için öldürürler; hem de bir insanı bitirmek için bedenen ölmesi de gerekmez - bence birinin ruhunu öldürdüyseniz zaten bedeni de pek yaşıyor sayılmaz, ki bu en acı verici işkence biçimi olabilir. Neyse, şunu diyecektim; sen dünyaya geliyor, her yeri kendi yaşam alanın belirliyor, kendi keyfin için gezegenin doğasını altüst ediyorsun, oturup sessiz sakin yaşamak varken kendi cinsinin diğer üyelerini topluca öldürmek ya da yaşamayı seçmedikleri, sadece dünyaya geldikleri yerden kovmak, "Burası da benim," diyerek gücün adeta damarlarında aktığını hissetmek, birilerinden üstün olmak istiyorsun ve onlar sana karşı çıkınca çareyi hayatlarına son vermekte buluyorsun ve buna kahramanlık diyorsun, farklı olan her şeye ama her şeye alerjin var, herkes aynı olmak zorunda, her kadın bir erkekle evlenmeli, herkes aynı dine mensup olmalı, kendi ırkından olmayan herkesten nefret ediyorsun, gerçekçi düşler kurmayan insanları deli diye yaftalayıp dışlıyorsun, kendinden olmayan hiç kimsenin annesi, babası, kardeşi, eşi, sevgilisi, çocuğu umurunda değil, en doğru, en iyi, en bilge insan sen ve senin gibiler, diğerlerinin hiçbir işe yaradığı yok. Yüzde doksanı bu düşüncelere ve inanışlara sahip olan bir canlı türünün karşılaştığım her üyesine; "Belki bu o yüzde doksanlık kesimden değildir," diye düşünerek saygı duyamıyorum, dur bunun üzerine biraz daha düşüneyim, evet, ve bu umurumda değil! İşte bu yüzden hayvanların insanlardan daha güzel, daha iyi, daha yüce canlılar olduklarına inanıyorum, hiç tanımadığım bir kediyi hiç tanımadığım bir insandan daha çok seviyorum, bir kedi öleceğine sevdiklerimin dışında bir insan ölsün diyebiliyorum (sevgi, yargıları değiştiriyor ve bunun için yapacak bir şeyim yok, çoğu insan görünümlü canlının aksine ben insanım çünkü), sokakta yürürken bir kedi gördüğümde eğer benden kaçmazsa (ki bunun da sorumlusu o yüzde doksanın içine giren insanlar) mutlaka selam verip onu seviyorum ama tanıdığım bir insanı bile gördüğümde selam veresim, konuşasım, iyi günler dileyesim gelmiyor, çünkü sevmiyorum sizi, SEV-Mİ-YO-RUM, yüzde doksanınızı sevmiyorum, o yüzde ona girenlerle de karşılaşacağımı sanmıyorum, karşılaşsam da bu saatten sonra pek bir önemi olmayacak çünkü herkese aynı şekilde davranıyorum - çünkü potansiyel tecavüzcü, hırsız, katil, hayvan düşmanısınız. Bir insanın bir kediye işkence çektirdiğini, bilerek zarar vermeye kalkıştığını, onları öldürdüğünü hayatım boyunca yüzlerce kez gördüm, ama bir kedinin bir insana bunları yaptığını bir kez bile görmedim ve sürekli "Kediler çok nankör, o yüzden hiç sevmiyorum" diyorsunuz, kedi en fazla verdiğiniz yemeği yiyip sizi tırmalar (ki niye tırmalamasın, ona ters gelen bir şey yapmışsınızdır, sırf kötülük olsun diye tırmaladığını nereden biliyorsunuz), peki insanlar? Hiç nankör insan görmediniz mi? İyilik yaptığınız, yardım ettiğiniz biri size bile isteye size kötülük yapmadı mı? Kaç tane nankör kedi tanıdınız, kaç tane nankör insan tanıdınız? Kendi türünüzün dışındaki canlılara saygınız olmadığı için saçma sapan önyargılara kapılıp bu hayvanları nankör diye etiketliyor olmayasınız? Kedi masum, kedi derdini sizin anlayabileceğiniz biçimde anlatamıyor, kedi her gün dışarıda yemek ve su bulmaya çalışıyor, bazı günler hiçbir şey bulamayabilir, hastalanabilir, sessiz sedasız, çok acı çekerek, ne olduğunu anlayamadan ölebilir. Sizin nankör dediğiniz, tekmelediğiniz, eğlence olsun diye işkence çektirdiğiniz canlılar her gün böyle bir hayat yaşıyorlar. Kahpe insanın biri, o kedilerin yemek arayıp bulduğu çöp tenekesine düşüncesizce zararlı maddeler atıyor örneğin, sonra o masum, zararsız, savunmasız kedi zehirlenip kim bilir ne dayanılmaz acılar çekerek ölüyor. Senin niye umurunda olsun ki, boğazından aşağı deterjan dökülmedikten sonra sana ne canım... Arkasından ağlayıp bahçeye gömdükten sonra mezar taşı hazırlamam komik bile geliyordur sana. E iyi, allah belanı versin o zaman ne diyeyim.

Her kedi ölümünde tanrıya kızgınlığım bir kat daha artıyor. Hani "hayırlısı" lafımız var ya, çok da severim, başıma gelen her kötü olayın beni öncekinden daha iyi ya da rahat bir evreye götüreceğine inanırım, bir şey olmuyorsa olduğunda daha kötü bir durumda bulunacağım için olmuyordur, ileriyi ben göremem çünkü. Bunlar hep tamam. Anladım. Peki kedilerimi neden öldürüyorsun? Diğer kedileri neden öldürüyorsun? Tamam hepsi sonsuza kadar yaşayamaz biliyorum da, bari yaşlanıp ölsünler, bari çok acı çekmesinler; bu dünyada hiçbir şey adil değil ama bari onlar için azıcık adil olsaydı. Neden değil? Olsaydı ne olurdu? Buradan çıkaracağım ders ne? Şu an benden yana tek sonuç her geçen gün insanlardan daha çok nefret eden birine dönüşmüş olmak ve artık sana kızmaya başlamak.

Ruhlarını bir yerlerde toplar mısın? Zaten boka çevirdik dünyayı, burası onlar için de uygun değil de, bir şekilde gelmişler işte buraya, bu kadar acı çekmeselerdi keşke. Lütfen bir yerlerde bir kedi cenneti falan olsun. Ben çok seviyordum onları, bunu biliyorlardı muhtemelen, elimde olsa onların yerine ben 7-8 kez ölürdüm, bunu da bilmelerini sağlar mısın? Bir de lütfen sana daha fazla kızmama neden olacak bir şey olmasın çünkü o durumda kaybolur giderim. Teşekkürler.

Cuma, Nisan 01, 2016

The Funeral


Geçen Pazar günü yoldaydım, bir şeyler yazmayı çok istedim ama telefona not almaya üşendiğim için hepsi silindi gitti aklımdan. ("Bu telefonun yazıları çok küçük, harfler de birbirlerine çok yakın, yazmakta zorlanıyorum" yaşına geldiğimi burada belirtmek isterim.) Geçenlerde izlediğim en eski dizilerden biri sayesinde keşfettiğim muazzam grubun yeni albümünün bu yıl çıkacağını öğrendim. Üstelik en sevdiğim şarkılarının değişik bir versiyonunu da paylaşmışlar. Genelde eskiden, çocukken, ergenken, üniversitedeyken, ya da yıllar önce çok dinleyip hayatınızın o dönemine adeta post-itlerle yapıştırdığınız şarkıları tekrar dinlediğinizde aniden Doktor'un bir yoldaşına dönüşüp zaman yolculuğu yaparsınız durduk yere; ama o şarkıyı dinlerken bana öyle olmadı. O şarkıyı ilk dinlediğimde; "Keşke cenazemde bu şarkı çalınsa," diye düşünmüştüm, hala aynı şeyi düşünüyorum. Bir de, yıllar önce de "erken" öleceğimden emindim, şu an da eminim. Belki bir bu değişmemiştir o günden bu güne. Daha insanlarla ilgili çok büyük hatalar yapmamış o halimi seviyorum, umudu olduğu için az da olsa mutluydu. Mutluluk insana yakışıyor sanırım, ben çok fazla mutlu insan görmüyorum etrafta, daha doğrusu değer verdiğim insanların çoğu mutlu değil. Bana öyle geliyor ki gerçek manada hiçbir şey düşünmeden yaşayan insanlarla konuşmadığım / görüşmediğim için böyle bu. Dünya ve yaşam ile ilgili azıcık kafasını yoran insanın şu dünyada çok mutlu olması mümkün değil. En fazla huzurlu olabilir herhalde.

Eylül'den beri hiçbir şey yazmıyorum. Eylül'den beri kitabımın yüzüne bile bakmıyorum. Yazmayı unutup unutmadığımı merak etmeye başladım artık. Birkaç öykü yarışması var, bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum. Her şey oldukça belirsiz. Bu bok çukurunda hiçbir şey yapmama izin vermiyorlar Doktor. Ve sanırım benim hayatım Eylül'ün 31'inde bitti. Şu an ne yaptığımı bilmiyorum, sanırım sadece nefes almaya çalışıyorum. Keşke aniden kediye dönüşüp kendimi Matamata'da bulsam.

Çok uzun zaman önce, aramızda kan bağı olmamasına rağmen başka insanların yokluğunun bizi öldürebileceğine inanıyorduk, meğer bizi asıl öldürebilecek şey kendimizin yokluğuymuş. Bunu neden bize kimse söylemedi? Günlerce karanlıkta, yorganın altında olmadık şarkılar dinleyip ağladık, ne gerek vardı? En güzeli onlar değil ki, kafamın içi. Bazen bana hiç umudum olmadığı için kızıyorlar, bu kötü bir şey demiyorum ama eskiden bana yakın insanlardan biri benimle oturup ciddi ciddi konuştuğunda içimde bir şeyleri tetikleyebiliyordu. Artık öyle bir şey yok. Çünkü sanırım sonunda bu dünyadan istediğimi alamadığımın & artık almamın mümkün olmadığının farkına vardım. Dünyadan sağlık dışında sadece bir iş, bir eş ve düzenli bir hayat isteyenlere çok özeniyorum. Hah gerçi ben sadece bunları istiyor olsaydım da durum olumsuzdu ama en azından bunlardan ikisi benim için elde edilmesi mümkün şeyler. Ama böyle olamıyorum? Bunlara sahip olsam da yetmez ki? Hurricane diye bir şarkı var, azıcık onun gibi, aynı yerde uzun süre durmak istemiyorum, hep başka yerlerde, başka dillerin konuşulduğu, başka kültürlere sahip insanların yaşadığı, bu bataklığın çok uzağındaki şehirleri sırt çantamla gezmek istiyorum.

Love Hurts diye bir şarkı vardı ya, bugün bir arkadaşım kendini anlatırken aklıma o geldi. Eskiden bu şarkıyı her dinlediğimde sözleri yazanın ne kadar haklı olduğunu düşünüp duruyordum. Şu an şarkı, sözleriyle anlattıkları, hepsi sanki benden çok uzaklarda kalmış gibi geliyor. Bu konuda tüm söylenenlerden, umutlanmalardan, hislerden, boşu boşuna sarf edilen çünkü gelecekte bir anlam ifade etmeyecek olan sözlerden çok sıkıldım. Adeta gidin başka bir yerde oynayın ve bana yaklaşmayın durumu. Gerçekten dizilerimi ve filmlerimi izleyip belli insanlara fangirllük yapıp kendi halimde okuyup yazarak bir ömür geçirebilirim ama şu dış dünyadan gelen ve beni değiştirmesi artık imkansız olan uyarılar / yorumlar beni yoruyor. Gerçek dünya için bir şeyler hissetmek zorunda değilim, ben de böyleyim, cinayet bile işlemiyorum, bana dokunmayın, benimle derdiniz olmasın.

Devil's Backbone isimli şarkı, İngiltere'nin kuzeyinde yol alan bir trene yapışmış, bunu nasıl çıkaracağız?

Peki ben öldüğümde J.R.R. Tolkien'ı görebilecek miyim?

One of Us (What if Gooooooood waaaaaaaaaaas one of uuuuuuuuuuuussssssss) isimli şarkı da gökyüzünde yıldızlarla beraber Bornova'daki Çınar isimli otobüs durağından Hükümet Konağı'na doğru yürüyüp ağlanacak durumuna bir güzel gülen bir kızın üstüne yapışmış.

Hah, çok yapışkan bir şarkı başladı şimdi çalmaya, bunu baya önce çıkarmıştık yerinden, zaten çok da kolay çıktı, ne güzel de şarkıymış bak, fon olarak kullanıp güzel bir öykü yazılabilir. You're so fucking speeeeeeeaciaaaaaaaaaaal, I wish I was speeeeeeeeciaaaaaaaaaaaaaaal. Canım Thom.

Bir de Surrender diye sözleri harika başka bir şarkı vardı, "She reads a book from across the street, waiting for someone that she'll never meet" diyordu, ben de bu cümlede bahsedilen kadınla çok fazla ortak yönümüz olabileceğini düşünürdüm, şu an aynı olduğumuzu düşünüyorum, çünkü Archal neden unutulsun, değil mi. Hiç de hayalinizdeki gibi olmayan / olmayacak insanları öylelermiş gibi sevme hatasını yaptığınızda geriye kalan tek önemli varlık hayalinizdeki gibi olan oluyor, her şey ondan.

Şöyle Joe Carroll'ınki ya da Cal Roberts'ınki gibi bir tarikat olsa ulaşabileceğimiz yerlerde de katılıp azıcık ekşın getirsek hayatımıza, kendimizden en az yirmi yaş büyük karizmatik & yetenekli & kültürlü & zeki adamlara arada bilgisayar ekranı olmadan fangirllük yapsak. Çok istedim şu an bunu. Acaba üzerine bir öykü mü yazsam? Düşüneyim.

Annem bugün yine tanıştığı arkadaşlarımdan hangilerini sevip hangilerini sevmediğini saydı. Onun sevmedikleri mutlaka bana sonunda zarar vermiş olanlar, sanırım söylememe gerek yok, mümkünse her konuda anne-babalarınızı dinleyin acayip biliyorlar ya, çok enteresan. Bunun yanında sadece bir kez ve sanırım en fazla beş on dakikalığına gördüğü Selin'i çok beğendiğini her fırsatta söylüyor. Gökçen'in düğününe ben de geleceğim diyor. İrem neden bir hafta sonu bize gelmiyor diyor. Bu arkadaşlarım evlenince kocalarından nefret edeceğim çünkü çok eğleniyorduk neden araya insan sokuyorsunuz!

Arada bir de aklıma (sanırım) 2011 Haziran'ında büyük hevesle İstanbul'a konseri için gidip ölümüyle sarsıldığım Amy Winehouse ile ilgili yazılmış şu tivit geliyor, erken ölen sevdiklerimden konu açılınca Sylvia'yı hatırlamadan da olmuyor tabii. Gözümün önüne intiharından sonra çekilen fotoğrafı geliyor... Ömrümde o fotoğraftan etkilendiğim kadar başka hiçbir fotoğraftan etkilenmemişimdir herhalde. İnsanın kendini bitirmesi. Çok cesurca. Ama çok, çok, çok acı.

Hannibal ve Will'in aşkını çok özlüyorum. Tıpkı Love Crime'lı Chesterton sabahlarını özlediğim gibi. Bir ara onu da anlatıp beynimden çıkarsam belki nefes almaya başlayabilirim.

Pazartesi, Ocak 11, 2016

Sessizlik

"Kitap yazarak insanları kurtarmalıyım!" günleri nihayet geride kaldı. Nihayet diyorum çünkü uzun zamandır beynimde iki kişi bu konu üzerine konuşup duruyordu, artık seslerini kestiler. Resimdeki sözler Jessica Jones'a ait ve ben ona tüm kalbimle katılıyorum. İnsanlar kurtarılmayı hak etmedi, etmiyor, etmeyecek. İnsanların canı cehenneme.

"Sen kimsin ki insanları kitap yazarak kurtaracaktın ki zaten?" dediğinizi duyar gibiyim. Belki size çok şaşırtıcı ve incitici gelecek ama ne yazık ki söylemeliyim: Bu konuda ne dediğiniz umurumda değil. Aslında umurumda olan çok az şey var zaten.

11 yaşımdayken kendi kitaplarımı imzalamak istemiştim, bunu başardım. Doğduğum ve büyüdüğüm ülkede öyle insanlar kendilerine yazar diyor ki, benim demem hiç abes değil, dolayısıyla yazar da oldum. Hiçbir zaman çok iyi yazıyorum, harika bir yazarım demedim, demeyeceğim de. Hep daha iyisini yazmak istedim, daha yaratıcı olabileceğime inandım, bu yüzden yazarlık kursuna gittim, sonra yaratıcı yazarlık master'ı yaptım. Ne öğrenirsem, kendime ne katarsam kar dedim. Bir şeyler yaptım işte. Ama asla bir yazar olarak yeterli bulmayacağım kendimi. Çünkü hep bir üst basamağa gözümü dikmiş olacağım. 

Bir de kötü haberim var: Hala dünyaya yazmak için geldiğime inanıyorum. Ünlü biri, eğer yazmak için doğduğunuzu düşünüyorsanız muhtemelen haklısınızdır gibi bir şey demişti, kim olduğunu hatırlayamıyorum şimdi. Katılıyorum.

1. Elfçe isimlerden vazgeçmiyorum.
2. Eskisi kadar hevesli olmasam da yazmaya ufak ufak devam ediyorum.
3. Kimseye aldırmıyorum.
4. Kimseyi mutlu etmek zorunda olmadığımdan eminim.
5. Bir kez daha, insanların canı cehenneme.

Çarşamba, Aralık 30, 2015

2015 Kitapları&Filmleri

Kitap

Bu sene 100 kitabı geçtim bitchez ^_^

The Doctor & I (Whovian.net): İçeriğine katkıda bulunduğum, çok tatlı Whovianların Doktorla tanışma öykülerini anlattıkları kitap. <3 Dizinin memleketindeyken okuyup bayılmıştım.

Kirpinin Zarafeti (Muriel Barbery): Ne zamandı hatırlamıyorum, Goodreads'de görüp ismini çok beğenmiştim ama incelememiştim. Sonra durmadan karşıma çıkmaya başladı, sonra yine Goodreads'de iki yakın arkadaşımın kitabı okumuş olduğunu gördüm. Selin 5 yıldız vermiş, Sevil de 5 yıldız verip sadece "Ah." yazmıştı review'ına. Neler oluyordu acaba deyip anında sepete attım kitabı. Sonra aşık oldum. <3 Çok naif, çok güzel. Okumadan ölmeyin.

24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan): Nasıl da güzel kitap isimleri buluyorsunuz yahu, kıskanıyorum. :( Bu kitabı da isminden ötürü aldım, kabul. Ama çok iyi yapmışım çünkü okurken oradan oraya sürüklendim. Yazarıyla oturup karşılıklı kahve içmek istediğim kitaplardan.

The Magician King (Lev Grossman): Türkiye'de de yayımlanan Büyücüler serisinin ikinci kitabı. Son zamanlarda karşılaştığım kurgu anlamında birbirine benzeyen (hatta neredeyse aynı) olan kitaplardan sonra bu seri ilaç gibi gelmişti, ilk kitabı okuduktan sonra; "Tamam farklı birçok yönden ama, ikinci Harry Potter serisi olmasın bu?" demiştim ama hiiiç alakası yok. On numara seri. Son kitabı ise sürekli erteliyorum çünkü sonları hiç sevmiyorum.
Yazarlara not: Terry Goodkind gibi çok kitaplı seriler yazsanıza bitaneciklerim. :(
Okurlara not: DİZİSİ BAŞLADI!!! DİKKAT DİKKAT DİKKAT!!! Dizisinin pilot bölümü yayınlandı ve bence çoook başarılı!

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Ayfer Tunç): Daha bir kitabını okuduğum bir yazar hakkında büyük konuşmak istemiyorum ama bu yazarı Barış Bıçakçı'yı sevdiğim gibi sevebilir, onu takip ettiğim gibi takip edebilirim sanki. Çok çok çok sevdim çünkü kurgusu bir harikaydı. Böyle bir kitabı yazıp bitirebilmek olağanüstü bir iş bence. Ama sanıyorum ki sıkılanlar, yarıda bırakanlar olmuştur, herkese göre değil gibi. Tanımlayamıyorum, çok farklı. Bu arada bu güzel kitap isimleri beni öldürmeye devam ediyor. (Sırada Dünya Ağrısı var.)

The Hours (Michael Cunningham): Bu yüreğimi yakan kitapla tanışmam çok komik. Sanırım tumblr hesabımı açtığımdan beri bu kitabın filminden kareler ve replikler görüyordum. Uzun aralıklarla da olsa sürekli karşıma çıkıyordu ama araştırmadım, ilgilenmedim. Sonra ne oldu bilmiyorum, bir bakayım neymiş bu dedim. Meğer kitaptan uyarlanan bir filmmiş. E o zaman kitaptan önce filmi izlemek ayıp olur, kitabını okur öyle izlerim filmi dedim. Kitabı Cambridge sahaflarından birinde buldum, sindire sindire okumama rağmen iki günde bitirdim. Okurken ara ara aklıma Barış Bıçakçı ve Başak geldi. Sonra filmi izledim, o kadar etkilemedi beni. Nedenini söylememe gerek yok. Ayrıca şu kısım beni öldürmüş, öldürmüş, sonra bir daha öldürmüştür: "We thought she was alright, we thought her sorrows were ordinary ones. We had no idea."

Ölümcül Tür ve The Fall (Guillermo del Toro & Chuck Hogan): Twilight ve türevlerinden tiksinmiş biri olarak bu kitap bana ilaç gibi gelmişti. Dizisine delirdiğimden beri (The Strain, iki sezonu yayınlandı, üçüncüsü muhtemelen yaz başı gelir) kitapları da okumak istiyordum, bir şekilde cesaret edip başladım. İlk kitap çok, çok güzeldi, hatta dizisinin ilk sezonundan daha güzeldi bile diyebilirim. İkinci kitap ilki kadar güzel olmasa da yine de benden geçer not almıştı ama dizinin ikinci sezonu... Resmen berbattı. Yine de seriyi okumayı bitirip üçüncü sezonu da izleyeceğim, del Toro amcanın kalbini kırmak istemiyorum. :/

Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir (Şafak Pavey): Ne cesur bir kadınsın sen Şafak.

Bay Y.'nin Sonu (Scarlett Thomas): Yine ismiyle beni tavlayan bir kitap. Okurken sürekli; "Yahu ben bu yazarın ismini bir yerlerden biliyorum ama nereden acaba," diyordum ki kitabı bitirdikten sonra keşfettim: Yıllar önce YİNE İSMİNDEN ÖTÜRÜ aldığım "Bizim Hazin Evrenimiz" isimli, yarım bıraktığım kitabın da yazarıymış... Ama ben bu iki kitabı aynı yazarın yazdığına inanmak istemiyorum çünkü Bay Y.'nin Sonu'nu çok, çok beğenirken Bizim Hazin Evrenimiz'i tekrar okudum ve nefret ettim. Bir yıldız bile vermek istemedim hatta. Ama Bay Y.'nin Sonu çok güzel karıştırdı kafamı. Beynini yakmak isteyenler için ideal kitap.

The Handmaid's Tale (Margaret Atwood): Hep duyduğum ama okumaktan çekindiğim kitaplardan biri. MUH-TE-ŞEM. Mutlaka okuyun.

What I Did In My Christmas Holidays By Sally Sparrow (Steven Moffat): Doctor Who seviyorsanız, Blink isimli (muhteşem) bölüm hala aklınızdaysa, o bölümün ana karakteri Sally Sparrow keşke Doktor'un yoldaşı olabilse diyorsanız bu minik öyküyü mutlaka okuyun. Ben Sally Sparrow manyağı biri olduğum için haberim olmuştu bu öyküden. Çok tatlı. <3 Linki burada.

The Egg (Andy Weir): 2015'in en kısa kitabı - öyküsü diyelim. Anlamadığım bir şekilde çok etkiledi beni. Marslı'nın yazarından; öyküyü buradan okuyabilirsiniz.

Contact (Carl Sagan): Carl Sagan ile tanıştığım kitap. Hem büyülenerek hem de gerilerek okuduğum nadir kitaplardan biri. Ardından filmini de izleyince insanın gerçek dünyaya dönesi gelmiyor. Bilim kurgu okurlarına önerilir.

The Accidental Time Machine (Joe Haldeman): Yazmaktan bıktım ama bu kitapta da aynı şey geçerli: İSMİ YÜZÜNDEN ALDIM. Görünüşe göre kitaplara verilecek güzel isimleri bitirmişler. (Bu kadar da olmaz.) Neyse, kitap çoook eğlenceli. Değişik bir Doctor Who bölümü gibi. Bayıldım ve bir arkadaşımın tavsiyesiyle Joe Haldeman'a devam edeceğim. (Söylenenlere göre The Forever War serisi çok iyiymiş.)

Insanity (Cameron Jace): Günlerden bir gün, Bookbub'dan bir e-posta geldi. Her gün geliyor zaten, alışılmadık bir şey değil. Bu site hiç sektirmeden her gün ucuz (bazen de bedava) e-kitapları listeleyip size gönderiyor. O günkü e-postanın en başındaki kitap buydu. Bir de açıklama kısmına "Alice meets Hannibal Lecter" yazmış köpekler. Hem de bedavaydı kitap, hemen indirdim. Çok farklı, çok sürükleyici, hastası oldum! <3

The Art and Making of Hannibal: The Television Series (Jesse McLean): Sanmıyorum bu kitabın bana 22 aylık Hannibalsızlık boyunca yetebileceğini... (Bu arada hatırlayalım ve mutlu olalım: HANNIGRAM IS CANON)

Atlas Silkindi (Ayn Rand): Yıllardır bu kitabı okumaya çekiniyorum. Yıllardır da merak ediyorum nasıl bir kitap olduğunu. Sonunda okudum ve ne diyeceğimi bilemiyorum. Distopya böyle olmalı, Red Rising falan gibi değil. (Red Rising'e aşırı kızgınım)

The Ladies of Grace Adieu and Other Stories (Susanna Clarke): Susanna Clarke'ı hala duymadıysanız allah sizi bildiği gibi yapsın ne diyeyim. Jonathan Strange & Mr Norrell'ı da duymadıysanız hele size diyecek hiçbir şeyim yok. Çünkü o kitap tüm Tolkien kitaplarından sonra en çok sevdiğim kitap, bir daha asla böyle bir kitap okuyabileceğimi sanmıyorum. DİZİSİ DE YAYINLANDI HANİ, belki çeker ilginizi. OKUYUN. Öhöm neyse bu kitaba gelecek olursak, kendisi bir öykü kitabı, Susanna Clarke'a daha çok hayran olmamı sağladı. Öyle tatlı yazıyor ki. <3

Not Forgetting the Whale (John Ironmonger): Maximilian Ponder'ın Muteber Beyni isimli (yine beni ismiyle tavlayan kitaplardan) kitabı okuduktan sonra bu yazarın diğer kitaplarını da merak etmiştim. Gittim Waterstones'ta hardcover bir kitabını, yani Not Forgetting the Whale'i bulup aldım. Allahım ne tatlı bir kitaptır bu! Bayıldım, resmen sarılasım geldi. Kitaptaki karakterlerin sevecenliği, sıcaklığı yüzünüze yüzünüze vuruyor. Okuyun. Ve birileri Türkçe'ye çevirsin. (Bu arada yazar beni Twitter'da takip ediyor onu da söyleyip hava atayım.)

Kağıt Ev (Carlos Maria Dominguez): Ne desem eksik kalır. O yüzden hiçbir şey demeyip tek sözcükle özetleyeceğim: HÜZÜN. 
Okurlara not: Jaguar muhteşem bir yayınevi, Seda Ersavcı muhteşem bir çevirmen.

The Mythology of Grimm (Nathan Robert Brown): ...ve yıllar sonra kitaplarımı bulan süper gelişmiş insanlar mitoloji merakımın bu kitapla başladığını savunacaklardı. Bu günlere kısmetmiş.
Grimm sevdamı buradan bilen var mı bilmiyorum Twitter'da yeterince kafa ütülüyorum gerçi. Gamze'yi de başlattım beraber Juliette'i çekiştirip ona sevimli küfürler yağdırıyoruz. Neyse kitap çok, çok, ÇOK güzel. Neredeyse her bölümü analiz edip olayların dayandığı masallar, inanışlar ya da öyküler anlatılmış. Bayıldım.

Fortunately, the Milk (Neil Gaiman): Hani siz bayılıyordunuz ya bu Neil abiye? Ben o zamanlar hepinize gıcık oluyordum çünkü birkaç kitabını çevirisinden okuyup "Amaaan sizin ölüp bittiğiniz yazar bu mu şimdi" demiştim burun kıvırıp. Sonra İngiltere'deyken bir kitabını İngilizce okudum. "AYNI KİŞİ Mİ YAZMIŞ ŞİMDİ BUNLARI, BUNDAN EMİN MİSİNİZ Bİ KONTROL EDELİM" dedim kendi kendime. Adamı mahvetmişsiniz, Neil Gaiman'ı bir daha çeviriden okursam allah benim belamı verebilir. Saçma sapan soğuttunuz adamdan beni! Meğer ne güzel yazıyormuş! Bu kitap da en en en sevdiğim ve en en en tatlı kitabı bence. <3

Marking Time (April White): Yine bir Bookbub e-postası, yine bedavaya okunan bir kitap, yine başlangıcı çok sevilen bir seri! Zaman yolculuğu, İngiltere derken yine hastası oldum! Biraz değil baya genç yetişkin türüne kayıyor olsa da ben çok sevdim. Ayrıca Archer denen karaktere delileeer gibi aşık oldum. (Hayır tabii ki isminin Archal'a benzemesiyle bir alakası yok) Yazarıyla minik bir diyalogum da oldu öhöm azıcık da burada hava atayım.

Rüzgarın Adı (Patrick Rothfuss): Sanırım üç dört yıl önce alıp yarısına bile gelmeden bıraktığım bir kitaptı kendileri, bu yıl yarım bıraktığım kitaplara döneyim demiştim, iyi ki dönmüşüm. Tabii o zamanlar İthaki'yi seviyorum bağrıma basıyorum vesaire. Şu kitabı okurken sinirimden sayfaları yiyecektim. NEDEN BU KADAR ÇOK HATA VAR BU KİTAPTA ARKADAŞLAR. Zorunda mıyım beynimden sürekli hata düzeltip rahatsız olmaya, konsantrasyonumun bozulmasına razı olmaya? Bu durumun başka birçok kitapta daha tekrarlandığını görünce biz ekip olarak bir daha İthaki'den kitap almamaya karar verdik. Manyak gibi yayınevine düşman olduk. :)))) Neyse, kitap çok, çok, çok iyi. İyi ki Selin tekrar başlamama vesile olmuş. Ayrıca Patrick bey tam bir peluş ayı. Bunu söylemeden geçemem kesinlikle.

Korkak ve Canavar (Barış Müstecaplıoğlu): Bu yıl yarım bıraktığım kitaplara döndüm dedim ya, bu da onlardan biriydi. Neden bu kitabı yarım bırakmışım zamanında diye kafamı duvarlara vurdum. Barış bey iyi ki varsınız Barış bey. Ne güzel yazmışsınız Barış bey. HAYRAN KALDIM. <3

ÇOK ÖNEMLİ NOT: Lütfen Terry Goodkind beyin Sword of Truth isimli serisini okuyun. LÜTFEN. YALVARIRIM. Bu yıl seriyi yarıladım sanırım o yüzden o kitapları yazmadım çünkü hepsi birbirinden güzel, yazmaya başlarsam bitiremem. Okuyun.

Film

Bu yıl izleyip bayıldığım filmleri listeleyip gidiyorum.


Star Wars: The Force Awakens (2015): Beğenmeyenleri görüyorum, siz bi çıkın dışarı hava alın.























ÖNEMLİ NOT: (*) işareti koyduğum filmler benim biricik beynimde seri halindedir, onlara "mindfucking movies" etiketi yapıştırdım, eğer canınız beyninizi yakacak bir film izlemek isterse o filmlerden birine göz atabilirsiniz, çünkü ben bu fikirle yola çıkıp yüzlerce bu tarz film buldum ve hepsini tek tek izlemeye başladım, en çok beğendiklerim de bunlardı, ısrar etmeyeceğim ama lütfen izleyin. :(

Pazartesi, Ekim 19, 2015

3-4 dakikalık şarkılarda ömrümü taşıyorum.

Perşembe, Eylül 03, 2015

Ruhunun bir kısmını 28 Ağustos 2015 sabahında bıraktı dersiniz.

Cumartesi, Ağustos 29, 2015

Love Crime

Güneş battığı an perdeyi kapatırım. İkinci yurdumdaki perdenin deseni çok güzeldi, hem de rengi koyuydu ve o sabah karanlıkta oturmak istemiştim nedensizce. Odam neredeyse boştu çünkü yeni bir yere taşınacaktım. Yerde üç çanta hazır vaziyette duruyordu. Saat 9'u biraz geçiyordu. Bütün siteleri tek tek kontrol ettim, birinde bulunca hemen play tuşuna bastım. Önümdeki 40 küsur dakikayı sonradan tanımlamam zor olacaktı, biliyordum.

Sonra son beş dakika geldi. Bir şarkı başladı. İki güzel adam arasında çok, çok kısa bir konuşma geçti. Bir uçurumun kenarındaydılar, hayatları da hep öyle olmuştu zaten. En azından onların öykülerini yazan adamın bakış açısı böyleydi, ki ben çok sevmiştim. Hem de çok.

O kısacık konuşmayı ömrüm boyunca unutabilecek miydim? Sanmıyordum.

Sonra sonsuzluğa uçtular. Ve ben 25 senedir bulamadığım yanıtı buldum. 25 sene boyunca; "Acaba bu mudur?" demiştim hep. "Aşkın tanımı nedir?" Birçok kez yanılmıştım ve şanslıydım ki yanıldığımın farkına varmıştım. Birkaç senedir de bu soruya yanıtın olmadığını düşünmeye meyletmiştim. Bu da bir hataydı.

Meğer aşk buymuş, Hannibal Lecter. Meğer aşk buymuş, Will Graham.

O şarkı eşliğinde biriyle sonsuzluğa uçabilmekmiş aşk. Engel tanımıyormuş, sadece bir kadın ve adam arasında olmuyormuş aşk. İki güzel adam öğretiyordu bunu bana.

Aşk sonsuzlukmuş, Hannibal Lecter ve Will Graham arasındaki. Aşk bir uçurumdan beraber atlamakmış. Aşkı bana Bryan Fuller öğretti. Kilometrelerce uzakta yaşayan, varlığımdan haberi olmayan ama aslında beni de diğer Fanniballar gibi çok seven bir adam.

Aşk sizsiniz güzel adamlar. Aşk sadece sizsiniz.


Pazar, Ağustos 09, 2015

Wanderess


-Bu ara Halsey'den Hurricane'i çok, aşırı çok dinliyorum. Siz de dinleyin.


-Bir de annemin önerisiyle The Following'e başladım, kendimi durduramıyorum, daha doğrusu durduruyorum da çok zor oluyor. Joe Carroll'a aşık oldum. Tarikatıyla ilk karşılaştığı anda fonda Fever Ray'den If I Had A Heart çalınca ben resmen öldüm. Çünkü;
"This will never end coz I want more
More, give me more, give me more
If I had a heart I would love you
If I had a voice I would sing"
Bu şarkı aynı zamanda Vikings dizisinin başlangıcında çalıyor. O yüzden tanıdım hemen ama sözlerine dikkat etmemiştim hiç. O ana birebir uydu. O yüzden öldüm zaten. Şu an bu şarkıyı dinleyince (ki deliler gibi dinlemekteyim) aklıma direkt Joe Carroll ve o an geliyor, gülümsüyorum. Edebi kişiliği olan seri katillere hayranım. Önce Hannibal Lecter, sonra Joe Carroll.
Adamların yüzlerinden, duruşlarından, gözlerinden asalet akıyor.


-Kaç zamandır blogger'dayım, bir sürü dizi/film/kitap hakkında konuşmuşumdur ama sanırım Rome'dan hiç bahsetmedim, bahsetmişsem de size baskı yapmamışımdır muhtemelen. LÜTFEN BU DİZİYİ İZLEYİN. Sonra buraya gelin, birlikte dünyanın tüm adaletsizliklerine hep beraber; "Atia of the Julii, I call for justice" diyelim art arda. Sonrası güzel oluyor zaten.

-Yarın akşam açık hava film gösterimi var Londra'da. The Silence of the Lambs izlenecek, Fannibal buluşması aslında. Sırt çantalarımızı ve battaniyemizi alıp gideceğiz. Bir sürü, bir sürü Fannibal ile tanışmak istiyorum.


-Salı günü de Oxford'a gidiyoruz. Tolkien'ın mezarını ziyaret edeceğiz. Duygularımı sözcüklerle anlatamam, sadece özetleyeyim, çok fenayım arkadaşlar. Ben 14 senedir bunun hayalini kuruyordum arkadaşlar. Mezar taşında adını görünce ne yapacağım arkadaşlar. Bilmiyorum ama ona söylemek istediğim çok şey var, yine de kısa kesip sadece teşekkür de edebilirim. Zaten en önemlisi o.
Her şey için teşekkürler, ruhumu kurtardığın için teşekkürler, Orta-dünya için, Samwise için, Eowyn için, Shire için teşekkürler, açtığın kapı için teşekkürler...

Salı, Mayıs 05, 2015

Ihmisten edessä



Bu şarkıyı günde 42424242 kez dinleyip neden 40'lı yaşlarındaki yetenekli adamları çok sevdiğimi konuşalım lütfen.

Salı, Nisan 28, 2015


Hayatımın bazı dönemlerini; "Az daha deliriyordum ama delirmedim" cümlesiyle ifade edip üstüne birkaç şarkı / dizi / film koyuyorum, ya da hepsini birbirine karıştırıyorum; örneğin bir şarkı var, bir diziye bağlı halde, ne zaman o şarkıyı duysam aklıma o dizi, dolayısıyla delirecekken delirmediğim dönem geliyor aklıma.

İşte o şarkılar, diziler, filmler; hep benim arkadaşlarım.

Pazar, Mart 29, 2015

Yüksek oranda Fanniballık içerir.